İbn Kesir

Tefsir-i Kebir

Bakara Suresi

102, 103.ayetler

 

Yahudilerin Şeytanlara ve Sihirbazlara Uymaları:

 

102. Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kafir olmadı, ancak şeytanlar kafir idiler ki insanlara sihri öğretiyorlardı. Babil'de iki meleğe, Harut'la Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: "Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kafir olmayasınız" demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten karı ile koca arasını açacakları şeyi öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke anlasalardı!

103. Eğer onlar iman edip kendilerini kötülükten korusalardı, şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke anlasalardı!

 

Tefsiri:

 

Avfl, tefsirinde, Allah'ın (c.c) "Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine ve Harut ve Marut adındaki iki meleğe indirilene tabi oldular ... " buyruğuyla ilgili İbn Abbas (radıyallilhu anh)'dan şunu nakleder: Süleyman (a.s)'ın hükümdarlığı sona erince insanlardan ve cinlerden birtakım guruplar irtidat ettiler ve nefsi arzularının peşinden gitmeye başladılar. Allah (c. c) Süleyman (a.s)'a hakimiyeti tekrar verip insanlar Süleyman (a.s)'ın ilk zamanındaki gibi dini yaşantıya tekrar dönünce Süleyman (a.s) onların kitaplarını ele geçirdi ve tahtının altına gömdü. O arada Süleyman (a.s) vefat etmişti. İnsanlar ve cinler Süleyman (a.s)'ın vefatından sonra bu kitapların farkına vardılar ve buldular. "Bu, Allah'ın (c.c) Süleyman (a.s)'a indirdiği kitaptır ve o bunu bizden gizledi." dediler. Kitaptakileri alıp kendilerine din yaptılar. İşte bu hususta Allah (c.c) ''Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince Ehl-i kitap'tan bir grup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına atıp terk ettiler. Ve onlar şeytanların uydurup söylediklerine .... tabi oldular. " ayetini indirdi. Onlar nefsi arzularının peşinden gittiler. Yani şeytanların söyledikleri şeylere uydular ki onlar çalgı aletleri, oyun ve Allah'ı zikirden alıkoyan her şeydir.

 

İbn Ebi Hatim, Said b. Cübeyr kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'dan şöyle nakleder: Asaf, Süleyman (a.s)'ın katibiydi ve ism-i a'zamı biliyordu. Süleyman (a.s)'ın emriyle her şeyi yazıp tahtının altına gömüyordu. Süleyman (a.s) vefat edince şeytanlar onları çıkardılar ve her iki satır arasına sihir ve küfür olan şeyler yazdılar. Sonra "İşte Süleyman (a.s)'ın uyguladığı kitap budur." dediler. Cahil insanlar onları küfür sayıp Süleyman (a.s)'a sövdüler, bilginleri ise susup herhangi bir şey söylemediler. Allah (c.c) da Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e bu ayetleri indirerek bunları açıkladı: "Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kafir olmadı. Lakin şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı. "

 

İmam Taberi, Said b. Cübeyr kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'dan şöyle nakleder: Süleyman (a.s) helaya gireceği veya hanımlarından birine yaklaşacağı zaman yüzüğünü Cerade'ye bırakırdı. Allah (c.c) Süleyman (a.s)'ı malum imtihan la sınamayı murad edince, Süleyman (a.s) yüzüğünü Cerade'ye verdiği bir vakitte şeytan Süleyman (a.s) suretinde gelerek ona "Bana yüzüğümü ver" dedi. Şeytanlar yüzüğü alıp takınca, insanlar ve cinler onun itaatine girdiler. Daha sonra Süleyman (a.s) gelip "yüzüğümü ver" deyince kadın "Yalancı. Sen Süleyman değilsin" dedi. Süleyman (a.s) bunun kendisi için bir sınav olduğunu anladı. Şeytanlar o günlerde gidip sihir ve inkar dolu bir kitap yazdılar. Sonra onu Süleyman (a.s)'ın tahtının altına gömdüler. Daha sonra da çıkarıp onu insanlara okudular ve "İşte Süleyman insanlara bu kitap sayesinde galip geliyor ve hükmediyordu" dediler. Bunun üzerine insanlar Süleyman (a.s)'dan beri olduklarını ilan ettiler ve onu küfürle suçladılar. Sonunda Allah (c.c) Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i peygamber gönderip "Halbuki Süleyman büyü yapıp kafir olmadı. Lakin şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı. " ayetini indirerek bunu açıkladı.

 

İmam Taberi, İmran b. Haris'ten şöyle nakleder: Biz İbn Abbas (r.a.)'ın yanında iken bir adam geldi. İbn Abbas (r.a.): Nereden geldin? diye sordu. Adam: Irak'tan, dedi. "Neresinden?" deyince, "Kufe'den" dedi. Bunun üzerine İbn Abbas (r.a.) "Haberler nasıl?" dedi. Adam:

 

Oradan ayrıldığımda insanlar Ali (r.a.)'ın yanlarına geleceğini konuşuyorlardı, dedi. Dehşete kapılan İbn Abbas (r.a.): Sen ne diyorsun, babasız kalasıca! Bilseydik onun kadınlarıyla evlenmez, mirasını paylaştırmazdık, dedi. Sonra: Ben size bunu anlatacağım, deyip anlatmaya başladı:

 

Şeytanlar gökteki konuşmalara kulak vererek haberler çalıyorlardı. Onlardan biri işittiği bir hakikati getirir, doğru olduğu insanlarca tecrübe edilince yanına yetmiş yalan katardı. İnsanlar da bunlara kanarlardı. Bunun üzerine Allah (c.c) Süleyman (a.s)'ı bundan haberdar etti, o da bunları tahtının altına gömdü. Süleyman (a.s) vefat edince yol şeytanı kalkıp "Size Süleyman'ın eşsiz ve dokunulmaz hazinesini söyleyeyim mi? O, tahtının altındadır." dedi. İnsanlar onu çıkardılar ve "bu onun sihridir" dediler. Milletler onlardakileri yazdılar ve onların kalıntıları Iraklıların halen konuşmakta oldukları şeylerdir. Allah (c.c) bu hususta "Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kafir olmadı. .. " ayetini nazil etti. Bunu Hakim de Müstedrek'inde başka bir tarikle rivayet etmiştir.

 

Süddi "Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular." ayetiyle ilgili şunları söylemiştir: "Süleyman'ın hükümranlığı hakkında" yani onun döneminde şeytanlar göğe çıkıp ses işitebilecekleri yerlere oturur ve meleklerin yeryüzünde olacak ölümler, olaylar ve gizli durumlar hakkındaki konuşmalarını dinlerlerdi. Sonra kahinlere gelip duyduklarını haber verirlerdi. Kahinler insanlara söylediklerinde onların aynen söyledikleri gibi çıktığını gördüler. Kahinler bu şekilde insanların güvenini kazanınca onlara yalan söylemeye, başka şeyler katmaya ve bir söze yetmiş söz eklemeye başladılar. İnsanlar bunları kitaplarına yazdılar ve İsrailOğulları arasında cinlerin gaybı bildikleri haberi yayıldı. Süleyman (a.s) peygamber gönderilince bu kitapların tümünü toplatıp bir sandığa koydu, sonra onu tahtının altına gömdü. Şeytanlardan hangisi Tahta yaklaşsa yanıyordu. Süleyman (a.s): Her kim şeytanların gaybı bildiğini söylerse onun boynunu vururum, dedi. Süleyman (a.s) vefat edip, O'nun (a.s) durumunu bilen alimler de ahirete irtihal edip geride öncekileri takip etmeyen ve şehvetlerine uyan halk kalınca şeytan bir insan şekline bürünüp İsrailoğullarından bir topluluğun yanına gitti ve onlara "Size yemekle bitiremeyeceğiniz bir hazineyi söyleyeyim mi?" dedi. "Evet, söyle" dediler. "Tahtın altını kazıyın." dedi. Sonra gidip onlara yeri gösterdi ve kenarda durdu. Ona "yaklaş" dediler. "Hayır. İşte ben burada, gözünüzün önündeyim. Eğer bulamazsanız beni öldürün." dedi. Onlar da kazdılar ve o kitapları buldular. Kitapları çıkarınca şeytan onlara "Süleyman insanları, cinleri ve kuşları işte sadece bu sihir sayesinde emri altında tutuyordu." dedi ve aniden uçup gözlerden kayboldu. Bunun üzerine insanlar arasında Süleyman (a.s)'ın sihirbaz olduğu dedikodusu yayıldı. İsrailOğulları da bu kitaplara tutundular ve Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gelince onunla yaptıkları tartışmalarda da bunları kullandılar. İşte Allah (c.c) "Halbuki Süleyman büyü yapıp kafir olmadı. Lakin şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı. " buyruğuyla bunu açıklamıştır.

 

Rebi' b. Enes şöyle der ki: Yahudiler Tevrat'la ilgili konularda Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile uzun süre tartıştılar. Ona ne sorsalar Allah (c.c) onun hakkında Peygamberine (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vahiy indiriyor, böylece Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları yeniyordu. Yahudiler bunu görünce, "Bu Allah'ın bize indirdiğini bizden daha iyi biliyor" dediler. Bir defasında da ona sihri sordular ve onun hakkında tartıştılar. Bunun üzerine Allah (c.c) şu ayeti indirdi: "Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kafir olmadı. Lakin şeytanlar kafir oldular ... " Zira şeytanlar bir kitaba sihir ve kahinlikle ilgili Allah'ın izin verdiği kadar birtakım şeyler yazdılar ve onu Süleyman (a.s)'ın tahtının altına gömdüler. Süleyman (a.s) gaybı bilmiyordu. Dünyadan irtihal edince bu sihir kitabını çıkardılar ve "Bu Süleyman'ın bilgileridir. İnsanların bilmesini kıskandığından onu gizliyordu" diyerek insanları aldattılar. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara bunu haber verince yanından üzüntülü ayrıldılar. Böylece Allah (c.c) onların delillerini çürüttü.

 

Mücahid, "Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular." ayeti hakkında şöyle demiştir: Şeytanlar vahyi dinleyip işittikleri her bir söze onun gibi iki yüz tane söz eklerlerdi. Süleyman (a.s) da onların kitaplarını ele geçirmek üzere gönderildi. Ancak vefat edince şeytanlar onu buldular ve insanlara öğrettiler ki o, sihir kitabıydı.

 

Said b. Cübeyr der ki: Süleyman (a.s) şeytanların ellerindeki sihirleri takip edip ellerinden alıyor ve hazinesindeki tahtının altına defnediyordu. Bu yüzden şeytanlar ona ulaşamadılar. Vefatından sonra insanlara yaklaşarak,

 

"Siz Süleyman (a.s)'ın şeytanları, rüzgarları ve başka şeyleri hizmetinde kullanmada başvurduğu kitabı biliyor musunuz? (onu size söyleyelim mi?)" dediler. Onlar "Söyleyin" deyince, "O hazine, sarayındaki tahtının altındadır" dediler. Bunun üzerine insanlar galeyana gelip onu çıkardılar ve ondaki sihir bilgilerini kullanarak sihir vs. yaptılar. Hicazlılar: Süleyman da bunları kullanıyordu, bu sihirdir, dediler. Allah (c.c) da peygamberi Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e "Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular." ayetlerini indirerek Süleyman (a.s)'ın suçsuzluğunu ilan etti.

 

Muhammed b. İshak anlatıyor: Şeytanlar Davud (a.s)'ın oğlu Süleyman (a.s)'ın vefatını öğrenince hemen çeşit çeşit sihirler yazdılar, "Kim şunu şunu elde etmek istiyorsa şöyle şöyle yapsın" dediler. Sonra bu sihir türlerini toplayıp kitap haline getirdiler. Ardından üzerine Süleyman (a.s)'ın imzalı bir mührünü bastılar ve kapağına, "Bu Davud (a.s) oğlu Süleyman'ın (a.s) dostu Asaf b. Berhiya'nın ilim hazinelerinden yazdığı ilimlerdir" diye yazıp tahtının altına gömdüler. Yıllar sonra İsrailoğullarının torunları onu çıkardılar ve birtakım şeyler uydurdular. Onu bulduklarında "Vallahi, Davud oğlu Süleyman, saltanatını ancak bununla sürdürüyormuş" dediler. Sonra sihri insanlar arasında yaydılar, öğrenip öğrettiler. Sihir başka hiçbir millet ve ümmette Yahudilerdeki kadar yoktur (Allah'ın laneti üzerlerine olsun) Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendisine inen ayetler gereği Süleyman (a.s)'ı peygamberler arasında sayınca Yahudiler: Muhammed’e hayret etmiyor musunuz? Davud oğlu Süleyman'ı peygamber sanıyor. Vallahi o sihirbazdan başka biri değildi, dediler. Bu sözleri üzerine de Allah (c.c) "Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular ... " ayetlerini indirdi.

 

İmam Taberi, Şehr b. Havşeb'den şöyle nakleder: Süleyman (a.s)'ın hükümdarlığı elinden alınınca şeytanlar Süleyman (a.s)'ın olmadığı yerde sihirle ilgili bilgiler yazıyorlardı. "Şöyle şöyle yapmak isteyenler, yüzlerini Güneş'e dönüp şöyle şöyle desinler. Şöyle şöyle yapmak isteyenler, arkalarını Güneş'e dönsünler" gibi şeyler yazıyorlardı. Kitabı tamamladıktan sonra kapağına "Bu, Asaf b. Berhiya'nın Davud (a.s) oğlu Süleyman (a.s)'a yazdığı ilim hazinesidir" başlığını attılar ve tahtının altına gömdüler. Süleyman (a.s) vefat edince İblis (Allah'ın laneti üzerine olsun) insanların karşısına çıkarak: "Ey insanlar! Süleyman bir peygamber değildi, sadece sihirbazdı. Onun için siz eşyalarını ve evini arayarak sihir belgelerine ulaşmaya çalışın" dedi. Sonra onları kitabın gömülü olduğu yere götürdü. Kitabı gören halk: Vallahi, gerçekten de Süleyman bir sihirbazmış. Bu da onun sihri. Bizi bununla kendisine köle yapmış ve ezmiş, dediler. Mü'minler ise: Hayır, o iman etmiş bir peygamberdi, dediler. Allah (c.c) Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i gönderdiğinde peygamberler arasında Süleyman (a.s)'dan da bahsedince Yahudiler (Allah'ın laneti üzerlerine olsun): Muhammed'e bakın. Hak ile batılı birbirine katıyor. Süleyman'ı peygamberler arasında zikrediyor. Halbuki o, rüzgara binen bir büyücüydü, dediler. Bunun üzerine Allah (c.c): "Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular ... " ayetlerini indirdi.

İmam Taberi, Ebu Miclez'den şöyle nakleder: Süleyman tüm canlı varlıklardan, insanlara dokunmayacaklarına dair söz almıştı. Herhangi bir insan, bir canlıdan kötülük gördüğünde Hz. Süleyman'a verdiği sözü hatırlatırsa kendisine dokunmazdı. Bir süre sonra insanlar ona birtakım şiir ve sihir gibi şeyler eklemeye ve "Süleyman da bunu yapıyordu" demeye başladılar. Bunu açıklamak için Allah Teala bu ayetleri indirdi.

 

İbn Ebi Hatim, Hasan-ı Basri'nin "Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine ... tabi oldular" ayeti hakkında şöyle dediğini nakleder: Onların yaptıklarının üçte biri şiir, üçte biri büyü ve üçte biri de kehanetti. Yine İbn Ebi Hatim, Hasan-ı Basri’den bu ayet hakkında şöyle nakleder: Büyü yeryüzünde daha önce vardı, fakat sonra Süleyman (a.s)'ın mülkü üzerine söylenen şeylerin ardına düşüldü.

 

Bunlar konuyla ilgili selef-i salihinden önder insanların sözlerinden bir demettir. Anlaması kuvvetli ve zeki kimseye olayın özü, farklı rivayetlerdeki detaylar ve bunlar arasında hiçbir çelişkinin olmadığı, kapalı değildir, bunlar nettir. Doğruyu gösteren şüphesiz sadece Allah'tır.

 

 

Ayetlerin Açıklaması:

 

"Onlar", yani kendilerine kitap verilmiş olan Yahudiler, ellerindeki kitaptan yüz çevirmelerinin ve peygamber Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e karşı çıkmalarının ardından, "Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. " Yani şeytanların Süleyman (a.s)'ın hükümranlığına ilişkin naklettiklerine, haber verdiklerine ve konuştuklarına ...

 

Okuma manası ifade eden "....." fiili "uydurma" manası verildiğinden dolayı "...." harf-ı cerri ile geçişli yapılmıştır. İmam Taberi ise buradaki ala'nın "fi: içinde, de, da" manasında kullanıldığını söylemiş, İbn Cüreyc ile İbn İshak'tan böyle nakletmiştir. Ben derim ki: Fiile "uydurma" manasının verilmiş olması daha güzel ve daha evladır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Hasan-ı Basri (rh.a)'in "Sihir Süleyman (a.s)'dan önce vardı" sözü hiç şüphesiz doğrudur. Çünkü sihirbazlar Musa (a.s) zamanında vardılar ve Süleyman (a.s) daha sonra yaşadı. Nitekim Allah (c.c) "Musa'dan sonra, Beni İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: "Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım"demişlerdi" (Bakara, 246) buyurmuş, sonra olayı anlatmıştır ve orada şu ifade geçmektedir: "Davud da Calut'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi." (Bakara, 251) İbrahim (a.s)'dan önce yaşamış olan Salih (a.s)'ın kavmi de ona "Sen ancak büyü yapılmış birisin" (Şuara,

153) -ki meşhur mana böyledir- demiştir.

 

"İki meleğe de bir şey indirilmedi." cümlesinde insanlar ihtilaf ettiler.

Kimisi "..... : iki meleğe indirilmedi" ifadesinde geçen "....."nın olumsuzluk edatı olduğunu söyledi. Kurtubi der ki: Ma olumsuzluk edatıdır ve öncesindeki "..... : Süleyman kafir olmadı "ya atfedilmiştir. Çünkü Yahudiler: Allah'ın büyüyü Cebrail ve Mikail vasıtasıyla insanlara indirdiğini ileri sürüyorlardı. İşte Allah (c.c) bununla onları yalanladı ve cümlede Harut ile Marut'u "şeytanlar" dan bedel yaptı. Bu caizdir; çünkü iki kişi için bazen çoğul tabiri kullanılır. Miras ayetindeki "Onun kardeşleri (yani iki veya daha fazla) varsa" (Nisa, 11) ifadesinde olduğu gibi... Veya Harut ile Marut için çoğul kipi, takipçileri bulunduğu için kullanıldı. Veya bunlar çok azılı olduklarından dolayı şeytanlardan sonra arada tekrar özellikle zikredildiler. Bu durumda mana: "Şeytanlar Babil' de insanlara sihri öğretiyorlardı, özellikle de Harut ile Marut öğretiyordu" olur. Kurtubi sonra şöyle demiştir: Bu cümleye verilen manaların en evlası ve en doğrusu budur. Başkalarına aldırış edilmez.

 

İmam Taberi'nin Avfi kanalıyla naklettiği rivayette İbn Abbas (r.a.)'dan bu cümleyi: Allah sihri indirmedi, diye tefsir eder. Yine kendi senediyle Rebi’ b. Enes'ten: Allah o iki meleğe sihir indirmemişti, sözünü rivayet eder. İmam Taberi der ki: Buna göre cümlenin mtması şöyle olur: Onlar şeytanların Süleyman (a.s)'ın hükümdarlığıyla ilgili olarak sihre dair uydurup söylediklerine tabi oldular. Oysa Süleyman kafir olmamıştı. Allah (c.c) sihri o iki meleğe de indirmemişti. Ancak şeytanlar küfre sapıyor, Babil'de insanlara sihir öğretiyorlardı. Bunu özellikle Harut ile Marut öğreniyordu. Bu durumda ......" lafzen sonda, mana itibariyle ise önde olur. Şayet: Bunun öne alınmasındaki hikmet nedir? denirse cevaben deriz ki:

 

Mana şöyledir: Onlar Süleyman (a.s)'ın hükümdarlığına dair şeytanların söylediklerine tabi oldular. Ne Süleyman (a.s) kafir oldu ne de Allah (c.c) iki meleğe sihir indirdi. Fakat şeytanlar küfre sapmışlardı; Babil' de insanlara, Harut ile Marut'a sihri öğretiyorlardı. Böylece iki melekten kastın Cebrail (a.s) ile Mikail (a.s) olmadığı kesinleşmektedir. Çünkü anlatıldığına göre Yahudi büyücüler Allah'ın (c.c) büyüyü Cebrail ve Mikail (a.s) vasıtasıyla Süleyman (a.s)'a indirdiğini ileri sürüyorlardı. Allah (c.c) da bu ayetlerle onları yalanlayarak peygamberi Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e Cebrail (a.s) ile Mikail (a.s)'ın hiçbir büyü getirmediklerini haber vermiş, Süleyman (a.s)'ın nispet ettikleri büyüden beri olduğunu ilan etmiştir. Büyünün şeytanların işi olup onu insanlara Babil' de şeytanların öğrettiğini, öğrettiklerinin de iki kişi olup birinin adının Marut, diğerinin adının Harut olduğunu bildirmiştir. Bu durumda Harut ile Marut "(şeytanların büyü öğrettiği) insanlar"ın açıklaması ve beyanıdır. İmam Taberi'nin ifadesi harfiyen böyle.

 

İbn Ebi Hatim, Hasan b. Ebu Cafer'den şöyle nakleder: Abdurrahman b. Ebza bu ayeti okuyordu, Ebu Aliye: Süleyman ile Davud'a sihir inmedi. Onlar iman ile küfrü bilen kimselerdir ve sihir de küfürdendir. Onlar küfürden son derece şiddetle men ediyorlardı, dedi.

 

Taberi daha sonra bu görüşü çürütmeye ve buradaki "Vnın ''....." manasında olduğunu ispat etmeye başlamış ve bunu uzunca anlatmıştır. Harut ile Marut'un Allah'ın (c.c) yeryüzüne indirdiği iki melek olup, peygamberleri vasıtasıyla insanları sihirden men ettikten sonra kullarını sınamak ve imtihan etmek için Allah'ın (c. c) bu meleklerin sihri öğretmelerine izin verdiğini, Harut ile Marut'un bu hususta itaatkar olduklarını, zira onların emredileni yaptığını iddia etmiştir.

Onun takip ettiği yol çok gariptir. Bundan daha garibi, İbn Hazm'ın yaptığı gibi Harut ile Marut'un cinlerden iki kabile olduğu iddiasıdır.

 

İbn Ebi Hatim'in rivayetine göre Dahhak b. Müzahim bu ayeti okur ve "Bunlar Babil'de iki kuvvetli kişidir." derdi.

 

Bu görüş sahipleri "iki meleğe indirilen" ifadesindeki "indirme"ye (.....) "vahyetme"değil de şu ayetlerde olduğu gibi "yaratma" manası vermişlerdir: "Sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi (meydana getirdi)." (Zümer, 6) "Biz demiri de indirdik (yarattık) ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır." (Hadid, 25) "Sizin için gökten rızık indiren (yaratan) O'dur." (Mü'min, 13)

 

 

[524] Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in "Allah her ne hastalık indirmişse onun için bir şifa indirmiştir" hadisinde de indirmek, yaratmak manasındadır. Bir de aynı manada "Allah hayır ve şerri indirmiştir" diye bir söz vardır.

 

Kurtubi, İbn Abbas (r.a.), İbn Ebza, Dahhak ve Hasan-ı Basri'den onların "....." deki kelimeyi "melekeyn: iki melek" değil "melikeyn: iki hükümdar" şeklinde okuduklarını nakletmiştir. İbn Ebza der ki: İkisinden kasıt Davud (a.s) ile Süleyman (a.s)'dır. Kurtubi: Bu durumda da ma edatı aynı şekilde olumsuzluk edatıdır, demiştir.

 

Başkaları ise ".....: İnsanlara büyüyü öğretiyorlardı"dan sonra durmuşlardır.

İmam Taberi, Yahya b. Said'den şöyle nakleder: Bir adam Kasım b. Muhammed'e bu ayet hakkında: "Onlar insanlara büyüyü, Davud ve Süleyman (a.s)'a indirileni mi öğretiyorlardı, yoksa insanlara bu ikisine indirilmeyenleri mi öğretiyorlardı?" diye sorunca Kasım b. Muhammed: Beni ilgilendirmez, ikisi de olur, diye cevap verdi. İmam Taberi sonra başka bir kanalla Kasım b. Muhammed'in şöyle dediğini rivayet eder: Hangisi olursa benim için önemli değil, ben ona iman ettim, dedi.

 

Seleften birçok zat, gökte iken yeryüzüne indirilen iki meleğin bulunduğu ve birtakım olayların yaşandığı görüşündedirler. İleride geleceği gibi bu konuda İmam Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in bir hadisi vardır. Bu durumda bununla, 'meleklerin günahlardan uzak oldukları'nı ifade eden kesin deliller şöyle bağdaştırılır: Bu iki meleğin durumu ezelde Allah'ın bilgisinde vardı, dolayısıyla bunlar diğerlerinden müstesna olup aralarında bir çelişki yoktur. Bu, Allah'ın (c.c.) ezelde İblis'in halini bilmesine benzer. Zira bir görüşe göre, "Bir zaman biz meleklere: Adem'e secde edin! demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. o, diretti." (Taha, 116) ve benzeri ayetlerden dolayı İblis meleklerdendi. Kaldı ki Harut ile Marut'un yaptıkları, mel'un İblis'inkinden daha basittir. Bunu Kurtubi, Ali (r.a.), İbn Mes'ud (r.a.), İbn Abbas (r.a.), İbn Ömer (r.a.), Ka'b el-Ahbar, Süddi ve Kelbi'den rivayet etmiştir.

 

Bu Husustaki -Eğer sahihse ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sözü iseHadis ve Bazı Açıklamalar:

 

 

[525] İmamAhmed b. Hanbel, Müsned'inde, Abdullah b. Ömer (r.a.)'dan, onun Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyururken işittiğini nakleder: "Allah (c. c) Adem'i (a.s) yeryüzüne indirince melekler: 'Ey Rabbimiz! Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara: 'Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim' (Bakara, 30) dedi. Bunun üzerine melekler: Rabbimiz! Biz sana Ademoğullarından daha itaatkarız, dediler. Allah (c.c) meleklere: "İki melek getirin de onları yeryüzüne indirip neler yapacaklarına bir bakalım" buyurdu. Melekler: Rabbimiz! Harut ile Marut'u indir, dediler. Bunun üzerine bu iki melek yeryüzüne indirildiler. Zühre yıldızı onlara en güzel bir kadın suretinde gözüktü. İki melek ondan murad isteyince o "Hayır, vallahi, şirk olan şu sözleri söylemedikçe kabul etmem." dedi. Onlar da: Vallahi, Allah'a hiçbir şeyi ebediyyen ortak koşm ay ız, dediler. Kadın gitti ve bir ara kucağında bir çocukla döndü. Onlar yine murad istediler. Bu defa kadın: "Hayır, vallahi, şu çocuğu öldürmedikçe söylediğinizi yapmayacağım" dedi. Onlar: "Hayır, vallahi, onu kesinlikle öldürmeyeceğiz" dediler. Kadın gidip elinde bir içkiyle döndü ve onlar murad isteyince "Hayır, vallahi, bu içkiyi içmedikçe isteğinizi kabul etmeyeceğim" dedi. Bunun üzerine bu iki melek içkiyi içtiler. Ardından onunla ilişkiye girdiler ve çocuğu öldürdüler. Kendilerine geldiklerinde kadın "Vallahi sarhoş olunca daha önce yapmaya yanaşmadığınız ne vardıysa hepsini yaptınız" dedi. Melekler dünya azabı ile ahiret azabı arasında muhayyer bırakılınca dünya azabını tercih ettiler." İbn Hibban da sahihinde böyle rivayet etmiştir.

 

Hadis bu kanalla gariptir. Musa b. Cübeyr dışındaki ravilerinin tamamı sikadır, Buhari ve Müslim'in ravileridir. O ise Ensar'ın Silmi kabilesinin azatlılarındandır. Musa b. Cübeyr; İbn Abbas, Ebu Ümame, Nafi', Abdullah b. Ka'b'dan hadisler rivayet etmiş, ondan da oğlu Abdusselam, Bekr b. Mudar, Züheyr b. Muhammed, Said b. Seleme, Abdullah b. Lehia, Amr b. Haris, Yahya b. Eyyub rivayet etmişlerdir. Ebu Davud ve İbn Mace ondan hadis rivayetinde bulunmuş, İbn Ebi Hatim, el-Cerhu ve't-ta'dil kitabında ondan bahsetmiş ve hakkında olumlu veya olumsuz herhangi bir şey söylememiştir. Dolayısıyla o, durumu kapah bir ravidir. Nitekim bunu da "İbn Ömer (r.a.)'ın azadlı kölesi Nafi"den, o İbn Ömer'den, o da Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den" şeklinde rivayet zinciriyle sadece o rivayet etmiştir. Bunun başka bir kanalla mütabii rivayet edilmiştir ki İbn Merduyeh'in söylediği şekliyle onun rivayet zineiri de şöyledir: " ... Musa b. Sereis'ten, o Nafi"den, o İbn Ömer'den rivayet etti ki kendisi Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyururken işitmiş." İbn Merduyeh bunu uzunca şekliyle rivayet etmiştir.

 

 

[526] İmam Taberi, Nafi'den şöyle rivayet etmiştir: İbn Ömer (r.a.) ile birlikte yolculuk yaptım. Gecenin sonuna doğru bana, "Ey Nafi', Kırmızı doğmuş mu diye bir bak!" dedi ve bunu iki veya üç defa tekrarladı. En son ona "doğdu" dediğimde, "Hoş gelmedi, güzellikler getirmedi" dedi. "Sübhanallah! O, insanların hizmetine verilmiş, söz dinleyen ve itaatkar bir yıldız" dedim. "Ben sana Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den işittiğimden farklı bir şey söylemedim" dedi ve anlattı: Melekler: "Ey Rabbim, Ademoğullarının hatalarına ve günahlarına nasıl sabrediyorsun?" dediler. Allah (c.c): "Ben onları imtihana tabi tuttum, sizi ise bundan selamette kıldım" buyurdu. Onlar "Biz onların yerinde olsaydık sana asi olmazdık" deyince, Allah (c.c) "Öyleyse içinizden iki melek seçin" buyurdu. Onlar da üşenmeksizin hemen Harut ile Marut'u seçtiler.

 

Bu iki rivayet de aynı şekilde çok gariptir. Büyük ihtimalle bu, İbn Ömer (r.a.)'ın Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den değil Ka'b el-Ahbar'dan rivayetidir. Nitekim Abdurrezzak, tefsirinde, ... Salim'den, o İbn Ömer (r.a.)'dan, o da Ka'b'dan şöyle rivayet etmiştir: Melekler kendi aralarında Ademoğullarının hareketleri ve günahları hakkında konuşunca onlara "Öyleyse siz de aranızdan iki melek seçin" denildi. Onlar da iki melek seçtiler. Allah (c.c) onlara "Ben insanlara elçi gönderiyorum, fakat benimle sizin aranızda hiçbir elçi olmayacak. İnin ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayın, zina etmeyin ve içki içmeyin" buyurdu. Ka'b el-Ahbar der ki: Vallahi, yeryüzüne indikleri gün, akşam olmadan nehyolundukları şeylerin hepsini yaptılar. Bunu Taberi iki tarikle Abdurrezzak'tan bu şekilde rivayet etmiştir. İbn Ebi Hatim de Süfyan-ı Sevri kanalıyla böyle rivayet etmiştir. Taberi, Salim'in İbn Ömer'den, onun da Ka'b el-Ahbar'dan nakliyle yine bu şekilde rivayet etmiştir. Bu sonuncunun senedi daha önceki iki senetten daha sahih ve daha sağlamdır. Çünkü, Salim'in, babası İbn Ömer'den (r.a.) nakli, İbn Ömer'in azatlı kölesi Nafi'in İbn Ömer (r.a.)'dan naklinden daha kuvvetlidir. Böylece bu hadis, Ka'b el-Ahbar'ın israiloğullarının kitaplarından naklinden öteye geçmemektedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Bu Hususta Sahabe ve Tabiinden (Allah Hepsinden Razı Olsun) Gelen Rivayetler:

 

İmam Taberi, Ali (r.a.)'dan şöyle nakleder: Zühre, İranlı güzel bir kadındı. Bir meselesini Harut ve Marut adında iki meleğe götürdüğünde onunla birleşmek istediler. O ise söylediğinde göğe yükseltecek bir söz öğretmeleri şartıyla isteklerini kabul etti. Onlar da öğrettiler. Kadın onu söyleyince göğe yükseldi ve yıldıza dönüştürüldü. Bu senet ceyyid, ravileri de sikadır, ancak rivayet çok gariptir.

 

İbn Ebi Hatim, Ali (r.a.)'dan şöyle nakleder: "İki meleğe indirilen" ayetindeki iki melek, gökteki meleklerden dir. 

 

 

[527] Bunu Hafız İbn Merduyeh de tefsirinde Hz. Ali (r.a.) kanalıyla Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in kendi sözü olarak rivayet etmiştir. Ancak rivayet bu kanalla sabit değildir. İbn Merduyeh daha sonra iki tarikle Ali (r.a.)'dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah Zühre'ye lanet etsin; iki meleği, Harut ile Marut'u yoldan o çıkarmıştı. " Bu da aynı şekilde sahih değildir ve çok münkerdir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

İmam Taberi, İbn Mes'ud (r.a.) ile İbn Abbas (r.a.)'dan şöyle nakleder: İnsanlar çoğalıp günahlar işleyince melekler insanlara, yere ve dağlara beddua ederek "Allah'ım! Onlara mühlet verme" dediler. Bunun üzerine Allah (c.c) meleklerine şöyle vahyetti: Ben kalbinizden şehvet ve şeytanı uzaklaştırdım. Bunları size de verseydim aynısını yapardınız." Melekler, imtihan edilselerdi Allah'a itaat üzere kalacaklarına dair kendi aralarında konuşmaya başlayınca Allah (c.c) "öyleyse içinizden en faziletli iki melek seçin" diye vahyetti. Onlar da Harut ile Marut'u seçtiler. Bu iki melek yeryüzüne, ardından Zühre yıldızı Bizaht adında güzel bir İranlı kadın suretinde onlara indirildi. Sonunda bu iki melek günah işlediler. Melekler mü'minler için "Rabbimiz! Senin rahmet ve bilgin her şeyi kuşatmıştır." diye dua ederlerken bu olay üzerine yeryüzünde olanlar için mağfiret dilediler. Allah (c.c) ise asıl bağışlayan ve merhamet edendir. İki melek dünya azabı ile ahiret azabı arasında muhayyer bırakılınca dünya azabını tercih ettiler. 

 

İbn Ebi Hatim Mücahid’den şöyle nakleder: Bir yolculuğumda İbn Ömer (r.a.) ile birlikte konaklamıştım. Gecenin bir vaktinde kölesine "Bir bak, kızılyıldız doğmuş mu?" diye sordu ve "Ona merhabalar olmasın, hoş gelmedi, Allah (c.c)'ın selamı olmasın. O iki meleğin kadınıdır" dedi. Melekler "Ey Rabbimiz! Ademoğullarını senin haramlarını işler, yeryüzünde bozgunculuk yapar ve yasak kan döker halde nasıl bırakırsın?" dediler. Allah (c.c) "Onları imtihan ediyorum. Sizi aynı şekilde imtihan etseydim belki siz de onların yaptıkları gibi yapardınız" buyurdu. Meleklerin "Hayır" demesi üzerine Allah (c.c) "Öyleyse en iyilerinizden iki kişi seçin" buyurdu. Onlar da Harut ile Marut'u seçtiler. Allah (c. c) "Ben sizi yeryüzüne indireceğim. Sizden bana ortak koşmamanızı, zina etmemenizi ve ihanette bulunmamanızı emrediyorum" dedi. Bunlar şehvet duygusu verilmiş halde yeryüzüne indirildiler. Kendilerine Zühre yıldızı, güzel bir kadın suretinde gönderildi. Kadın yanlarından geçerken ona ilişkiye girmeyi teklif ettiler. O ise: Ben bir dine mensubum ve ona mensup olmayan hiç kimse bana yaklaşamaz." dedi. "Dinin nedir?" dediler. "Mecusilik" deyince, "O şirktir, kabul etmediğimiz bir şeydir" dediler. Kadın bir süre onlara uğramadı, sonra bir ara yanlarından geçti. Onlar yine ondan murad istediler. Bu defa kadın: Nasıl dilerseniz öyle olsun? Fakat benim bir kocam var ve haberdar olduğunda rezil olmaktan korkuyorum. Eğer dinimi kabul eder ve beni göğe çıkartacağınıza söz verirseniz istediğiniz şeyi yaparım" dedi. Onlar da dinini kabul ettiler ve istedikleri şekilde onunla birleştiler. Sonra onu alıp göğe yükselttiler. Göğe yükseldiklerinde bu melekler çarpıldılar ve kanatları kırılıp korku, pişmanlık içinde ve ağlayarak yere indiler. Yeryüzünde de bir peygamber vardı ve iki Cuma arasında dua eder ve Cuma günü geldiğinde duası kabulolunurdu. Melekler "Filana gitsek de ondan bizim için tevbe istesek" diyerek yanına gittiler. O ise: "Allah size merhamet etsin. Yerdekiler, göktekiler için nasıl tevbe isteyebilider?" dedi. İki melek: "Biz imtihan olunduk" diye anlatınca, "öyleyse bana Cuma günü gelin" dedi. Cuma günü yanına gittiklerinde "Duam kabul olunmadı, öbür Cuma gelin" dedi. Diğer Cuma geldiklerinde onlara "İstediğinizi seçin. Serbest bırakıldınız. İster dünya azabı ile ahiret selametini seçin, ister dünya azabım seçin ve ahiret gününde de Allah'ın hakkınızda vereceği hükme rıza gösterin" dedi. Onlardan biri: 

 

Dünyanın çok azı geçti, dedi. Diğeri: yazıklar olsun sana, ilkinde ben sana uymuştum, bunda da sen bana uy. Fani azap, baki azap gibi değildir. Kıyamet gününde de Allah (c.c) ne ile hükmederse o olsun. Korkarım bize azap edecek" dedi. Diğeri: Bizim ahiret azabından korkarak dünya azabım tercih ettiğimizi bilirse Allah'ın bize iki azabı birden tattırmayacağını umuyorum" dedi. Böylece dünya azabım seçtiler. Bunun üzerine ateşle dolu bir kuyuda demirden palangalar üzerine başları aşağıda, ayakları yukarıda olduğu halde konularak azap edildiler. Bunun Abdullah b. Ömer (r.a.)'a kadar olan senedi sahihtir (ceyyid). Taberi'nin Muaviye b. Salih'in Nafi'den, onun Abdullah b. Ömer'den onun da Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den nakliyle rivayeti daha önce geçti. Fakat bu daha sağlam ve senetçe daha sahihtir. Sonra -Allahu A'lem- daha önce Salim'in babasından rivayetinde geçtiği gibi, bu, İbn Ömer (r.a.)'ın Ka'b'dan rivayetidir. Buradaki "Zühre yıldızı güzel bir kadın suretinde indi" ifadesi -ki bu Ali (r.a.)'dan yapılan rivayette de vardır- çok gariptir.

 

Konuyla ilgili sahihe en yakını İbn Ebi Hatim'in İbn Abbas (r.a.)'dan yaptığı şu rivayettir: İnsanlar Adem (a.s)'dan sonra günahlar işleyip küfre düşünce gökteki melekler "Ey Rabbimiz, sana ibadet etmeleri için yarattığın bu insanlar nice günahlara düştüler; küfür, adam öldürme, haram mal yeme, zina, hırsızlık ve içki içme gibi çirkin fiiller işlediler. Onları mazur görmeyip beddua etmeye başladılar. Kendilerine bunun bir gayb olduğu söylendi, fakat yine mazur görmediler. Bunun üzerine kendilerine "İçinizden kendilerine emir ve yasak yapacağım en faziletli iki melek seçin." denildi. Onlar da Harut ile Marut'u seçtiler. Bunlar yeryüzünde bir süre kalarak insanlar arasında adaletle hüküm verdiler. Bu, İdris (a.s) dönemiydi. O devirde gökyüzündeki yıldızlar arasında Zühre yıldızı (Venüs) ne ise kadınlar arasında da o kadar güzel bir kadın vardı. Bu iki melek kadına giderek yalvardılar ve onu elde etmek istediler. O ise emrinde ve dininden olmaları şartını koştu. Dinini sordular. Kadın onlara bir put çıkararak "Benim ibadet ettiğim işte budur" dedi. Onlar da "Bizim ona ibadete ihtiyacımız yoktur" deyip gittiler ve bir süre ortalıktan kayboldular. Sonra tekrar gelerek ondan murad istediler. Kadın aynısını yaptı. Melekler tekrar gittiler ve bir süre sonra gelip ondan murad istediler. Puta tapmayı kabul etmediklerini gören kadın bu defa onlara "Şu üç şeyden birini seçin: ya bu puta taparsınız veya şu kişiyi öldürürsünüz, yahut da şu içkiyi içersiniz" dedi. Onlar da: "Bunların hiçbiri yapılacak şeyler değiL. Fakat içlerinden en ehveni içki içmek" dediler. Sonra içki içtiler. Ardından kadınla birleştiler. Sonra da olayı haber verir korkusuyla oradaki insanı öldürdüler. Sarhoşluk halleri gidip düştükleri hatanın farkına vardıklarında göğe çıkmak istediler. Fakat çıkamadılar, buna engelolundu. Onlarla gökteki melekler arasındaki perde kaldırıldı ve melekler olanları gördüklerinde hayretler içinde kaldılar. Bilgisiz ve gaflette olanın daha çok korktuğunu anlayarak ondan sonra yeryüzünde bulunan herkes için bağışlanma dilediler. İşte Allah'ın (c.c) "Melekler Rablerini tesbihle hamd ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler" (Şura, 5) buyruğu bunun için inmiştir. Onlara "Dünya azabı ile ahiret azabından birini seçin" denildi. "Dünya azabı bitip gider, ahiret azabı ise hiç bitmez" diyerek dünya azabını tercih ettiler. Bunun üzerine Babil'e götürülerek orada azap edildiler. Bunu Hakim, Müstedrek'inde uzunca şekliyle rivayet etmiş, sonra, "Buhari ve Müslim kitaplarında tahric etmemiş olsalar da senedi sahihtir" demiştir. Böylece bu, Zühre hakkındaki en makul rivayettir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

İbn Ebi Hatim, İbn Abbas (r.a.)'dan şöyle rivayet eder: Göktekiler, yerdekilere baktıklarında onların günahlar işlediklerini görünce "Rabbimiz, yeryüzündekiler hep günah işliyorlar" dediler. Allah (c.c) "Siz benimlesiniz, onlar ise benden uzakta ve habersizler" buyurdu. Sonra onlara "İçinizden üç kişi seçin" buyurdu. Onlar da yeryüzüne inerek oradakiler hakkında hüküm vermek üzere aralarından üç kişi seçtiler. Onlara, insanlara verilen şehvet verildi. İçki içmemeleri, hiçbir cana kıymamaları, zina etmeme leri ve hiçbir puta tapmamaları emredildi. Üçünden biri bu işten çekilme talebinde bulundu ve kabul edildi. Diğer ikisi yere indiler. Yanlarına dünyanın en güzel kadınlarından Münahiye adında bir kadın geldi. İkisi de kadına aşık oldu. Sonra evine gidip orada bir araya geldiler ve onunla birleşmek istediler. Kadın: İçki içmedikçe, komşumun oğlunu öldürmedikçe ve putuma secde etmedikçe kabul etmem, dedi. Onlar "Biz puta tapmayız" dediler. Sonra içki içtiler, ardından çocuğu öldürüp puta da secde ettiler. Bu arada göktekiler bu iki meleğin durumundan haberdar oldular. Kadın: bana uçmak için söylediğiniz kelimeyi söyleyin, dedi. Onlar söyleyince kadın uçup gitti ve ateş koruna dönüştürüldü. İşte Zühre yıldızı budur. Süleyman (a.s) bu iki meleğe gönderildi. Onları dünya azabı ile ahiret azabı arasında muhayyer bırakınca dünya azabım tercih ettiler. Böylece onlar gök ile yer arasında asılı durmaktadır. Bu rivayette de pek çok ziyade, gariplik ve çirkin ifadeler vardır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Abdurrezzak, Ubeydullah b. Abdullah'tan Harut ve Marut hakkındaki bu ayetle ilgili şöyle rivayet eder: Bunlar meleklerden iki melekti. Melekler insanların hakimleriyle alayedince bu iki melek insanlar arasında hüküm vermek üzere yeryüzüne indirildiler. Derken bir kadın gelerek onların hükmüne başvurdu. Onlar ise kadına meylettiler. Sonra göğe yükselecekleri vakit buna engelolundu. Sonra dünya azabı ile ahiret azabı arasından birisini seçmeleri istendi. Onlar da dünya azabım seçtiler. Ravilerden Mamer der ki: Katade şöyle dedi: Bunlar insanlara sihri öğretiyorlardı. "Biz bir imtihan sebebiyiz. Onun için küfre girmeyin" demedikçe kimseye bir şey öğretmemeleri için onlardan söz alındı.

Esbat, Süddi’den şöyle nakleder: Harut ile Marut yeryüzündeki insanların yargı ve hükümlerini eleştirince onlara (Allah (c.c) tarafından) "Ben Ademoğullarına on tür şehvet verdim veya bana karşı işledikleri günahları onlarla işliyorlar" denildi. Harut ile Marut: "Rabbimiz bize de aynı şehvetleri verseydin, sonra yeryüzüne indirilseydik yine adaletle hükmederdik" dediler. Allah (c.c) onlara "Yeryüzüne inin. Bu on şehvet size de verildi. İnsanlar arasında adaletle hükmedin" buyurdu. İki melek Babil' deki Denbavend denen yere indiler. İnsanlar arasında hüküm veriyor, akşam olunca göğe yükseliyor, sabah olunca tekrar yere iniyorlardı. Bu, bir kadın kocasını şikayet için onlara gelene kadar devam etti. Kadından çok hoşlandılar. Adı Arapça Zehra, Nabatça Bizaht, Farsça Enahid' di. Meleklerden biri: Bu kadın benim çok hoşuma gitti, dedi. Diğeri de: Bunu sana söylemeyi düşündüm, fakat senden utandım, dedi. İlki: Bunu ona söylesem mi? dedi. Diğeri: "Evet, fakat Allah'ın azabını ne yapacağız?" dedi. İlki: Biz Allah'ın rahmetini umarız, dedi. Kadın kocasını şikayete geldiğinde bunu ona söylediler. O ise: Siz benim lehime ve kocamın aleyhine hüküm vermedikçe olmaz, dedi. Onlar da kocasına karşı onun lehine hüküm verdiler. Kadın sonra onların harabeliğe gelmelerini, orada buluşacaklarını söyledi. Onlar da geldiler. Onlardan biri kadına yaklaşacağı zaman kadın: Bana göğe çıkarken ve yere inerken söylediğiniz sözleri söylemedikçe sizinle bunu yapmam, dedi. Onlar da söyleyince kadın göğe yükseldi. Allah (c.c) ona yere inerken söyleyeceği sözü unutturunca orada kaldı. Allah (c.c) da onu bir yıldız (gezegen) yaptı. Abdullah b. Ömer (r.a.) o yıldızı her gördüğünde ona lanet eder ve "Harut ve Marut'u baştan çıkaran budur" derdi. Melekler o günün sonunda geceleyin göğe çıkmak istediler, fakat yapamadılar. Mahvolduklarını anladılar. Dünya azabı ile ahiret azabı arasında muhayyer bırakılmaları üzerine dünya azabını seçince Babil'de asıldılar. Bunlar insanlara kendilerindeki bilgileri söylüyorlardı ki o, büyüdür.

 

İbn Ebi Necih, Mücahid’den şöyle nakleder: Harut ile Marut'un hikayesine gelince; Melekler Ademoğullarının zulmüne hayret ediyor ve "Kendilerine peygamberler, kitaplar ve açık deliller gelmişken böyle yapıyorlar" diyorlardı. Bunun üzerine Rableri onlara "Öyleyse içinizden iki kişi seçin. Onları insanlar arasında hüküm vermeleri için yeryüzüne indireceğim." buyurdu. Onlar da hemen Harut ile Marut'u seçtiler. Allah (c.c) yere indirdiğinde onlara "Siz Ademoğullarının zulüm ve masiyetlerine hayret mi ediyorsunuz? Onlara peygamberler, kitaplar ve deliller perde gerisinden gönderiliyor. Sizinle benim aramda ise hiçbir elçi yoktur. Siz de şöyle şöyle yapın" buyurdu. Onları birtakım şeylere çağırdı, bir takım şeyleri emredip birtakım şeylerden de men etti. Sonra bu halde yeryüzüne indirildiler. Allah'a (c.c) onlardan daha itaatkar kimse yoktu ve insanlar arasında adaletle hükmettiler. Gündüz insanlar arasında hüküm veriyor, gece olunca göğe yükselip meleklerle birlikte duruyorlardı. Ertesi sabah tekrar inip adaletle hüküm veriyorlardı. Nihayet Zühre yıldızı güzel bir kadın suretinde davacı olarak geldi ve melekler onun aleyhinde hüküm verdiler. Kadın kalkınca her biri kalbinde ona karşı birtakım duygular hissetti. Biri diğerine: Sen de benim hissettiklerimi hissettin mi? deyince, diğeri "Evet" diye cevap verdi. Sonra ona "bize gel de lehinde hüküm verelim" diye haber gönderdiler. Gelince onunla konuştular, lehinde hüküm verdiler. Yanlarına yaklaştığında ona avret yerlerini açtılar. Onların şehvetleri içlerindeydi, insanlar gibi kadınlara şehvet ve haz duymuyorlardı. Onlar bu duruma gelince imtihana tabi tutuldular. Bunun üzerine Zühre uçtu ve önceki yerine döndü. Akşam olduğunda göğe yükselmek isteyince engellendiler ve kendilerine izin verilmedi. Kanatları onları taşımadı. Bir adamın yanına gelerek ondan yardım istediler ve "Bizim için Rabbine dua et" dediler. "Yerdekiler, göktekiler için nasıl şefaat edebilirler?" dedi. Onlar "Biz, Rabbimizi seni gökte iyilikle yad ederken işittik" dediler. Onlara filan günde gelmelerini söyledi ve onlar için dua etmeye ve yalvarmaya başladı. Sonunda duası kabulolundu ve melekler dünya azabı ile ahiret azabı arasında muhayyer bırakıldılar. Biri arkadaşına bakarak "Allah'ın ahiretteki azabı katmerli ve ebedidir. Dünyada ise onun dokuz misli vardır" dedi. Babil'e gitmeleri emredildi ve orada azap edildiler. Ona göre bu melekler demire asılı ve dürülü olup, kanatlarını çırpmaktadırlar. Harut ve Marut kıssası hakkında Mücahid, Süddi, Hasan-ı Basri, Katade, Ebu Aliye, Zühri, Rebi' b. Enes, Mukatil b. Hayyan ve başka tabiinden rivayetler bulunmakta olup bunu ilk ve sonraki devir alimlerinden kalabalık bir grup anlatmıştır. Bunların detaylarının kaynağı israiliyat haberleridir. Çünkü bunlar arasında hevasından konuşmayan, doğru, doğrulanmış ve hatadan korunmuş zata (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kadar sahih ve kopuksuz bir senetle gelen merfu bir hadis yoktur. Kur'an'ın konuyu anlatım tarzına bakıldığında, konuyu uzatmayıp genel ve kapalı surette değindiği görülür. Biz de Allah'ın Kur'an'da bildirdiğine, O'nun kastettiği şekilde inanırız. İşin hakikatini Allah (c.c) bilir.

 

Bu konuda garip bir eser ve ilginç bir metin rivayet olunmuş olup ona dikkat çekmek istedik. İmam Taberi (rh.a), Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in eşi Aişe (r.anha)'dan şöyle rivayet eder: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in vefatından kısa bir süre sonra Devmetu'l-Cendel kabilesinden bir kadın geldi. Kendisine yapılan ve hiçbir şey yapamadığı bir büyüden dolayı Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i arıyordu. Aişe (r.anha) bunu anlattığı yeğeni Urve'ye der ki: Yeğenim, onu gördüm, ağlıyordu. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i bulamamıştı ki ona bir deva bulsun. O kadar ağlıyordu ki içim parçalandı. Kadın şöyle anlattı: Ben ölmekten korkuyorum. Bir kocam vardı, ancak çekip gitti. İhtiyar bir kadına gidip durumumu anlattım. "Sana söyleyeceklerimi yaparsan kocan geceleyin sana gelir" dedi. Kadın gece olunca iki siyah köpekle yanıma geldi. Bunların birine ben bindim, diğerine kendisi bindi. Hiçbir şey olmamış gibiydi. Derken Babil' de durduk. Bir de ne göreyim; ayaklarından asılı iki adam. "Seni buraya ne getirdi?" diye sordular, "Büyüyü bilir misin?" dedim. "Biz sadece imtihan sebebiyiz. Kafir olma, geri dön." dediler. Ben ısrarla "Hayır" dedim. Bana:

Filan tandıra gidip içine bevlet, dediler. Gittim, ancak korkumdan dediklerini yapamadım. Onlara tekrar döndüğümde bana "Söylediğimizi yaptın mı?" dediler. "Evet" deyince, "Bir şey gördün mü?" dediler. "Hiçbir şey görmedim" dedim. "Sen onu yapmamışsın. Haydi, yurduna dön de kafirlerden olma. İşinin başına geç" dediler. Ben direterek kabul etmedim. "Öyleyse o tandıra git ve oraya bevlet" dediler. Gittiğimde titredim, korktum ve hiçbir şey yapmadan yanlarına dönüp "Söylediğinizi yaptım" dedim. "Peki ne gördün?" dediler. Yine "Bir şey görmedim" dedim. "Yalan söylüyorsun. Hiçbir şey yapmamışsın. Memleketine git, kafirlerden olma. İşinin başında ol" dediler. Ben yine direttim ve gitmek istemedim. Yine "Öyleyse o tandıra gidip bevlet" dediler. Ben de gidip oraya bevledince, benden çıkan demir zırhlı bir süvari gördüm. Göğe doğru gidip gözlerimden kayboldu. Yanlarına gidip "söylediğinizi yaptım" dedim. "Ne gördün?" dediler. "Benden demir zırhlı bir süvari çıktı. Göğe doğru gidip gözlerimden kayboldu." dedim. "Doğru söyledin. O senin imanındı ve senden çıkıp gitti. Şimdi git" dediler. Yanımdaki kadına "Vallahi, hiçbir şey öğrenemedim. Bana bir şey söylemediler." deyince, "Aksine istediğin her şey oldu. Şu buğday tanesini al da ek" dedi. Ben de ektim. Sonra "ol" dedim, hemen buğdayoldu. Yeşer dedim, hemen yeşerdi. Sonra "kavrul" dedim, kavruldu. Sonra "kuru" dedim, kurudu. Sonra "üğün" dedim, anında üğündü. Sonra "ekmek ol" dedim, hemen pişip ekmek oldu. Her dilediğimin olduğunu görünce üzüldüm ve pişman oldum. Vallahi ey mü'minlerin annesi, başka hiçbir şey yapmadım, kesinlikle yapmayacağım da!" dedi. Bunu İbn Ebi Hatim, Rebi' b. Süleyman'dan daha bunun gibi uzunca rivayet etmiştir ve onda şu ziyade vardır: "Bunu hiçbir zaman yapmayacağım. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in vefatının üzerinden fazla geçmemişti ki bunu onun ashabına sordum. O gün onlar oldukça kalabalıktılar ve ne söyleyeceklerini bilemediler. Bilmedikleri bir konuda konuşmaktan çekinip korktular. Ancak İbn Abbas (r.a.) veya yanındaki bazı kimseler: "Keşke anne ve baban veya bunlardan biri sağ olsaymış!" dediler. Hişam: Bize gelselerdi tazmin etmesinin gerektiğini söylerdik, demiştir. Hişam yine: Onlar Allah'tan korkan ve çekinen insanlardı, demiştir. Hişam daha sonra şöyle demiştir: Bugün böyle bir kadın gelse ahmakların bilgisizce ve zoraki cevaplarını görürsün. Senedin Aişe (r.anha)'ya kadar olan kısmı ceyyiddir (sahih).

 

Büyünün maddelerin aslını değiştirme gücüne sahip olduğunu söyleyenler bunu delil getirmişlerdir. Çünkü kadın ekmiş ve anında verim almıştır. Diğerleri ise, Allah'ın (c.c) "(Musa) "Siz atm" dedi. Onlar atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler." (A'raf, 116) ve "Hayır, siz atm, dedi. Bir de baktı ki büyüleri sayesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor." (Taha, 66) buyruklarına dayanarak, büyücünün yaptığı şeyin efsunlama ile hayalI şeyleri hakikat gibi göstermekten ibaret olduğunu söylemişlerdir. Bu, ayrıca kastedilen Babil'in, Süddi ve başkalarının söyledikleri gibi Dünbavend' deki Babil değil, Irak'taki Babil olduğuna delil getirmişlerdir.

 

 

[528] Buranın Irak Babil'i olduğuna bir başka delil İbn Ebi Hatim'in Ebu Salih el-Gıffari'den yaptığı şu nakildir: Ali b. Ebu Talib (r.a.) şöyle dedi: Habibim (Sallallahu aleyhi ve Sellem) beni Babil' de namaz kılmaktan men etti. Çünkü orası lanetlenmiş bir yerdir.

 

 

[529] Ebu Davud da Ebu Salih el-Gıffari’den şöyle nakleder: Ali (r.a.) yolculuk esnasında Babil’den geçerken müezzin gelip ona ikindi namazının vaktinin geldiğini haber verdi. (Ancak Ali (r.a.) ona bir şey söylemedi). Orayı geçince müezzine ezan okumasını emretti. Namaz kıldı ve bitirince "Habibim (Sallallahu aleyhi ve Sellem) beni kabristanda namaz kılmaktan men etti. Babil'de namaz kılmaktan da men etti. Çünkü orası lanetlidir." Ebu Davud yine Ebu Salih'ten şöyle nakleder: Ali (r.a.) yolculuk esnasında Babil’den geçerken müezzin gelerek ona ikindi namazının vaktinin geldiğini haber verdi. Orayı geçince müezzine ezan okumasını emretti ve namazı kıldırdı. Bitirince "Habibim (Sallallahu aleyhi ve Sellem) beni kabristanda namaz kılmaktan men etti. Babil' de kılmaktan da men etti. Çünkü burası mel'undur." dedi. Bu hadisi İmam Ebu Davud bir başka tarikle daha rivayet etmiştir ve ondaki ifade "....." yerine "....." dir. Bu hadis İmam Ebu Davud'a göre hasendir. Çünkü zikrettikten sonra hakkında herhangi bir şey söylememiştir. Bundan fıkhen Babil' de namaz kılmanın mekruh olduğu sonucu Çıkarılır. Bu, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in Semud kavminin evlerinin bulunduğu yere ağlamaksızın girmekten nehyetmesine benzemektedir.

 

Astronomi bilginleri derler ki: Irak sınırları içinde yer alan Babil'in Okyanus denen Batı Atlas Denizi'ne uzaklığı 70 derecedir. Söyledikleri, oranın boylamıdır. Enlemi ise; arayla yeryüzünün güney tarafından merkezi olan ve Ekvator adı verilen nokta arasındaki mesafe 32 derecedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Allah'ın (c. c) "Halbuki o iki melek, herkese: "Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kafir olmayasınız" demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. " buyruğuna gelince; Ebu Cafer er-Razi, İbn Abbas (r.a.)'dan şöyle nakleder: Birisi sihir için bu iki meleğe geldiğinde onu bundan şiddetle men eder ve ona "Biz sadece imtihan için gönderildik, o yüzden sen kafir olma." derlerdi. Çünkü onlar hayır ve şerri, küfür ve imanı bilmiş ve sihrin küfür olduğunu öğrenmişlerdi. Söyledikleri kişi, öğrenmekte ısrar ederse "filan yere gel" derlerdi. Oraya geldiğinde karşısına şeytan çıkar ve ona sihri öğretirdi. Bunun üzerine o kişiden nur çıkıp gider, onu gökte parlar halde görünce o da "Vaah, vay halime. Ben ne yapıyorum?" derdi.

 

Hasan-ı Basri’den rivayet edildiğine göre o, bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: Evet. Bu iki melek Allah'ın (c.c) insanları düçar kılmayı dilediği belayı öğretmek için sihirle indiler. Allah (c.c), "Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kafir olmayasınız" demeden hiç kimseye sihri öğretmemek üzere onlardan söz aldı. Bunu İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir. Katade der ki: Allah (c.c), "Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kafir olmayasınız" demedikçe kimseye sihir öğretmeyeceklerine dair onlardan ahit aldı. "Fitneyiz"in manası; "onunla sınadığımız bir sınav vesilesiyiz." dir. Katade ve Süddi der ki: Onlara birisi sihir öğrenmek üzere geldiğinde ona nasihat eder ve "Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kafir olmayasınız" derlerdi. Öğrenmekte ısrar ederse ona "Filan küllüğe gidip idrar yap" derlerdi. İdrar yapınca ondan nur çıkıp yükselir ve göğe girerdi ki o, imandır. Sonra duman şeklinde siyah bir şey gelip kulaklarından ve her yerinden girerdi ki bu da Allah'ın gazabıdır. Onlara kendinde tahakkuk eden bu halleri anlatınca ona büyüyü öğretirlerdi. İşte Allah'ın "Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kafir olmayasınız" demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. .. " buyruğunun anlattığı budur.

 

İbn Cüreyc’den bu ayetle ilgili şöyle rivayet edilmiştir: Büyüye ancak kafir cesaret eder."

 

Ayette geçen fitne'den (imtihan) kasıt, imtihan ve sınavdır. Şairin şu şiirinde geçen fitne de bu manadadır:

 

İnsanlar dinlerinde imtihan edildiler.

Affan'ın oğluysa uzun bir şer bıraktı.

 

"(Seçtiği yetmiş kişiyi Tur dağında müthiş bir deprem yakalayınca Musa (a.s) dedi ki: Allah'ım!) Bu senin fitnenden başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırır, dilediğine hidayet edersin" (A'raf, 155) buyruğunda da fitne; deneme, sınav ve imtihan manasındadır.

 

Bazıları bu ayeti büyü öğrenen kimsenin kafir sayılacağına delil göstermişlerdir.

 

 

[530] Bu görüşü destekleyici olarak Bezzar'ın Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'dan naklettiği şu söz getirilebilir: "Kim bir kahine veya büyücüye gider de söylediklerini tasdiklerse Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e indirileni inkar etmiş olur. " Bunun senedi sahihtir. Bunu destekleyici başka deliller de vardır.

 

"Onlar, o iki melekten karı ile koca arasını açacakları şeyi öğreniyorlardı. " Yani insanlar Harut ile Marut'tan büyü ilminden kötü olanları öğreniyor ve kötü şeyleri yapıyorlardı. Eşler arasındaki uyum ve ülfete rağmen onları. birbirlerinden ayırıyarlardı ki bu, şeytanların işidir.

 

 

[531] Nitekim Müslim'in Sahih'inde Abdullah b. Cabir (r.a.) kanalıyla yaptığı rivayette Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Şeytan tahtını su üzerine koyar ve sonra birliklerini insanlara gönderir. Onların makamca kendisine en yakını, fitnede en maharetlisidir. Birisi ona gelip 'Filanla uğraşa uğraşa sonunda onu şöyle şöyle demekte iken bıraktım' der. İblis 'Hayır, vallahi hiçbir şey yapmamışsın' der. Başka biri gelip: 'Filanı eşinden ayırmadan bırakmadım' der. Bunun üzerine şeytan onu yakınına alır, kendisine yaklaştırır ve yanından hiç ayırmaz. 'Sen ne iyisin!' der. "

 

Hocamız el-Mizzi buradaki "ni'me: ne iyilıyi "na'me" şeklinde harekelemiştir. Araştırdığımda böyle olduğunu gördüm. Nahivcilerde ise meşhur olan "ni'me"dir. Bazıları bu hadisi "ni'me"nin failinin zamir gelebileceğine delil getirmişlerdir, fakat bu azdır. 

 

Eşlerin birbirinden ayrılmasına, her birinin diğerine çirkin veya kötü ahlaklı vs. görünmesi, bağlama, diğerinden nefret ediyor gibi hissetmesi ve benzeri etkenler sebep olur.

 

Arapçada '.....' erkek demektir. Müennesi '.....' gelir. Her biri tesniye yapılır, fakat çoğul yapılamazlar. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

"Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler."

Süfyan-ı Servı, "Allah'ın izni olmadan" ifadesini "Allah'ın takdiri olmadan" şeklinde tefsir eder. Muhammed b. İshak da: "Allah (c.c) onu yapmak istediğiyle baş başa bırakmadıkça" diye tefsir etmiştir. Hasan-ı Basrı ise şöyle der: "Evet. Allah'ın dilediğine musallat olur, dilemediğine musallat olamazlar. Allah'ın (c.c) buyruğu gibi O'nun (c.c) izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Başka bir rivayette Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu sihir ancak girdiği kimseye zarar verebilir.

 

"Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler." Yani dinlerine zarar veren, zararıyla kıyaslanabilecek bir faydası bulunmayan şeyleri öğrenirler.

 

"Sihri satın alanların ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler."

Yani Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e uyma yerine sihre tabi olmayı tercih eden Yahudiler, onların yaptıklarını yapan herkesin ahirette hiçbir nasibinin olmayacağını çok iyi bilirler. Buradaki '.....'' kelimesini İbn Abbas, Mücahid ve Süddi 'nasip' diye tefsir ederlerken; Abdurrezzak'ın rivayetine göre Katade, ayeti: Onun ahirette Allah katından hiçbir ciheti (değeri) yoktur; Hasan-ı Basrı ise: Onun hiçbir dini yoktur, diye tefsir etmiştir. Sa'd'ın rivayetine göre ise Katade şöyle tefsir etmiştir: Kitap ehli, Allah'ın (c. c) kendilerine bildirdiği vahiyle, büyücünün ahirette hiçbir nasibinin olmayacağını bildiler.

"Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke anlasalardı!"

Allah (c. c) şöyle demektedir: Onların imana ve Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e tabi olma yerine tercih ettikleri büyü ne kötü bedeldir! Keşke kendilerine nasihat için söylenenleri belleselerdi.

 

"Eğer onlar iman edip kendilerini kötülükten korusalardı, şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke anlasalardı!" Yani, onlar Allah'a (c.c) ve Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) iman edip haramlardan sakınsalardı, Allah'ın (c.c) kendilerine vereceği mükafat, kendileri için tercih edip razı oldukları şeyden daha hayırlı olurdu. Nitekim Allah (c.c) başka bir ayette şöyle buyurur: "Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah'ın mükafatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir. " (Kasas, 80)

 

Allah'ın (c.c) "Eğer onlar iman edip kendilerini kötülükten korusalardı" buyruğu, büyücünün kafir olduğuna delil gösterilmiştir. Nitekim büyücünün kafir olduğu, imam Ahmed b. Hanbel'den bir rivayet ve seleften bir grup zatın görüşüdür. Bir görüşe göre kafir olmaz, fakat cezası boynunun uçurulmasıdır. Zıra İmam Şafii ile İmam Ahmed b. Hanbel kendi senetleriyle Bücale b. Abede'den şöyle rivayet etmişlerdir: Mü'minlerin emiri Ömer b. Hattab (r.a.) (İslam beldelerine) "Her büyücü erkek ve kadını öldürün" diye emir gönderdi. Bücale der ki: Biz de üç büyücü adamı öldürdük. Bunu İmam Buhari de Sahih'inde rivayet etmiştir. Mü'minlerin annesi Hafsa (r.anha)'ya bir cariyesinin büyü yaptığı ve onun emri üzerine öldürüldüğü de sahih senetle sabittir. İmam Ahmed b. Hanbel: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in üç sahabesinden büyücüyü öldürmeye dair sahih rivayetler vardır. 

 

 

[532] Tirmizi'nin Cündüb el-Ezdi'den rivayet ettiğine göre Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Büyücünün cezası, boynunun kılıçla vurulmasıdır. " Tirmizi, sonra "Bildiğimiz kadarıyla merfu (Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in sözü) olarak sadece bu tarikle gelmiştir. İsmail b. Müslim bu hadisi zayıf yapan ravldir. Doğrusu bunun Hasan-ı Basrl'nin Cündüb'den mevkuf (sahabi sözü) olarak rivayetidir. Ben derim ki: Bunu bir de Taberani başka bir tarikle merfu (Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in hadisi) olarak rivayet etmiştir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Birçok tarikle rivayet edildiğine göre Velid b. Ukbe'nin yanında bir büyücü vardı ve önünde oyun ve gösteri yapardı. Bir adamın kafasını uçurur ve adam çığlık atar, sonra ona kafasını geri döndürür, insanlar da: Subhanallah, ölüleri diriltiyor! derlerdi. Muhacirlerden salih birisi onu gördü. Ertesi günü büyücü, kılıcını kuşanıp geldi ve o oyununu oynamaya başladı. Birden bu Muhacir kılıcını çekip büyücünün kafasını uçurdu ve "Eğer doğru idiyse kendisini diriltsin" dedi ve Allah'ın (c.c) "Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?" (Enbiya, 3) buyruğunu okudu. Velid, izin istemediği için onu hapse attı ve bir süre sonra serbest bıraktı. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

Ebu Bekir el-Hallal, Harise'den şöyle nakleder: Valilerden birinin huzurunda bir büyücü şov yapıyordu. Cündüb hemen kılıca sarılıp onu öldürdü ve "Onun büyücü olduğunu sanıyorum" dedi. İmam şam (rh.a) Ömer (r.a.) olayına ve Hafsa (r.anha)'nın 'şirk olan büyü' sözüne hamletmiştir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

Fahreddin Razi'nin Büyüyle ilgili Görüşleri:

 

Ebu Bekir er-Razi tefsirinde Mutezile'nin büyüyü inkar ettiklerini zikretmiş ve şöyle demiştir: Onların büyünün varlığına inananı tektir ettikleri bile olur. Ehl-i Sünnet ise büyücünün havada uçmasının, insanı merkebe, merkebi insana dönüştürmesinin mümkün olduğunu söylemişlerdir. Fakat onlar şöyle demişlerdir: Büyücü, birtakım tılsımları ve belli sözleri söylerken Allah (c.c) belli şeyleri yaratır. Etki edenin felek veya yıldız olduğunu ise -filozofların ve Sabii müneccimlerin aksine- kabul etmezler.

 

er-Razi daha sonra büyünün varlığına ve onu Allah'ın (c. c) yarattığına Allah'ın (c.c) "Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler." buyruğunu delil göstermiştir. Rivayetlerden ise Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e büyü yapılmasını ve büyünün O'nda (Sallallahu aleyhi ve Sellem) etki etmesini, bu kadınla Nşe (r.anha) kıssasını ve bu kadının Babil'e gittiği ne ve büyüyü öğrendiğine dair anlattıklarını delil getirmiştir. Konuyla ilgili çok sayıda olay ve hadise zikrettikten sonra da şöyle demiştir:

Beşinci mesele: Büyüyü öğrenmek çirkin veya yasaklanmış (mahzur) değildir. Muhakkik alimler bunda ittifak etmişlerdir. Çünkü bu ilim haddi zatında değerli bir şeydir. er-Razi ayrıca Allah'ın (c.c) "De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 9) buyruğunu delil göstermiş ve şöyle demiştir: Büyü bilinemeseydi onunla mucizeyi birbirinden ayırma imkanı kalmazdı. Mucizenin insanı gerçekten aciz bıraktığını bilmek vaciptir. Vacibin gerçekleşmesinin bağlı bulunduğu şey de vaciptir. Bu ise büyü ilmini tahsil etmenin vacip olmasını gerektirir. Hal böyleyken o nasıl haram ve çirkin olur?!

 

Razi'nin bu meseledeki ifadeleri aynen böyle. Bu sözde kabul edilemez hatalar var. Bunlardan biri: "Büyüyü öğrenmek çirkin bir şey değildir" sözüdür. Şimdi onu ele alalım. Eğer bununla "aklen çirkin değildir" manasını kastediyorsa muhalifleri Mutezililer bunu kabul etmiyorlar. Eğer "şer'an çirkin değildir" demek istiyorsa, ayet-i kerime büyü öğrenmeyi çirkin ve iğrenç bir şeyolarak sunmuştur.

 

 

[533] Nitekim sahih bir hadiste "Kim bir falcıya veya kahine giderse Muhammed'e indirileni inkar etmiş olur. " buyurulmuştur.

 

 

[534] Sünen kitaplarında da Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in "Kim bir düğüm atar ve ona üflerse sihir yapmış olur" hadisi yer almaktadır.

Fahreddin Razi "Sihir yasaklanmış değildir. Muhakkik alimler bunda ittifak etmişlerdir" diyor. Zikrettiğimiz ayet ve hadis varken nasıl yasaklanmış olmaz? Muhakkiklerin bunda ittifak etmiş olmaları, önder alimlerin hepsinin veya bir kısmının bunu bizzat söylemiş olmalarını gerektirmektedir. Oysa onların böyle sözleri nerede? Sonra, büyücülük ilmini Allah'ın (c.c) "De ki bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" ayetinin genel kapsamına sokması da isabetli değildir. Çünkü bu ayet sadece şer'i ilimlerde alim olan kimseleri övmektedir. Ayrıca; neden bunu o kapsamda sayıyor, sonra "Kur'an'ın mucizeliği ancak onunla ortaya çıkar" diyerek sihir bilimini vaciplik derecesine yükseltiyorsun? Bu da zayıf, hatta geçersiz bir delildir. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in en büyük mucizesi, önünden ve arkasından batılın yaklaşamadığı, 'büyük hikmet ve övgüler sahibi Allah (c.c) katından inen Kur'an-ı Azim'dir. Hem, Kur'an'ın mucize olduğunun ortaya çıkması kesinlikle sihir ilmine bağlı değildir. Zira şurası kesin ki sahabiler, tabiin, Müslümanların önderleri ve Müslüman halklar Kur'an'ın mucize olduğunu biliyorlar, onunla başkasını birbirinden ayırt edebiliyorlardı ve bu kimseler sihri ne biliyorlardı, ne öğrenmişlerdi, ne de öğretmişlerdi. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

Fahreddin Razi daha sonra sihrin sekiz çeşit olduğunu ifade etmiş ve şöyle demiştir:

 

Bir: Eski zamanda yaşamış Keldaniler ile Kestantların sihri. Bunlar yedi 'yer işgal eden' yıldıza, yani yedi gezegene ibadet ederlerdi. Yıldızların bu kainatı idare ettiğini zanneder, hayır ile şenin, mutluluk ile uğursuzluğun yıldızlardan olduğuna inanırlardı. Hak Teala'nın, görüşlerini geçersiz kılmak ve mezheplerini reddetmek için Hz. İbrahim'i gönderdiği kavim işte budur. İbn Hallikan ve başkalarının ifade ettiklerine göre Fahreddin Razi, kendisine nispet edilen "Güneş ve yıldızlarla konuşmada gizli sır kitabı" mealindeki (es-Sırru'l-Mektum. H) kitabında bunu uzun uzadıya anlatmıştır. Onun buna tevbe ettiği söylenir. Bir görüşe göre o bunu, inandığından değil, faziletli olanın ortaya çıkması maksadıyla kaleme almıştır ki hakkında sanılan da budur. Fakat kitabında yedi gezegenden her biriyle konuşma yöntemlerini, onların nasıl yaptıklarını, ilişkiye geçtiklerini ve nasıl ibadet ettiklerini anlatmıştır.

 

Razi; sihrin ikinci çeşidi vehim sahiplerinin ve kuvvetli nefislerin (ruhların) sihridir, demiştir. Sonra vehim ve zanların insanları etkilediğine, insanların yerde bulunan köprünün üzerinden geçerlerken, aynı köprü bir nehir veya benzeri bir şeyin üzerine konduğunda aynı kimselerin geçememesini delil getirmiş ve şöyle demiştir: Mesela doktorlar kan tutan kimsenin kırmızıya bakmaktan, sar'alı hastanın kuvvetli ışığa bakmaktan veya dönmekten men edilmesi gerektiğinde hemfikirdirler. Bunun sebebi ise insan nefsinin vehim ve zanlara uyma tabiatında yaratılmasından başka bir şey değildir. Yine akıl sahipleri, nazarın hak olduğunda hemfikirdirler.

 

 

[535] Buna Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in "Nazar haktır. Kaderin önüne bir şey geçecek olsaydı nazar geçerdi. " sahih hadisini delil getirebilir.

 

Bunu bildikten sonra sana deriz ki: Bunları yapan nefis bazen çok güçlü olur ve bunları yaparken aletlere ve vasıtalara ihtiyaç duymaz. Bazen ise zayıf olduğundan bu aletlerin yardımına ihtiyaç duyar. Bunun açıklaması şudur: Nefs (ruh), bedene hakim olup, sema alemine olan cazibesi kuvvetlendiği zaman, adeta semavi bir ruh olup şu alemin maddeleri üzerinde son derece güçlü tesiri bulunur. Ama bu ruh zayıf olup, bedeni lezzetlere bağımlı ve meyilli olursa bu durumda o ruhun bu bedenin dışında herhangi bir tesiri bulunmaz. Razi daha sonra bunun ilacının az yemek, insanlardan ve riyadan uzak durmak olduğunu açıklamıştır.

 

Ben derim ki: Razi'nin anlattıkları 'hal ile tasarruf' olup iki çeşittir. Biri doğru ve meşru tasarruftur ve onda kişi Allah (c.c) ve Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) emir ve yasaklarına uyarak tasarrufta bulunur. Bu haller Allah (c.c)'ın bir hediyesidir ki bu ümmetin salihlerinin kerametleri bu kabildendir. Buna şeriatta sihir / büyü denmez. Bazen kişinin hali bozuk ve fasid olur ki onda kişi Allah (c.c) ve Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) emirlerine uymaz, onda bunlara göre tasarrufta bulunmaz. Bu da şeriata aykırı davranan bedbahtların halidir. Allah'ın (c.c) bu halleri vermesi, onları sevdiğini göstermez. Nitekim birçok hadiste ifade edildiği üzere mel'un Deccal'in olağanüstü halleri olacaktır, oysa o, şer'an yerilmiş biridir. Allah'ın laneti üzerine olsun. Muhammedi şeriata aykırılıkları olan benzerlerinin hali de böyledir. Açacak olursak konu uzar ve burası onun yeri değil.

 

Fahreddin Razi devamla şöyle der. Sihrin üçüncü çeşidi, yerdeki ruhların -ki onlar cinlerdir- yardımına başvurmaktır. Felsefeciler ve Mutezililer kabul etmese de bu, sihir türlerinden biridir. Cinler ise iki çeşittir. Biri mü' min cinler, diğeri ise kafir cinler ki onlar da şeytanlardır. Aralarındaki alaka ve yakınlık sebebiyle akıl sahibi nefislerin (insanların) bunlarla irtibatı göktekilerden daha kolaydır. Ayrıca bu sanatın erbabı ve tecrübeli icraatçıları yerdeki ruhlarla ilişkiye geçmenin az bir rukye, tütsüleme ve tecrid yoluyla gerçekleştiğini tecrübe etmişlerdir. İşte sihrin bu çeşidine "azaim" ve "cinleri emir altına alma" denir.

 

Sihrin dördüncü çeşidi; tahayyülat ve gözbağcılıktır. Bu gözbağcılık, gözün bazen hata ederek bir şeyi bırakıp belli bir şeyle meşgulolması üzerine kuruludur. Nitekim usta hokkabaz belli hareketlerle insanların dikkatlerini dağıtıp başka bir şeye yöneltebilir. Hatta bunu bir süre devam ettirdiğinde gözleri bir yerde yoğunlaştırıp o anda başka bir şey yapabilir. O durumda bekledikleri şey insanlara hiç ummadıkları şekilde gözükür ve buna çok hayret ederler. O kişi sussa ve izleyenlerin dikkatlerini yapmak istediğinden başka bir şeye çekmek için çalışmasa, akıl ve duygular onun götürmek istediği yere gitmeseler, izleyenler onun yaptığı her şeyin farkına varırlar. Razı devamla der ki: Sağlıklı görmeyi bir şekilde bozan durumlar ne kadar güçlü olur ise, bu kabil iş de o kadar güzelolur. Mesala, gözbağcılığı yapanın çok aydınlık veya çok karanlık bir yerde oturması gibi... İşte bu durumda görme kuvveti zayıfladığından, olayın tam farkına varamaz.

 

Ben derim ki: Bazı müfessirler Firavun'un sihirbazlarının yaptığı sihrin hokkabazlık türünden bir sihir olduğunu söylemişlerdir. Nitekim bu yüzden Allah (c.c) "Onlar atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler. " (A'raf, 116) buyurmuştur. Yine, "Bir de baktı ki büyüleri sayesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor." (Taha, 66) buyurmuştur. Müfessirler: Zıra ipleri ve sopaları gerçekten koşmuyordu, demişlerdir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

Sihrin beşinci çeşidi, geometrik hesaplara göre yapılmış aletlerin birleştirilmesi ile ortaya çıkan, insanı hayrete düşürücü işlerdir. Buna örnek, at üzerinde elinde borazan bulunan süvaridir ve bu borazan hiç kimse dokunmadığı halde belli aralıklarla öter. Yine bu cümleden olarak Rumların, Hindlilerin çizmiş oldukları ve bakanların onun resim mi insan mı olduğunu ayırt edemedikleri resimler / heykeller vardır. Hatta onlar ağlayan ve gülen resimler bile çizerler. Razı daha sonra şöyle der: İşte bütün bunlar, insanın muhayyilesini aldatan ince işler kabilindendir. Ben derim ki: Razı, bazı müfessirlerin şu söylediklerini anlatmak istiyor: Sihirbazlar, o iplerin ve sopaların içini civayla doldurdular. İçindeki civadan dolayı bunlar eğilip bükülünce görenler onları kendi iradeleriyle koşuyor sandılar. Razı der ki: Saat kutularının bir araya getirilmesi de bu baptandır. Bu konuya ağır yükleri hafif aletlerle sürükleme ilmi de dahildir.

 

Razı der ki: Aslında bunun sihirden sayılmaması gerekir. Çünkü bunların dayandığı bilinen kesin sebepleri vardır ve öğrenen herkes onu yapabilir. Ben derim ki: Hristiyanların halklarına gösterdikleri nur ve aydınlık gibi hileler de bu kabildendir. Mesela mukaddes belde lerinde ki kilise çöplüğü, kiliseye hileyle gizlice ateş sokmaları, kandilleri halkın dikkatlerini çekecek şekilde ince bir sanatla tutuşturmaları gibi... Onların havassı bu oyunları itiraf ederler, fakat bunu halklarını dinlerinde tutmak için yaptıkları şeklinde te'vile gider ve bunu kendileri için haklı bir gerekçe olarak görürler. Bunlarla, iyiliğe teşvik ve kötülükten korkutma amacıyla hadis uydurmayı caiz gören, böylece Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’in şu hadislerindeki kimseler sınıfına giren Kerramiyye'nin ahmak ve cahil abidleri arasında bir benzerlik vardır:

 

 

[536] "Kim benim adıma bir yalan uydurursa cehennemdeki yerini hazırlasın. " 

 

 

[537] "Benden nakledin. Benim adıma yalan uydurmayın. Kim benim adıma bir yalan uydurursa cehennemdeki yerini hazırlasın. "

 

 

[538] "Benden nakledin. Benim adıma yalan uydurmayın. Çünkü benim adıma yalan uyduran kimse cehenneme girer. "

 

Ardından Fahreddin Razı bir ruhban hakkındaki şu olayı aktarır: Bir gün çölden geçerken Berasil kuşlarının yavrularından bir yavru gördü. Bu kuş, uçan, şefkatli ve hazin hazin öten diğer Berasil kuşlarından farklı bir kuştu. Diğer kuşlar ona güzel zeytin taneleri getirip onun yanına bırakıyorlar, o da ihtiyaç hissettiğinde bir kısmını yiyor, kalanları bırakıyordu. Bunu gören zat, yavrunun halini düşündü ve bunun diğerlerinden farklı olan ötüşünde bir nevi sızlanma ve merhamet dileme bulunduğunu, bu yüzden diğer kuşların ona acıyıp yiyecek getirdiğini anladı. Bu kuşun ötüşüne benzer ses çıkaran hassas bir alet yaptı. Ona rüzgar vurduğunda aynı sesi çıkarıyordu. Uzun deneyler sonunda yaptığı aletin iyi olduğunu anladı. O kuşlar tıpkı o yavruya getirdikleri gibi, aletin yanına da zeytinler getiriyorlardı. Sonra bu rahip, inşa ettiği bir manastırda uzlete çekildi. Altta, yörede yaşamış salih bir zatın kabrinin bulunduğunu iddia etti ve bu kuşu da orada bir yere astı. Zeytin mevsimi geldiğinde bir taraftaki kapıyı açıyor, rüzgar söylediğimiz şekilde içeri girip o kuş gibi ses çıkarıyordu. Bu sesi işiten kuşlar oraya yığılınca zeytin taşıyorlar ve Hristiyanlar sadece manastırdaki zeytinleri görüyor ve sebebini anlayamıyorlardı. Rahip halkı bu şekilde kandırdı ve onları olanların orada gömülü zatın kerametlerinden kaynaklandığına inandırdı. Allah'ın (c.c) daimi lanetleri kıyamet gününe kadar üzerlerine olsun.

 

Razi der ki: Sihrin altıncı çeşidi, ilaçların özelliklerinden istifade edilerek yapılan sihirlerdir. Mesela insanın yemeğine, aklı uyuşturan bazı ilaçların konulması, sarhoş edici uyuşturucuların katılması gibi. Bil ki bu özellikleri inkar etmeye imkan yoktur. Çünkü mesela mıknatısın etkisi gözle görülen bir şeydir.

 

Ben derim ki: cahil insanlara bu özelliklerle gözüken, ateşe girmek ve yılan tutmak gibi şeyleri kendisinin halleriymiş gibi gösteren sufilik iddiasındaki birçok kimse de bu kabildendir.

 

Razi der ki: Sihrin yedinci çeşidi kalbi bağlamaktır. Bu da sihirbazın İsm-i A'zam duasını bildiğini, cinlerin kendisine itaat edip pek çok işte boyun eğdiklerini iddia etmesidir. Onun bu sözlerini dinleyen kimse, zayıf akıllı ve hakikati ayırt etme kabiliyeti olmayan birisi olduğunda, bunların gerçek olduğuna inanır ve kalbi buna bağlanır (aldanır). Böylece bu kimsede bir çeşit korku ve çekingenlik hasıl olur. Korku meydana geldiğinde hissi kuvvetleri zayıflar. O zaman da sihirbaz ona istediğini yapabilir.

 

Ben derim ki: Bu tür büyüye "tenbile" denir ve buna ancak aklı zayıf kimseler rağbet eder. Feraset ilmi yoluyla da aklı tam ile noksan kimseler ayırt edilebilmektedir ve bunu yapan kişi bu ilimde uzmansa insanlardan kendisine itaat edecekler ile etmeyecekleri bilir.

 

Razı daha sonra şöyle der: Sihrin sekizinci çeşidi; gizlice ve hissettirmeden koğuculuk ve kışkırtmacılık gibi şeyler yapmaktır. Bu, insanlar arasında yaygındır.

 

Ben derim ki: Koğuculuk iki türlüdür. Bazen insanları birbirine kışkırtmak, mü'minlerin kalplerini birbirine soğutmak ve ayırmak için yapılır. Bu, ihtilafsız haramdır. Ama,

 

 

[539] "Hayır söz koğuculuğu yapan, yalancı değildir. " hadisinde olduğu gibi insanların arasını düzeltmek, Müslümanları birleştirmek için yapılırsa; veya kafirlerin birliğini bozmak ve rüsva etmek için olursa bu,

 

 

[540] "Savaş hiledir" hadisi gereği, yapılması istenen ve teşvik edilen bir şeydir. Mesela bunu Nuaym b. Mes'ud Medine'ye hendek savaşı için toplanmış muhtelif gruplarla, (Yahudilerden) Beni Kureyza kabilesinin arasını bozmak için yapmıştır. Birilerine gidip diğerlerinden bir söz taşımış, sonra onlara tekrar gidip öbürlerinden farklı sözler taşımış, sonra onlara diğerlerini kötülemiş, sonunda bu gruplar birbirlerinden nefret edip bölünmüşlerdir. Bunu ise ancak böylesi zeka ve keskin basiret sahibi becerebilir. Yardımı ancak Allah'tan dileriz.

 

Razi daha sonra şöyle demiştir: Sihrin kısımları ile çeşitleri ve türleri hakkındaki açıklamalarla ilgili sözün özü bunlardır.

 

Ben derim ki: Söz konusu birçok türü sihir çeşitleri arasında saymasının sebebi, farkına varılması zor, gizli şeyler olmasından dolayıdır. Çünkü sihir lugatta sebebi / kaynağı sırlı ve gizli olan şeye denir.

 

 

[541] Bu yüzden de hadiste "Sözün bir kısmı sihirdir" buyurulmuştur. Aynı kökten gelme sahur yemeği ne de böyle denmesi, gecenin sonunda gizlice gerçekleştiğinden dolayıdır. Sahr da akciğer demektir ki orası bedenin beslenme mahallidir. Bu isim ona gözle görülememesi ve buradan bedenin her parçasına giden damarların ince olmasından dolayı verilmiştir. Nitekim Ebu Cehil de Bedir gününde Utbe'ye, "Senin sahr'ın şişti", yani korkudan ciğerin şişti, demiştir.

 

 

[452] Hz. Aişe (r.anha) da: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) benim sahr'ım (ciğerim) ile boğazım arasında (yani göğsüm üzerinde) vefat etti" demiştir. Allah (c.c) Firavun'un sihirbazları hakkında: "İnsanların gözlerini büyülediler" (A'raf, 116) Yani yaptıklarını onlardan gizlediler, buyurmuştur. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

İmam Kurtubi der ki: Bize göre sihir / büyü haktır ve onun hakikati olup yapıldığında Allah (c. c) dilediğini yaratır. Mutezile ve Şafiilerden Ebu İshak el-İsferayini ise: Sihir bir kamuflaj ve aldatma ile muhataba bir şeyi istediği şekilde hayal ettirmekten ibarettir, demişlerdir. Kurtubi der ki: Büyünün bir çeşidi de elçabukluğuyla yapılan hokkabazlıktır (şa'veze). Hızlı hareket ettiği nden dolayı postacıya da şa'vezi denmiştir. İbn Faris: Bu kelime, bedevilerin sözlerinden değildir, demiştir.

 

İmam Kurtubi der ki: Sihir bazen Allah'ın (c.c) ezberlenen ve rukye yapılan isimleriyle yapılır. Bazen şeytanlardan alınan ahitlerle yapılır. Bazen birtakım yiyecekler, tütsüler vs. ile olur.

 

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in "Bazı fasih sözler sihirdir" buyruğu bazılarına göre bir övgüdür. Bazılarına göre ise belagat ilmine yönelik bir yergidir ki en doğrusu budur. Çünkü dinleyenin batılı hak gibi hayal etmesine sebep olduğundan, batılı hak suretinde sunmuş olmaktadır.

 

 

[543] Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir hadisinde, "Birinizin hücceti diğerinden daha kuvvetli olabilir ve ona binaen onun lehine hüküm verebilirim ... " buyurmuştur.

 

 

 

Bir Fasıl (Bir Sihir Türü):

 

Vezir Ebu Muzaffer, el-İşraf kitabında, Sihir Babı'nda şöyle der: Atimler büyünün hakikatinin olduğunda ittifak etmişlerdir. Ebu Hanife ise; onun hakikati yoktur, demiştir.

 

Büyüyü öğrenenin ve yapanın hükmü hususunda alimlerin farklı görüşleri vardır. İmam Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel:

Büyüden dolayı kafir olur, demişlerdir. İmam Ebu Hanife'nin ashabından bazıları: Korunmak ve şerrinden uzak olmak için öğrenirse kafir olmaz, ama caiz olduğu veya faydasının bulunduğu inancıyla yaparsa kafir olur, demişlerdir. Yine şeytanların ona istediği her şeyi yaptıklarına inanırsa o zaman da kafir olur. İmam Şafii (rh.a) der ki: Biri büyüyü öğrendiğinde ona "Bize büyünü anlat" deriz. Eğer Babilliterin yedi yıldıza ibadeti gibi küfrü gerektiren nitelikte anlatırsa ve ona istediği her şeyi yaptıklarına inanıyorsa kafirdir. Küfrü gerektirecek bir şey yoksa, fakat bunun mübah olduğuna inanıyorsa o durumda da kafirdir.

 

İbn Hübeyre der ki: Büyücü sırf büyü yaptığından ve onu kullandığından dolayı öldürülür mü? İmam Malik ile İmam Ahmed b. Hanbel: Evet, öldürülür, derken İmam Şafii ile İmam Ebu Hanife: öldürülmez, demişlerdir. Büyüyle birisini öldürürse; Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel'e göre öldürülür. Ebu Hanife ise: Bunu tekrarlamadıkça veya belli bir şahsı öldürdüğüne dair bir itirafta bulunmadıkça öldürülmez, demiştir. Şafii dışındakilere göre büyücü öldürüldüğünde, had cezası gereği öldürülür. Şafii ise: Bu durumda kısasla öldürülür, demiştir. Vezir Ebu Muzaffer devamla der ki: Büyücü tevbe ettiğinde kabul edilir mi? İmam Malik'e, Ebu Hanife ile Ahmed b. Hanbel'den yapılan meşhur rivayete göre kabul edilmez. İmam Şafii ve diğer rivayete göre Ahmed b. Hanbel: Kabul edilmez, demişlerdir.

 

Ehl-i kitap büyücü öldürülür mü? Ebu Hanife'ye göre Müslüman büyücü gibi o da öldürülür. Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel ise, Lebid b. A'sam olayına dayanarak, öldürülmeyeceğini söylemişlerdir. Büyücü Müslüman kadın hakkında da ihtilaf vardır. Ebu Hanife öldürülmeyip hapsedileceğini söylerken, üç imam kadının hükmünün erkek gibi olduğunu söylemişlerdir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Ebu Bekir el-Hallal'ın belirttiğine göre İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Zühri’den şöyle nakletmiştir: Müslüman büyücüler öldürülür, fakat müşrik büyücüler öldürülmezler. Zira Yahudi bir kadın Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e büyü yaptı, fakat Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onu öldürmedi.

 

Kurtubi, İmam Malik'ten, zimmi bir büyücü birini öldürdüğünde öldürüleceğini nakletmiştir. İbn Huveyz Mendad ise büyü yapan zimmi hakkında İmam Malik'ten iki görüş nakletmiştir. Birine göre tevbeye çağrılır ve Müslüman olursa dokunulmaz, Müslüman olmazsa öldürülür. Diğerine göre; İslam'a girse bile öldürülür. Müslüman büyücünün büyüsü küfrü içeriyorsa dört imama ve başka imamlara göre kafir olur. Zira Allah (c.c) "Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kafir olmayasınız" demeden hiç kimseye öğretmezlerdi." buyurmuştur. İmam Malik der ki: Üzerinde küfür alametleri varsa tevbesi kabul edilmez. Çünkü o zındık gibidir. Eğer tespit edilmeden kendisi tevbe etmiş olarak gelirse kabul ederiz ve öldürmeyiz. Ama büyüsüyle birini öldürmüşse onu öldürürüz.

 

İmam Şafii der ki: Eğer "Ben öldürmeyi kastetmedim" derse hatayla adam öldürmüş sayılıp diyet ödemesi gerekir.

 

 

Bir Mesele:

 

Büyücüden büyüyü bozması istenir mi? İmam Buhari'nin yaptığı nakle göre Said b. Müseyyeb bunu caiz görmüştür.

 

Amir eş-Şa'bı: Büyünün duyurulmasında bir sakınca yoktur, derken Hasan-ı Basri bunu mekruh saymıştır.

 

 

[544] Aişe (r.anha)'dan gelen sahih bir rivayette o "Ya Rasulallah! Bunu duyursan?" demiş, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ise: "Allah şifa verdi. Ben insanlara bir şer kapısı açmak istemiyorum " buyurmuştur.

Kurtubi, Vehb'den şöyle nakleder: Büyüyü bozmak için yedi adet sedir yaprağı alınıp iki taş arasında öğütülür. Sonra suya atılır ve üzerine ayetelkürsı okunur. Büyü yapılan kişi ondan birkaç yudum içer, kalanıyla gusleder. Böylece ondaki büyü yok olur. Bu, eşinden uzaklaştırılmış adam için iyidir.

 

Ben derim ki: Büyüyü giderme de en etkili ilaç, Allah'ın (c.c) bunu gidermek için indirdiği Felak ve Nas surelerini okumaktır.

 

 

[545] Bir hadiste "Sığınanlar bu iki sure gibisiyle sığınmamışlardır" buyurulmuştur. Ayetelkürsi de böyledir. Zıra o, şeytanları kovar.

 

Devam etmek için aşağıdaki linki kullan

 

104. Ey iman edenler! "Raina" demeyin, "unzurna" deyin. İyi dinleyin. Kafirler için elem verici bir azap vardır.

105. (Ey mü'minler!) Ehl-i kitaptan kafirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.