|
İbn Kesir Tefsir-i Kebir |
Al-i İmran Suresi 149 – 155.ayetler |
Dostunuz Allah'tır;
Kafirlere Uymayın:
149. Ey iman edenler!
Eğer kafirlere uyarsanız, gerisin geriye (eski dininize) döndürürler de,
hüsrana uğrayanların durumuna düşersİniz.
150. Oysa sizin
mevla'nız Allah'tır ve O, yardımcıların en hayırlzsıdır.
151. Allah'ın,
hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaları sebebiyle,
kafirlerin kalplerine yakında korku salacağız. Gidecekleri yer de cehennemdir.
Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür!
152. Siz Allah'ın izni
ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir.
Nihayet, öyle bir an geldi ki Allah arzuladığınızı (galibiyeti) size
gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda
tartışmaya kalkıştınız ve emre aykırı hareket ettiniz. Kiminiz dünyayı istiyor,
kiminiz ahireti istiyordu. Sonra Allah, denemek için sizi onlardan (onları
mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi affetti. Zaten Allah, mü'minlere
karşı çok lütufkardır.
153. O zaman Peygamber
arkanızdan sizi çağırdığı halde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor,
hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. (Allah) size keder üstüne keder verdi ki
bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz.
Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Tefsiri:
Şanı Yüce Allah burada
mü'min kullarını kafirlere ve münafıklara itaat etmekten men ediyor. Çünkü
onlara itaat kişiyi dünya ve ahirette helak uçurumuna yuvarlar. O yüzden Yüce
Allah şöyle buyuruyor: "Eğer kafirlere uyarsanız, gerisin geriye (eski
dininize) döndürürler de, hüsrana uğrayanların durumuna düşersiniz. "
Yüce Allah daha sonra
kendisine itaati, dost edinilmesini ve O'ndan yardım dilen ip O'na tevekkül
edilmesini emrederek şöyle buyuruyor: "Oysa sizin Mevla' nız Allah'tır ve
O, yardımcıların en hayırlısıdır. "
Ardından mü'minlere,
küfür ve şirkleri nedeniyle kafirlere dünya ve ahirette hazırladığı azap ve
işkence yanında bir de kalplerine mü'minlerden korkma ve onlar karşısında
zillet duyguları atacağını müjdeleyerek şöyle buyuruyor: "Allah'ın,
hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaları sebebiyle,
kafirlerin kalplerine yakında korku salacağız. Gidecekleri yer de cehennemdir.
Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür!"
[1596] Nitekim Buhari ve
Müslim'in Sahih'lerinde Cabir b. Abdullah (r.a.)'tan rivayet ettikleri bir
hadiste Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"Bana benden önce hiçbir peygambere verilmemiş beş şey verildi; bana bir
aylık mesafeden (kafirlerin kalplerine salınan) korkuyla desteklendim. Yeryüzü
bana namazgah ve temizleyici kılındı. Ganimetler bana helal kılındı. Bana
şefaat hakkı verildi. Önceden peygamber (esas itibariyle) sadece kendi kavmine
gönderilirdi, ben ise tüm insanlara gönderildim. "
[1597] İmam Ahmed b.
Hanbel de Ebu Ümame (r.a.)'tan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Rabbim beni
peygamberlere (diğer rivayette, diğer ümmetlere) şu dört şeyle üstün kıldı: Ben
bütün insanlara gönderildim. Yeryüzünün her yeri bana ve ümmetime mescid ve
temizleyici kılındı. Nitekim ümmetimden birine hangi namaz vakti erişirse onun
mescidi ve taharet maddesi (su veya toprak) yanındadır. Allah'm, düşmanlarımın
kalbine bir aylık mesafeden saldığı korkuyla desteklendim. Ganimetler bana
helal kılındı. " Bunu Tirmizi rivayet etmiş ve "Hasen, sahih
hadistir" demiştir.
[1598] Said b. Mansur,
Ebu Hureyre (r.a.)'tan Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle
buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ben düşmana karşı (kalplerine konulan)
korkuyla yardım olundum. " Bunu İmam Müslim de rivayet etmiştir.
[1599] İmam Ahmed b.
Hanbel, Ebu Musa el-Eş'ari (r.a.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
"Bana beş şey
verildi: "Kırmızı ve siyah deriliye (tüm insanlığa) gönderildim.
Yeryüzünün her yeri bana ve ümmetime mescid ve temizleyici kılındı. Ganimet
benden önce kimseye helal kılınmamışken bana helal kılındı. Bir aylık
mesafedeki düşmanıma gönderilen korkuyla desteklendim. Bana şefaat hakkı
verildi. Her peygamber şefaat hakkını kullandı. Ben ise şefaat hakkımı saklı
tuttum. Sonra onu Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselere ayırdım.
" Bunu sadece İmam Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.
[1600] Avfi, İbn Abbas
(r.a.)'tan "kafirlerin kalplerine yakında korku salacağız." ayetiyle
ilgili olarak şöyle rivayet etmiştir: Ebu Süfyan sizden bir şeyler elde ederek
Mekke'ye döndü. Fakat Allah (c.c) onun kalbine bir korku salmıştır. Bunu İbn
Ebi Hatim rivayet etmiştir.
"Siz Allah'ın izni
ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir.
" İbn Abbas (r.a.) der ki: Nitekim Yüce Allah daha önce onlara vaadde
bulunmuştu. Bu ayet-i kerime, daha önce anlattığımız, "O zaman sen, mü'minlere
şöyle diyordun: 'İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin
için yeterli değil midir?' Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız,
onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş
bin melekle sizi takviye eder. " ayeti hakkındaki iki görüşten,
"Bunların Uhud günü hakkında olduğuna" dair görüşe delil
gösterilebilir. Çünkü Müslümanlar düşman sayısı 3.000 olmasına rağmen onlarla
savaşa tutuştukları günün ilk saatlerinde galip durumdaydılar. Bazı okçular
yaptıklarını yapıp diğer bazıları da gevşeyince, kendilerine sabır ve itaat
etmeleri koşuluyla verilen vaad ertelendi. O yüzden şöyle buyurulmuştur:
"Siz Allah'ın izni ile" sizi onlara musallat etmesi ve üzerlerine
salmasıyla "düşmanlarınızı öldürürken" (Arapçası: ".....: onları
öldürüyorsunuz) "Allah" gün başında "size olan vaadini yerine
getirmiştir. "
Nihayet, öyle bir an
geldi ki Allah arzuladığınızı", onlara karşı zafer ve galibiyeti
"size gösterdikten sonra zaafa düştünüz." İbn Cüreyc, İbn Abbas
(r.a.)'tan şöyle nakleder: ..... zaafa düştünüz" korkuya kapıldınız
demektir. "(Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve
emre uymadınız." Sözgelimi okçularınız ... "Kiminiz Dünyayı
istiyor", Onlar kafirlerin bozguna uğradıklarını görünce ganimet almak
isteyenlerdir. "Kiminiz ahireti istiyordu. Sonra Allah, denemek
için", sınamak ve imtihan etmek için "sizi onlardan alıkoydu. "
Savaşı sizin aleyhinize ve onların lehine çevirdi. "Ve andolsun sizi
affetti." Bu yaptığınızı bağışladı. Allahu A'lem, Allah'ın onları
bağışlama nedeni düşmanın sayı ve teçhizat bakımından çok ve güçlü,
Müslümanların ise sayı ve teçhizat bakımından zayıf olmalarıdır. İbn Cüreyc ise
buradaki, "Ve andolsun sizi affetti. " cümlesini "kökünüzü
kazımadı" diye tefsir etmiştir. Muhammed b. İshak da bu yorumu yapmış olup
bu ikisini de İmam Taberi rivayet etmiştir.
"Zaten Allah,
mü'minlere karşı çok lütufkardır."
[1601] İmam Ahmed b.
Hanbel, Ubeydullah'tan şöyle nakleder; İbn Abbas (r.a.), "Yüce Allah Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e Uhud günündeki kadar hiçbir yerde
yardım etmedi." dedi. Biz bunu garip karşılayınca İbn Abbas (r.a.) şöyle
dedi: Benimle bunu inkar eden kimse arasındaki hakem Allah'ın Kitabı'dır. Zira
Allah (c.c) Uhud günü hakkında, "Siz Allah'ın izni ile düşmanlarınızı
öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir." buyurmuştur. İbn
Abbas (r.a.) ayetteki ..... cümlesini "onları öldürüyorsunuz" diye
tefsir etmiştir. "Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de
vardı." cümlesinde kastedilenler okçulardır. Zira, Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları bir yere yerle ştirmiş ve "Arkamızı
koruyun. Bizi öldürülüyor halde görseniz bile yardımımıza koşmayın. Bizi
ganimet topluyor halde görseniz dahi bize iştirak etmeyin." diye talimat
verdi. Ancak Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ganimet toplamaya
başlayıp müşrikler de savaş alanını terk edince okçular hep birlikte
yerlerinden ayrılarak savaş alanına dalıp ganimet toplamaya başladılar.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in ashabının safları böyle olmuş
-parmaklarını birbirine geçirdi- ganimet topluyorlardı. Okçular tuttukları
gediği boş bırakınca düşmanların atlıları oradan girerek Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in ashabına saldırdılar. Müslümanlar kime
vurduklarını bilmeden rastgele vuruştular ve böylece çok sayıda Müslüman
öldürüldü. Oysa gün başında galibiyet Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ile ashabınındı. Hatta müşriklerin 7 veya 9 sancaktarı öldürülmüştü.
Müslümanlar dağa doğru gitmekteydiler ve -insanların anlattıklarına göre- henüz
mağaraya ulaşmamış olup Mihras pınarının alt taraflarındaydılar ki şeytan
"Muhammed öldürüldü" diye bağırmaya başladı. İnsanlar bunun
doğruluğundan şüphe etmediler. Onu Sa'deyn denen yerde görene kadar da bundan
şüphe etmedik. Dimdik asilane yürümesinden O'nu (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
tanıdık. Öyle sevindik ki sanki başımıza gelenler hiç olmamıştı. Bize doğru
çıkarken, -Allah'ın, Allah Rasulü'nün yüzünü kanatanlara gazabı şiddetli
olur" diyordu. Bir de, "Allah'ım! Onlar bize galip
gelemeyecekler" diyordu. Sonunda bize ulaştı. Çok geçmeden birden bire Ebu
Süfyan'ın dağın eteğinden sesi geldi: İki defa ilahını kastederek, "Yücel
ey Hübel" dedikten sonra şöyle dedi: "Ebu Kebşe'nin oğlu nerede? Ebu
Kuhafe'nin oğlu nerede, Hattab'ın oğlu nerede?" Ömer (r.a.), ''Ya
Rasulallah! Ona cevap vereyim mi?" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), "Ver" buyurdu. Ebu Süfyan, "Yücel ey Hübel"
deyince Hz. Ömer (r.a.), "Allah daha yüce ve daha üstündür" dedi. Ebu
Süfyan, "Hübel'in savaşa onayı çıktı. Onu kötü anmayı bırak" dedi.
Ebu Süfyan tekrar, "Ebu Kebşe'nin oğlu nerede? Ebu Kuhafe'nin oğlu nerede,
Hattab'ın oğlu nerede?" dedi. Ömer (r.a.), "Bu Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), bu Ebu Bekir, ben de Ömer'im" dedi. Ebu Süfyan,
"Bugün Bedir gününe karşılıktır. Günler nöbetleşedir. Savaşı da bazen biri
bazen diğeri kazanır." dedi. Hz. Ömer (r.a.), "Fakat eşit değiliz.
Bizim ölülerimiz cennet'te, sizin ölüleriniz ise cehennem'deler." dedi.
Ebu Süfyan, "Siz öyle sanıyorsunuz. O durumda biz zarara ve hüsrana
uğramış oluruz" dedi. Ebu Süfyan devamla: "Ölüleriniz arasında
azaları kesilmiş olanları göreceksiniz. Fakat bu büyüklerimizin görüşüyle
olmamıştır" dedi. Sonra ekledi: "Cahiliyye heyecanıyla yapılmış bir
hareket. Fakat öyle yapılmışsa onu da kötü görmeyiz. " Bu haber ve ondaki
anlatım gariptir. Bu İbn Abbas (r.a.)'ın mürsel rivayetlerindendir. Çünkü o da
babası da Uhud savaşına katılmamışlardır. Bunu Hakim de Müstedrek'inde başka
bir senetle rivayet etmiştir. İbn Ebi Hatim ile Beyhaki de Delailu'n-Nübüvve'de
Süleyman b. Davud el-Haşimi'nin rivayetiyle tahric etmişlerdir. Rivayetin bazı
bölümlerinin Sahih'lerde ve diğer hadis kitaplarında şahitleri vardır.
[1602] İmam Ahmed b.
Hanbel, İbn Mes'ud (r.a.)'tan şöyle nakleder: Uhud savaşında kadınlar
Müslümanların arkasında bulunuyorlar ve Müslümanların yaraladıklarının işlerini
bitiriyorlardı. Yüce Allah, "Kiminiz ahireti istiyordu. Sonra Allah,
denemek için" buyrUğunu indirine kadar, yemin ederek "bizden dünyayı isteyen
hiç kimse yoktur" deseydim yeminimin bozulmadığını umardım. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in ashabı O'nun sözüne uymayarak emrini yerine
getirmeyince Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yedisi Ensar'dan,
ikisi Kureyş'ten (muhacirlerden) olmak üzere dokuz kişiyle tek başına kaldı.
Onuncuları da kendisiydi. Müşrikler Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)’e yaklaştıkça O (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Onları bizden de!
eden kimseye Allah rahmetiyle muamele eylesin" diyor, bunun üzerine
Ensar'dan biri kalkarak ölene kadar savaşıyordu. Sonra Müşrikler Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e yaklaşınca tekrar, "Onları bizden def eden
kimseye Allah rahmetiyle muamele eylesin" diyordu. Yedi kişi öldürülene
kadar Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) böyle dedi. Onlar ölünce
kalan iki arkadaşına, "Arkadaşlarımıza karşı adil olmadık" buyurdu.
Derken Ebu Süfyan geldi ve "Yücel ey Hübel" diye seslendi. Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Siz de 'Allah daha üstün daha
yücedir' deyin" buyurdu. Onlar da "Allah daha yüce ve daha
üstündür" dediler. Ebu Süfyan bu defa, "Bizim Uzza'mız var, sizinse
yoktur" dedi. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), ''Allah bizim
dostumuzdur, kafirlerin ise hiçbir dostu yoktur." diye seslendi. Sonra Ebu
Süfyan, "Bugün Bedr'in intikamıdır. Bir gün aleyhimize olursa bir gün de
lehimizedir. Bir gün üzülürsek bir gün de seviniriz. Hanzala'ya karşılık
Hanzala, Filana karşılık filan, falana karşılık falan öldürülmüştür."
dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), ''Ama onlar
bir değildir. Bizim ölülerimiz hayatta olup nimetlerle rızıklandırılmaktalar.
Sizin ölüleriniz ise cehennem 'de azap görmekteler" buyurdu. Ebu Süfyan,
"Eğer ölüleriniz arasında azaları kesilmiş olanlar varsa bu büyüklerimizin
emriyle olmamıştır. Ben onu ne emrettim, ne de yasakladım, ne istedim, ne de
kerih gördüm. O beni ne üzer ne de sevindirir." dedi. Müslümanlar
ölülerine bakarlarken Hamza (r.a.)'ın karnının yarılmış olduğunu gördüler. Hind
Hamza (r.a.)'ın ciğerini alıp ağzına atmış, fakat yiyememişti. Resulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Onun bir yerini yedi mi?" diye
sorunca 'Hayır" dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Zaten Allah (c.c) Hamza'nın hiçbir yerini cehennem'e sokmayacaktı"
buyurdu. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hamza'yı koyup cenaze
namazını kıldırdı. Ensar'dan biri daha getirilip yanına konuldu ve onun cenaze
namazı da kılındı. Sonra Ensar'dan olanın cenazesi kaldırılıp Hamza (r.a.)
orada bırakıldı. Sonra Ensar'dan başka biri getirilip yanına konuldu. Onun da
cenaze namazı kılınıp kaldırıldı ve Hamza (r.a.)'ın cenazesi yine orada kaldı.
O gün bu şekilde yetmiş kişinin cenaze namazı kılındı. Bunu da sadece İmam
Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.
[1603] Bera b. Azib
(r.a.) dedi ki: "O gün müşriklerle karşı karşıya geldik. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) okçulardan oluşan bir askerı birliği
konuşlandırdı ve başlarına Abdullah (b. Cübeyr)'i kumandan tayin ederek,
"Buradan ayrılmayın, bizim onlara karşı zafer kazandığımızı görseniz dahi
yine ayrılmayın. Onların bize karşı zafer kazandıklarını görseniz gelip bize
yardım etmeyin" dedi. Birbirimizle karşı karşıya gelince müşrikler
kaçtılar. Öyle ki kadınların dağa doğru hızlıca koştuklarını gördüm.
Elbiselerinin eteklerini yukarı doğru çektiklerinden baldırları, halhalları
görününceye kadar açılmıştı. Bunun üzerine (okçular), "Haydi ganimete,
haydi ganimete koşalım" demeye koyuldular. Abdullah (b. Cübeyr),
"Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bana buradan ayrılmayın diye
emretmişti" dediyse de onun dediğini kabul etmediler. Ama yerlerinde
durmayı kabul etmeyince de nereye gideceklerini şaşırdılar. O gün yetmiş kişi
öldürüldü. Ebu Süfyan yüksekçe bir yere çıkarak, "Hayattakiler arasında
Muhammed var mı?" diye sordu. Allah Rasulü, "Ona karşılık
vermeyin" diye buyurdu. "Peki, hayattakiler arasında Ebu Kuhafe'nin
oğlu (Ebu Bekir) var mı?" diye sordu. Allah Rasulü, "Ona cevap
vermeyin" diye buyurdu. Bu sefer: "Hayattakiler arasında Hattab'ın
oğlu (Ömer) var mı?" diye sordu. (Cevap alamayınca) "Bunlar
öldürüldüler. Hayatta olsalardı karşılık verirlerdi" dedi. Fakat Ömer
kendisini tutamayarak, "Yalan söylüyorsun ey Allah'ın düşmanı, Allah seni
üzecek şekilde bunları hayatta bıraktı" diye cevap verdi. Ebu Süfyan,
"Yücel ey Hübel" dedi. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
"Ona cevap veriniz" diye buyurdu. "Ne diyelim" diye
sordular. Allah Rasulü, "Allah daha üstün, daha yücedir" deyiniz diye
buyurdu. Ebu Süfyan, "Bizim Uzza'mız var, sizin Uzza'nız yoktur"
dedi. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Ona cevap veriniz"
buyurdu. "Ne diyelim?" diye sordular. Allah Rasulü, "Allah bizim
mevlamızdır, sizinse mevlanız yok" deyiniz, buyurdu. Ebu Süfyan,
"Bedir’e karşılık (işte böyle) bir gün. Savaş da nöbetleşedir. Ölülerin
azalarının kesilmiş olduğunu göreceksiniz. Böyle yapılmasını ben emretmedim,
fakat bundan rahatsız da olmadım." dedi. Bunu Buhari tek başına rivayet
etmiştir. Sonra da Bera'dan başka bir senetle rivayet etmiştir. Bundan daha
geniş rivayet yakında gelecek.
[1604] Yine İmam Buhari
Aişe (r.anha)'dan şöyle rivayet etmiştir: Uhud gününde (ilkin) müşrikler
bozguna uğradı. İblis -Allah'ın laneti üzerine olsun- "Ey Allah'ın kullan!
Arkanıza dikkat edin" diye bağırdı. Bunun üzerine onların önlerinde
olanlar geri döndü, arkada kalanlanyla birlikte amansız savaştılar. Huzeyfe
bakınırken babası Yeman'ı görüverdi. "Ey Allah'ın kullan babam, babam (onu
öldürün)" dedi. (Ravilerden Urve) der ki: Aişe (r.anha) dedi ki:
"Allah'a yemin ederim onu öldürmekten geri durmadılar" Bunun üzerine
Huzeyfe, "Allah sizi bağışlasın" dedi. Urve dedi ki: "Allah'a
yemin ederim ki Huzeyfe'de (Allah'ın emrini babasına tercihinden vs. dolayı)
fazilet ve bereket Allah'a kavuşuncaya kadar hiç eksik olmadı"
[1605] Muhammed b.
İshak, Zübeyr b. Avvam (r.a.)'tan şöyle nakleder: Vallahi, Hind ile
hizmetçileri ve arkadaşlarını paçalarını sıvamış az veya çok hiçbir şey
alamadan kaçarlarken gördüm. Biz meydandan müşrikleri kovunca okçular(ımız)
ganimet toplamak için savaş meydanına doğru geldiler. Arkamızı süvarilere
açtılar ve hemen ardından arkamızdan vurulduk. O arada biri, "Muhammed
öldürüldü diye bağırınca hem müşrikler hem biz savaştan çekildik. Sancaktarları
öldürmüştük ve onlardan kimse sancağa yaklaşamıyordu." Muhammed b. İshak
devamla şöyle der, "Müşriklerin sancağı hep yerde kaldı. Sonunda Alkame
kızı Amra el-Harisiyye onu alıp Kureyşliler adına kaldırdı. Bunun üzerine
Kureyşliler onun etrafında toplandılar. " süddi. .. İbn Mes'ud (r.a.)'tan
şöyle nakleder: Uhud günü hakkımızda "Kiminiz ahireti istiyordu. Sonra
Allah, denemek için" buyruğunu indirine kadar Resulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)'in ashabından hiçbirinin dünyayı istediğini düşünmüyordum. Bu
İbn Mes'ud (r.a.)'tan birçok kanalla rivayet edilmiştir. Abdurrahman b. Avf ve
Ebu Talha'dan da rivayet edilmiştir ki bunu İbn Merduyeh, tefsirinde tahric
etmiştir.
"Sonra Allah,
denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu." buyruğunda
gelince; Muhammed b. İshak Adiyy b. Neccar'dan şöyle nakleder: Enes b. Malik'in
amcası Enes b. Nadr ile Talha b. Ubeydullah, ellerindeki silahı bırakan bir
grup Muhacir ve Ensar'la birlikte Hz. Ömer (r.a.)'ın yanına gittiler. Hz. Ömer
(r.a.), "Size savaşı bıraktıran nedir?" diye sordu. Enes (r.a.),
"Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) öldürüldü!" dedi. Hz. Ömer
(r.a.): "Ondan sonra yaşayıp da ne yapacaksınız ki? Kalkın ve onun öldüğü
yolda ölün." dedi. Bunun üzerine Enes (r.a.) müşriklere doğru ilerledi ve
öldürülene kadar savaştı.
[1606] İmam Buhari, Enes
b. Malik (r.a.)'tan şöyle nakletmiştir: Amcam Bedir gazvesine katılamayınca
"Ben Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in ilk savaşına katılamadım.
Andolsun, eğer Allah Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte
bulunmamı nasip ederse, şüphesiz Allah benim nasıl bir gayret göstereceğimi
görecektir" dedi. Uhud günü gelince savaşa katıldı. Müslümanlar bozguna
uğrayınca "Allah'ım! Bunların -yani bu Müslümanların- yaptıklarından
dolayı sana özür beyan ediyor, Müşriklerin yaptıklarından da beri olduğumu ilan
ediyorum." dedi. Sonra kılıcını alıp ileri atıldı. Sa'd b. Muaz ile
karşılaştı. Ona: "Nereye ey Sa'd! Muhakkak ki ben cennetin kokusunu,
Uhud'un berisinden alıyorum" dedi. İleri atıldı ve öldürüldü. Kimse onu
tanıyamadı. Ancak kızkardeşi onu bir beninden -ya da parmak uçlarından-
tanıyabildi. Bedeninde mızrak yarası, kılıç darbesi ve isabet eden ok
yarasından oluşan seksen küsür yara görülmüştü." Bu Buhari'nin lafzıdır.
Bunu Müslim de Sabit'in Enes (r.a.)'tan rivayetiyle buna yakın lafızla tahric
etmiştir.
[1607] Yine İmam Buhari,
Osman b. Mevheb'den şöyle rivayet etmiştir:
Beytullah'ı hacceden bir
adam geldi. Bir takım kimselerin oturmakta olduğunu görünce: "Şu oturanlar
kimlerdir?" diye sordu. "Bunlar Kureyş'tendir" dediler.
"Peki bu yaşlı kimdir?" diye sordu. "O İbn Ömer'dir"
dediler. Onun yanına giderek, "Bir konuda soru soracağım, onu bana
anlat" dedi. İbn Ömer (r.a.), "Sor" dedi. Adam, "Bu Beyt'in
dokunulmazlığı aşkına doğru söyle; Osman b. Affan'ın Uhud günü kaçtığını
biliyor musun?" İbn Ömer, "Evet" dedi. Adam, "Bedir günü de
bulunmayıp o gazveye de katılmadığını biliyor musun?" dedi. İbn Ömer,
"Evet" dedi. Bu sefer, "Onun Rıdvan Bey'atinde de bulunmayıp,
ona katılmadığını da biliyor musun?" dedi. İbn Ömer yine, "Evet"
deyince, adam tekbir getirdi. Bunun üzerine İbn Ömer şöyle dedi: "Gel de
senin bana sorduğun hususları açıklayayım" Onun Uhud günü kaçtığını
sordun. Şehadet ederim ki Allah bundan ötürü onu affetmiştir. Bedir' de
bulunmayışına gelince, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in kızı onun
nikahı altında idi ve o sırada hastaydı. Bu sebeple Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) ona, "Sana Bedir'e katılmış olan birinin ecd ve payı
verilecektir" diye buyurdu. Rıdvan bey' atinde bulunmayışına gelince;
Mekke vadisinde Osman b. Affan'dan daha güçlü bir şahsiyet bulunsaydı, şüphesiz
Rasülullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Osman'ın (r.a.) yerine onu gönderirdi.
(Fakat olmadığından) Osman'ı göndermişti. Rıdvan bey'ati ise Osman Mekke'ye
gittikten sonra oldu. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sağ elini göstererek,
"Bu Osman'ın elidir" deyip onu kendi elinin üzerine koydu ve "Bu
da Osman için (bey'at) olsun" dedi. Haydi şimdi bu söylediklerimi de
öğrenmiş olarak gidebilirsin." İmam Buhari daha sonra bunu başka bir kanaldan,
Osman b. Ebü Avane'nin Osman b. Abdullah b. Mevheb'den nakliyle rivayet
etmiştir.
"O zaman"
Allah'ın sizin müşrikleri yenmekten alıkoyduğu vakit "Peygamber arkanızdan
sizi çağırdığı halde" siz Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i
arkanızda bırakıp giderken O (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sizi düşmandan
kaçmayı bırakmaya ve geri dönüp düşmana tekrar saldırmaya çağırdığı halde
"siz, durmadan yukarı doğru çıkıyor." düşmanlarınızdan kaçarak Uhud'a
doğru çıkıyordunuz. Hasan-ı Basrı ile Katade buradaki çıkma fiilini "....."
yerine "....." okumuştur ki o da dağa doğru çıkma manasına
gelmektedir. "Hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz." Yani, korku ve
dehşetten arkanıza dönüp de bakmıyordunuz. Süddi anlatıyor: Uhud' da müşrikler
bastırıp Müslümanları mağlup edince Müslümanlardan bazıları Medine'ye gittiler,
bazıları ise Uhud dağına çıkıp kayanın üzerinde durdular. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Bana doğru gelin ey insanlar, bana doğru
gelin ey insanlar" diyerek Müslümanları yanına çağırıyordu. Yüce Allah da
ayette onların Uhud'a çıkışlarını, ardından Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) 'in onları çağırışını anlatmıştır. İbn Abbas (r.a.), Katade, Rebi’ b.
Enes ve İbn Zeyd de böyle demişlerdir. Uhud günü henüz müşrik olan Abdullah b.
Ziba'ra da kasidesinde Müslümanların Uhud günündeki yenilgilerini şu dizelerle
anlatıyor:
Ey Beyn kargası işittin,
hadi anlat:
Sen ancak yapılmış bir
şeyi söylersin. Hayır ve şerrin belli bir süresi vardır. Her birinin başı ve
sonu ...
Sonunda şöyle der:
Keşke Bedir'e katılmış
büyüklerimiz, Düzlediğimizde Hazrec'in telaşını görselerdi. Kuba'da savaşı terk
ediş anlarını, Abduleşell'in adamlarını teker teker öldürüşümüzü. Sonra yavru
hayvanların salınarak dağa kaçışları gibi, Sizden kaçıp oynayarak gidişlerini.
Biz de onların iki kat eşrafını öldürdük. Bedir'deki eğriliği düzelttik de
düzeliverdi. O vakit Hz. Peygamber sadece on iki sahabesiyle tek kalmıştı.
[1608] İmam Ahmed b.
Hanbel, Bera b. Azib (r.a.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Resulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Uhud savaşında elli okçuyu bir yere yerleştirdi ve başlarına
Abdullah b. Cübeyr'i getirdi. Onlara, "Bizi (ölülerimizi) kuşların
kapıştıklarını görseniz bile ben size haber göndermedikçe buradan ayrılmayın.
Bizi, düşmanı yenmiş ve onları alhmızda ezmekte iken görseniz dahi ben size
haber göndermedikçe buradan ayrılmayın." diye talimat verdi. Müslümanlar
müşrikleri yenilgiye uğrattılar. Vallahi ben (müşrik) kadınları eteklerini
toplayıp, bacakları ve halhalları gözükür halde dağa çıkarlarken gördüm. Bunun
üzerine Abdullah b. Cabir'in adamları, "Ganimet yerine gidelim, ey millet
ganimet toplamaya gidelim. Arkadaşlarınız galip geldiler, daha neyi
bekliyorsunuz?" dediler. Abdullah b. Cübeyr (r.a.), "Allah Resulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in size söylediklerini unuttunuz mu?" dedi.
Ama onlar, "Vallahi biz insanların bulunduğu yere gidip ganimetten
payalacağız" dediler. Okçular yerlerini terk edip oraya gelince işler
tersine döndü ve Müslümanlar yenilmeye başladılar. Resulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)'in arkalarından çağırdığı kimseler işte bunlardı. Sonunda Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanında sadece on iki adam kaldı.
Bizden yetmiş kişi şehid edildi. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve
ashabı Bedir günü müşriklerden kişiyi haklamışlardı; yetmişini öldürmüş,
yetmişini esir almışlardı. Ebu Süfyan üç defa, "Aralarında Muhammed var
mı?" diye bağırdı. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabına
cevap vermemelerini söyledi. Ebu Süfyan bu defa, "Aralarında Ebu Kuhafe'nin
oğlu (Ebu Bekir) var mı, Hattab'ın oğlu orada mı?" diye seslendi. Ebu
Süfyan adamlarına dönerek, "Öldürülmüşler. Artık onlardan
kurtuldunuz." dedi. Ebu Süfyan'ın bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.) kendini
tutamayarak, "Yalan söyledin ey Allah düşmanı! Saydığın kimselerin hepsi
de hayattadırlar. Geride seni üzecek kimseler kaldı." dedi. Ebu Süfyan,
"Bu Bedir’e karşılık bir gündür. Savaş dönüşümlüdür. Ölülerinizden
bazılarının azalarının kesilmiş olduğunu göreceksiniz. Ben onu emretmedim. Ama
çirkin de görmedim." Sonra Ebu Süfyan sürekli, "Yücel ey Hübel, yücel
ey Hübel!" demeye başladı. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
"Ona cevap vermeyecek misiniz?" buyurdu. "Ne diyelim ya
Resulullah?" dediler. ''Allah daha büyük ve daha üstündür, deyin"
buyurdu. Ebu Süfyan: "Bizim Uzza'mız var, sizinse Uzza'nız yoktur."
dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) yine, "Ona cevap
vermeyecek misiniz?" buyurdu. "Ne diyelim ya Rasulallah?"
dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Allah bizim
dostumuzdur. Sizinse dostunuz yoktur, deyin" buyurdu. Bunu İmam Buhari de
daha kısa şekliyle, Züheyr b. Muaviye'nin nakliyle tahrk etmiştir.
[1609] İmam Beyhaki,
Delailu'n-Nübüvve'de Cabir (r.a.)'tan şöyle nakleder: Müslümanlar Uhud günü bozguna
uğrayarak Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den uzaklara gittiler.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanında Ensar'dan on bir kişi ile
Talha b. Ubeydullah vardı. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlarla
dağa doğru çıkarken müşrikler arkadan yetiştiler. Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), "Bunların karşısına çıkacak kimse yok mu?"
buyurdu. Talha, "Ben varım ya Rasulallah!" dedi. Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Sen öylece kal ey Talha" buyurdu.
Sonra Ensar'dan birisi, "Ben varım ya Rasulallah!" deyip Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i korumak için çarpıştı. Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) beraberindekilerle birlikte dağa çıkarken
müşrikler tekrar arkadan yetiştiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem), "Bunların karşısına çıkacak kimse yok mu?" buyurdu. Talha
yine, "Ben varım ya Rasulallah!" dedi. Ancak Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ilkindeki gibi söyledi. Ensar'dan biri, "Ben
varım ya Rasulallah!" deyince Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
ona izin verdi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ve adamları dağa
doğru çıkarken o da şehit edilene kadar müşriklerle savaştı. Müşrikler yine
yetiştiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) aynı şekilde söylüyor,
Talha "Ben varım ya Rasulallah!" diyor, Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) ona izin vermiyor, Ensar'dan başka biri izin isteyince ona
izin veriyor, o da kendinden öncekiler gibi çarpışıyordu. Sonunda Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanında Talha dışında kimse kalmadı. Müşrikler
ikisini birden kuşattılar. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
"Bunlarla kim savaşacak?" diye sorunca Talha, "Ben ya
Rasulallah!" dedi. O da kendinden öncekiler gibi vuruştu. Parmak uçları
yaralanınca (şiddetle bir yere çarpan, yanan vs. kimsenin çıkardığı ses gibi)
"Hassi" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
"Bismillah deseydin veya Allah'ın adını ansaydın melekler seni göğe
yükseltecekler ve gökyüzünde kaybolana kadar insanlar seni havada göreceklerdi.
" buyurdu. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) daha sonra bir araya
toplanmış arkadaşlarının bulunduğu yere çıktı.
[1610] İmam Buhari, Kays
b. Ebi Hazim'den şöyle nakleder: Ben Talha'nın Uhud günü Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)'i korumak için çarpışırken felç olan elini gördüm.
[1611] Buhari ve Müslim,
Ebu Osman en-Nehdi’den şöyle rivayet etmişlerdir: Resulullah (Sallallahu aleyhi
ve Sellem)'in bizzat çarpıştığı günün bir vaktinde O'nun (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) yanında Talha b. Ubeydullah ile Sa'd'dan başka hiç kimse
kalmamıştı.
[1612] Hammad b. Seleme,
Ali b. Zeyd ile Enes b. Malik (r.a.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Allah
Resulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Uhud günü çevresinde sadece Ensar'dan
yedi ve Kureyşten (muhacirlerden) iki kişi kaldı. Müşrikler yaklaşınca,
"Kim onları bizden def ederse ona cennet vardır (veya: o benim cennet'te
komşumdur)" buyurdu. Bunun üzerine Ensar'dan biri hemen atıldı ve
öldürülene kadar vuruştu. Müşrikler Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)’i tekrar sıkıştırınca yine, "Kim onları bizden def ederse ona
cennet vardır (veya o benim cennet'te komşumdur)" buyurdu. Bu defa yine
Ensar'dan biri öne atıldı ve öldürülene kadar savaştı. Ensar'ın yedisi de şehit
edilen kadar böyle devam ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) geride kalan iki arkadaşına ''Arkadaşlarımıza karşı adil
olmadık (yani hep Ensar savaştı, biz Muhacir'lerden kimse çarpışmadı)"
buyurdu. Bunu Müslim benzer bir lafızla Hüdbe b. Halid'in Hammad b. Seleme’den
... nakliyle rivayet etmiştir.
[1613] Sa'd b. Ebi
Vakkas (r.a.)'tan şöyle rivayet edilmiştir: Uhud günü Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) ok torbasındaki okları benim önüme açarak, ''Anam babam
sanafeda olsun, ok at" diye buyurdu." Bunu İmam Buhari, Abdullah b.
Muhammed'in Mervan b. Muaviye'den nakliyle tahric etmiştir.
[1614] Muhammed b.
İshak'ın, Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.)'dan naklettiğine göre kendisi Uhud günü
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i korumak için ok atmıştır. Sa’d der
ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bana ok veriyor ve ''Anam babam
sana feda olsun, ok at!" diyordu. Hatta atmam için demiri olmayan ok
verdiği bile oldu.
[1615] Buhari ve Müslim,
Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.)'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Uhud günü Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i gördüm. Beraberinde, önünde savaşan iki adam
vardı. Üzerlerinde beyaz elbiseler bulunan bu kimseler alabildiğine şiddetli
çarpışıyorlardı. Onları ne daha önce görmüştüm, ne de sonra gördüm." Sa'd
b. Ebi Vakkas (r.a.)'ın kastettiği Cebrail ile Mikail (a.s) idi.
[1616] Ebu Esved, Urve
b. Zübeyr (r.a.)'tan şöyle nakleder: Beni Cümah kabilesinden Übeyy b. Halef
daha Mekke'de iken, "Muhammed'i mutlaka öldüreceğim" diye yemin etmişti.
Onun yemin haberi Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e ulaşınca
"İnşaallah asıl ben onu öldüreceğim" buyurdu. Uhud günü miğfer giymiş
halde geldi. "Muhammed kurtulacak olursa ben kurtulmayayım" diyordu.
Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i öldürmek için üzerine yürüdü.
Ancak Abduddar kabilesinden Mus'ab b. Umeyr (r.a.) karşısına dikilerek bedenini
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in bedenine siper yaptı. Ancak Übeyy,
Mus'ab'ı şehid etti. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) zırh ve miğferi
arasında Übeyy'in boynunun görünce oraya bir mızrak sapladı. Übeyy atından
düştü, fakat yarasından hiç kan akmıyordu. Arkadaşları gelerek götürdüler.
Öküzün böğürmesi gibi böğürüyordu. Ona, "Sana sıkıntı veren nedir ki? Bu
sadece bir çizik!" dediler. Übeyy onlara Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'in, "Hayır, asıl ben onu öldüreceğim" sözünü hatırlattı.
Sonra, "Canımı elinde tutan Allah'a and olsun ki bendeki acı ve yara
Zulmecaz panayırındakilere paylaştırılsaydı hepsi ölürdü." dedi. Sonra
ölüp cehennem'e gitti. yazıklar olsun cehennemliklere!
[1617] Muhammed b. İshak
der ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in vadiye çekilirken Übeyy b.
Halef, "Sen kurtulursan ben kurtulmayayım" diyerek arkadan yetişti.
Müslümanlar, "Ya Rasulallah! Bizden biri karşısına çıksın" dediler.
"Bırakın gelsin" buyurdu. Yaklaşınca Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Haris b. Samme'den mızrağını aldı. Bazılarının bana anlattıklarına
göre; Allah Rasulü mızrağı alırken onu sırtında kırmızı sinek bulunan bir
devenin silkinmesi gibi salladı. Sonra gelmekte olan Übeyy'i karşıladı ve
boynuna bir defa mızrak sapladı. Bunun üzerine Übeyy defalarca sallanarak yere
yuvarlandı. Vakıdi de Ka'b b. Malik (r.a.)'tan buna yakın bir rivayette
bulunmuştur. Vakıdi der ki: İbn Ömer (r.a.) şöyle derdi:
Übeyy Rabiğ vadisinde
öldürülmüştü. Ben bir gece vakti orada yürürken yanan bir ateş gördüm.
Yaklaştığımda baktım ki bir zincire bağlı ve susuzluktan ızdırap çeken bir
adam! Sonra birden bir adam göründü ve "Ona su verme; çünkü o Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in öldürdüğü adamdır; Übeyy b. Halef'tir."
dedi.
[1618] Buhari ve
Müslim'in Ebu Hureyre (r.a.)'tan rivayet ettiklerine göre Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) O gün rubaiyye dişini (ön dişlerle azı diş arasındaki yan
kesici dişini) göstererek, "Allah Rasulü'ne böyle yapanlaraAllah'ın gazabı
şiddetli olur. Allah Rasulü'nün Allah yolunda öldürdüğü adama Allah'ın gazabı
şiddetli olur." buyurdu.
[1619] Bunu Buhari
ayrıca İbn Abbas (r.a.) kanalıyla şu lafızla rivayet etmiştir: "Allah
Rasulü'nün Allah yolunda öldürdüğü kimseye Allah'ın gazabı şiddetli olur. Allah
Rasulü'nün yüzünü kana bulayan millete Allah'ın gazabı şiddetli olur."
[1620] Muhammed b. İshak
der ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in mübarek yan kesici dişi
kırıldı, yanağı ve dudakları yaralandı. Ona bunu Utbe b. Ebi Vakkas yapmıştı.
Zira, bana Salih b. Keysan, kendisine anlatan birinden, Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.)'ın
ona şöyle anlattığını rivayet etti: Ben Utbe b. Ebi Vakkas kadar hiç kimseyi
öldürmek istemedim. Hakkında bildiğim kötü ahlaklı ve milleti içinde sevilmeyen
biri olması şöyle dursun, bu konuda benim için Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'in, "Allah'ın elçisinin yüzünü kana bulayan millete Allah'ın
gazabı şiddetli olur." buyruğu yeterliydi.
[1621] Abdurrezzak,
Miksam'dan şöyle rivayet etmiştir: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
Uhud günü yan kesici dişini kırıp yüzünü kana bulayınca Utbe b. Ebi Vakkas'a
şöyle beddua etti: "Allah'ım! Bir yıl yaşamadan onu kafir olarak
öldür!" Gerçekten de bir yıl geçmeden kafir olarak ölüp cehennem'e gitti.
[1622] Vakıdi, Nafi' b.
Cübeyr'den şöyle nakleder: Muhacirlerin birinden şöyle işittim: Ben Uhud
gazvesine katıldım. Bir de baktım oklar dört bir taraftan yağıyor ve Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunların ortasında duruyor. Ama okların hepsi de
sahabiler tarafından O'ndan engelleniyordu. O gün Abdullah b. Şihab ez-Zühri'yi
gördüm, sürekli, "Bana Muhammed'i gösterin. O kurtulursa ben
kurtulmayayım" diyordu. Oysa Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
hemen yanıbaşında yapayalnız duruyordu. Oradan çıkınca Safvan, Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i görmemesinden dolayı onu azarladı. Abdullah b.
Şihab, "Vallahi onu görmedim. Yemin ederim ki o bizden korunmakta. Dört
kişi (savaşa) çıkarken onu öldüreceğimize anlaştık ve sözleştik, ama bir türlü
muvaffak olamadık" dedi. Vakıdi der ki: Bizim tespitimize göre Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yüzünü yaralayan İbn Kamle, dudağını yaralayan
ve yan kesici dişini kıran Utbe b. Ebi Vakkas'tır.
[1623] Ebu Davud
Tayalisi, mü'minlerin annesi Aişe (r.anha)'dan şöyle nakleder: Uhud gününden
bahsedildiğinde Ebu Bekir (r.a.) ağlar ve "O gün tamamen Talha'nın
günüdür" der, sonra şöyle anlatırdı: Ben Uhud günü oraya giden en son
kişiydim. Bir de baktım ki bir adam Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
ile birlikte ve onu müdafaa etmek ve korumak için savaşıyor. Kendi kendime o kişi
Talha. Zira ben geç kaldım. Onun benim milletimden olmasını daha çok
isterim." dedim. Benimle müşrikler arasında tanımadığım bir adam vardı.
Ben Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e ondan daha yakındım. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) benim atamadığım kadar uzun adımlar atarak
gidiyordu. Bir de baktım ki o Ebu Ubeyde b. Cerrahmış. Birlikte Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanına gittik. Yan kesici dişi kırılmış ve
yüzü yaralanmıştı. Yanağına miğferin halkalarından ikisi geçmişti. Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Talha'yı kastederek, "Siz arkadaşınızla
ilgilenin" buyurdu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den kan
akıyordu, o yüzden sözüne kulak vermedik. Yüzündekileri çıkarmak için yanına
vardım. Ebu Ubeyde, "Onu bana bırakmazsan hakkımı helal etmem"
deyince bıraktım. Ebu Ubeyde Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e eziyet
vermemek için halkayı eliyle çıkarmak istemiyordu. Onun için dişini halkaya
geçirip çıkardı ve halkayla birlikte kendisinin de ön dişi çıktı. Onun gibi
yapmak için harekete geçtim, ama, "Onu bana bırakmazsan hakkımı helal
etmem" dedi. Sonra diğerini de ilki gibi çıkardı. Halkayla birlikte başka
bir ön dişi daha düştü. Ebu Ubeyde ön dişi olmayanların en güzeliydi.
Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i tedavi işlemini bitirdikten sonra
birlikte bir çukurda bulunan Talha'nın yanına vardık. Bir de ne görelim;
üzerinde yetmiş küsur, belki daha az belki de daha fazla mızrak, ok ve kılıç
yarası almış, parmakları kırılmış. Bu defa da onun tedavisiyle uğraştık. Bunu
Heysem b. Küleyb ile Taberani, İshak b. Yahya'nın nakliyle rivayet etmişlerdir.
Heysem'in rivayetindeki ifade şöyledir: Ebu Ubeyde bana, "Senden Allah
aşkına rica ediyorum, bu işi bana bırak" dedi. Sonra oku ağzına aldı ve Resulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e acı verme korkusuyla yavaş yavaş çekip çıkardı.
Bunu yapınca kendisinin ön dişi çıktı. ...
Hafız Ziya el-Makdisi de kitabında bu rivayeti (halkaları çıkaranın Ebu
Ubeyd olduğunu) tercih etmiştir. Ali b. el-Medini bu hadisi İshak b. Yahya'dan
dolayı zayıf bulmuştur. Çünkü Yahya b. Said el-Kattan, Ahmed b. Hanbel, Yahya
b. Main, Buhari, Ebu Zür'a, Ebu Hatim, Muhammed b. Sa'd, Nesai ve başkaları
onun hakkında olumsuz şeyler söylemişlerdir.
[1624] İbn Vehb ise Amr
b. Saib'den şöyle nakleder: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Uhud
gününde yaralandığında Ebu Said el-Hudri (r.a.)'ın babası Malik yarayı emerek
temizledi ve tertemiz hale getirdi. Ona -Kanı tükür" denildi, fakat,
"Hayır, vallahi onu asla tükürmeyeceğim" dedi. Sonra dönüp savaşmaya
devam etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Kim cennet ehlinden birine bakmak isterse buna baksın." buyurdu.
Sonra Malik çok geçmeden şehit oldu.
[1625] Nitekim Buharive
Müslim'de yer alan rivayete göre Sehl b. Sa'd'e Resulullah (Sallallahu aleyhi
ve Sellem)'in yaralanması sorulduğunda o şöyle dedi: Allah Resulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)’in yüzü yaralandı, yan kesici dişi kırılmış ve başındaki
miğferi parçalanmıştı. Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in kızı
Fatıma kanı yıkıyor, Ali (r.a.) da başına kalkanla su döküyordu. Fatıma suyun
kanı artırmaktan başka bir şeye yaramadığını görünce bir parça hasır alıp yaktı
ve küllerini yaranın üzerine bastırdı. Böylece kan durdu.
Ayetlerin Tefsirinin
Devamı:
"(Allah) size keder
üstüne keder verdi ki," Yani, sizi keder üzerine kederle cezalandırdı.
"....." daki be harfi ala manasındadır. Nitekim Araplar
"filanoğullarının başına bir iş geldi" manasını ..... cümlesiyle de,
"......" cümlesiyle de ifade ederler. İmam Taberi der ki:
(Firavun'un, Musa (a.s)'a iman eden sihirbazlara söylediği) "...... /
(sizi hurma dallarına asacağım!) sözündeki "fi" edatı da aynı şekilde
"ala" manasındadır. İbn Abbas (r.a.) der ki: İlk keder yenilgi
sebebiyle ve "Muhammed öldürüldü" denildiğindeki keder, ikincisi ise,
müşrikler Müslümanların bulunduğu dağın üstüne çıktıklarında ve Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in, "Allah'ım! Onlar bizden üstün
olamazlar" dediğindeki kederdir. Abdurrahman b. Avf, "İlk keder bozgunla
yaşanan, ikincisi ise "Muhammed öldürüldü" denmesiyle yaşanan
kederdir. İkincisi Müslümanlar için yenilgiden daha ağır ve daha büyük bir
musibetti" İki görüşü de İbn Merduyeh rivayet etmiştir. İbn Ömer
(r.a.)'tan benzer bir görüş rivayet edilmiş, İbn Ebi Hatim de Katade'den yine
benzer bir görüş nakletmiştir. Süddi ise, "İlk keder ganimet ve zaferden
mahrumiyetlerinden dolayı, ikincisi ise düşmanın üzerlerine saldırmasından
dolayı yaşadıkları keder ve sıkıntıdır" demiştir. Muhammed b. İshak,
"(Allah) size keder üstüne keder verdi ki" ayetini şöyle tefsir eder:
Allah sizi kederden
sonra kederle; öldürülen kardeşlerinizin öldürülmesi, düşmanlarınızın sizden
üstün hale geçmeleri ve "Peygamberiniz öldürüldü" yaygarasının sizde meydana
getirdiği moral çöküntüsüyle cezalandırdI. Bunlar başınıza peş peşe geliyordu.
Mücahid ve Katade der ki: İlk keder Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in
öldürüldüğü haberini işitmeleri, ikinci keder ise öldürülmeleri ve
yaralanmalarıdır. Katade ve Rebi' b. Enes'ten ise bunun tersi rivayet
edilmiştir. Bir rivayette Süddi şöyle demiştir: İlk keder zafer ve ganimet
fırsatını kaçırmaları, ikincisi düşmanlarının üzerlerine saldırmalarıdır.
Süddi' nin bu görüşü daha önce geçti.
Taberi der ki: Bunların
doğruya en yakını şu manadır: Ey mü'minler, Rabbiniz daha önce arzuladığınız
şeyleri size göstermiş ve vermişken bu defa Rabbinize (c. c) karşı gelmeniz ve
Peygamber'inizin (Sallallahu aleyhi ve Sellem) emirlerine aykırı hareketinizden
dolayı, sizi müşriklerden ganimet ele geçirip onlara karşı muzaffer olmaktan
mahrum etmekle, sizden ölen ve yaralananların olmasıyla, bir de
Peygamber'inizin öldürüldüğüne dair yaygaraları duymanız ve ellerinden
kurtulmuşken düşmanlarınızın size tekrar saldırmasıyla sİZi cezalandırmıştır.
"Ta. ki bundan
dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz."
Ellerinden giden fırsat, ganimet ile düşmanı yenmek, başlarına gelen ise
yaralanma ve ölümlerdir. İbn Abbas (r.a.), Abdurrahman b. Avf, Hasan-ı Basri,
Katade ve Süddi böyle tefsir etmişlerdir. '"Allah yaptıklarınızdan
haberdardır." O her türlü noksanlıktan münezzeh ve her çeşit kemal
sıfatına sahiptir. Ondan başka hiçbir ilah yoktur.
154. Sonra o kederin
arkasından Allah size bir güven indirdi ki (bu güvenin yol açtığı) uyuklama
hali bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da,
Allah'a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere
kapılıyorlar, "Bu işten bize ne!" diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım,
herşeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah'a aittir. İçlerinde sana açmadıkları
bir şey gizliyorlar. "Bu işten bize bir şeyolsaydı, burada
öldürülmezdik" diyorlar. Şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız bile,
öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere
kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve
kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah içinizde ne varsa
hepsini bilir.
155. (Uhud'da) iki
ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar
yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı. Yine de Allah onları affetti.
Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, halımdir.
Tefsiri:
Şanı Yüce Allah
mü'minlere, ellerinde silah varken, hüzün ve kederli bir halde iken onlara
sükunet ve emniyet indirmesi, yani gözlerine hafif uyku çöktürmesi nimetini
hatırlatıyor. Böylesi bir haldeki uyku ve uyuşukluk hali güvenlik hissinin
alametidir. Nitekim Yüce Allah Enfal suresinde Bedir gazvesinden bahsederken
de, "Hani O, kendi katından bir emniyet olmak üzere sizi hafif bir uykuya
daldırıyordu" (Enfal, 11) buyurmuştur. İbn Ebi Hatim, İbn Mes'ud
(r.a.)'tan şöyle nakleder: Savaş anındaki uyku bastırması Allah'tan, namaz
esnasında uyku bastırması ise şeytandandır.
[1626] İmam Buhari, Ebu
Talha'dan şöyle rivayet etmiştir: Ben de uyuşukluk hali yaşayanlardandım. Hatta
kılıç elimden defalarca düştü; kılıç düşüyor ben alıyordum, yine düşüyor yine
alıyordum. İmam Buhari bunu Meğazi Kitabı'nda bu şekilde mu allak olarak
rivayet etmiştir. Tefsir Kitabı'nda da müsned olarak şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Talha şöyle dedi: Uhud günü savaş için saf tuttuğumuz anda bizi uyuşukluk
hali kapladı. Öyle ki kılıcım elimden düşüyor ve alıyordum, tekrar düşüyor yine
alıyordum.
[1627] Bunu Tirmizi,
Nesai ve Hakim de Ebu Talha (r.a.)'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Uhud
savaşında başımı kaldırıp sağıma soluma bakınmaya başladım. O esnada
Müslümanlardan kalkanının siperinde uyuklamaktan dolayı kafasını eğmeyen kimse
yoktu. Bu Tirmizi'nin lafzıdır. Tirmizi bu rivayet için, "Hasen ve
sahihtir" demiştir.
[1628] Bunu Nesai de
rivayet etmiştir. Onun lafzı da şöyledir. Ebu Talha dedi ki: Ben de üzerine
uyuşukluk çöken kimselerdendim .... Nesai Zübeyr ile Abdurrahman b. Avf'tan da
bunun benzerini rivayet etmiştir.
[1629] Beyhaki, Ebu
Talha (r.a.)'tan şöyle nakleder: Uhud savaşında saflarımızda iken bizi bir uyku
hali kapladı. Öyle ki kılıcım elimden düşüyor, alıyordum, sonra tekrar düşüyor
yine alıyordum. Diğer grup münafıkların ise canlarını kurtarmaktan başka bir
kaygıları yoktu. Onlar en korkak ve ödlek, hakka yardımdan en uzak kimselerdi.
''Allah'a karşı haksız
yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlardı", asılsız ve
doğru olmayan zanlarda bulunuyorlardı. Onlar Allah (c. c) hakkında şüphe ve zan
taşıyan kimselerdir. Beyhaki bu ziyadeyle rivayet etmiştir. Muhtemelen ziyade
ravilerden merhum Katade'nin sözüdür. Gerçekten de öyledir; zira Yüce Allah
şöyle buyurur: "Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdi ki
(bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu." Yani bu
hal sizden iman ve yakin sahibi, sebat eden samimi tevekkül ehli kimseleri
kaplıyordu. Ki onlar Aziz ve Celil olan Allah'ın elçisine yardım edeceğine ve
umduğunu gerçekleştireceğine kesin inanan kimselerdir. O yüzden Yüce Allah daha
sonra şöyle buyurmuştur: "Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup
da" Yani, korku, kaygı ve endişelerinden dolayı bunlara hafif uyku
çökmüyordu. Bunlar, ''Allah'a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer
düşüncelere kapılıyorlar," Nitekim Yüce Allah başka bir ayette şöyle
buyurur: ''Aslında siz Peygamberin ve mü'minlerin ailelerine bir daha
dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü
zanda bulundunuz ve helaki hak etmiş bir topluluk oldunuz." (Feth, 12)
Münafıklar da böyleydiler. Müşriklerin o an için galip durumda olduklarını
görünce her şeyin tükendiği, İslam'ın yok olup bittiği zannına kapıldılar. Bu,
şek ve şüphe ehlinin halidir; kötü bir şeyolduğunda hemen bu tür çirkin zanlara
kapılırlar. Yüce Allah daha sonra onların şöyle dediklerini bildiriyor: O
vakit, "Bu işten bize ne!" diyorlardı. " Yüce Allah buyuruyor
ki:
"De ki: İş (zafer,
yardım, herşeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah'a aittir. İçlerinde sana
açmadıkları bir şey gizliyorlar." Allah Teala onların içlerinde
gizledikleri şeyin ne olduğunu açıklayarak şöyle buyuruyor: '''Bu işten bize
bir şeyolsaydı, burada öldürülmezdik' diyorlar. " Yani, onların Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den gizledikleri düşünce buydu.
[1630] İbn İshak,
Abdullah b. Zübeyr (r.a.)'tan şöyle nakleder: (Babam) Zübeyr bana şöyle
anlattı: Biz Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikteyken durum
kritikleşip korkumuz artınca Allah bize uyku gönderdi.
Bizden çenesi göğsüne
düşmemiş hiç kimse yoktu. Vallahi ben Muattib b. Kuşeyr'in sözlerini işitiyor,
fakat sanki rüya görüyordum. "Bu işten bize bir şeyolsaydı, burada
öldürülmezdik" diyordu ve ben bunu olduğu gibi belleğime kaydettim. Yüce
Allah da, "Bu işten bize bir şeyolsaydı, burada öldürülmezdik"
dediler" buyruğunu bunun için, Muattib'in bu sözünden dolayı indirdi. Bunu
İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir.
"De ki: Evlerinizde
kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp
düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. " Yani ölüm,
Allah'ın takdir ettiği bir kaderidir, kaçmak ve kurtulmak imkansız bir
hükmüdür.
"Allah,
içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle
yaptı)." Yani, Yüce Allah'ın tüm bunları başınıza getirmesindeki hikmet;
pis ile temizi birbirinden ayırmak, sarf ettikleri sözler ve ortaya koydukları
fiiller sayesinde mü' min ile münafığın bilinmesini sağlamaktır. "Allah
içinizde ne varsa" kalbinizde gizli her ne düşünce ve his varsa onların
"hepsini bilir."
Yüce Allah daha sonra
şöyle buyuruyor: "(Uhud'da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp
gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden." geçmişte işledikleri
bazı günahları sebebiyle "şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı." Nitekim
selef-i salih’in şöyle demiştir: Salih amelin mükafatı ondan sonra salih bir
amelin daha nasip edilmesi, günahın cezası da ardından başka bir günaha
düşürülmesidir. "Yine de Allah onları affetti." Yani, savaştan
kaçışlarını affetmiştir. "Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır,
halımdir." Yani, günahları bağışlar ve kullarına karşı yumuşak ve
sabırlıdır. Onların kusurlarını affeder, görmezden gelir. Hz. Osman
(radıyalhihu anh) ve onun Uhud savaşında kaçışı konusunda İbn Ömer (r.a.)'tan
yapılan rivayet, "Gerçekten Allah sizi affetmiştir" ayetinin
tefsirinde geçti. Burada şu rivayeti de zikretmemiz uygun olur:
[1631] İmam Ahmed b.
Hanbel, Şakik'ten şöyle nakleder: Abdurrahman b. Avf, Velid b. Ukbe ile
karşılaştı. Velid ona, "Neden seni mü'minlerin emiri Hz. Osman (r.a.)'tan
uzaklaşmış görüyorum?" dedi. Abdurrahman, "Ona söyle; ben iki pınar
savaşında (ravilerden Asım "Uhud savaşında" demiştir) kaçmadım,
Bedir'den geri kalmadım, Ömer'in sünnetini (adetini) de terk etmedim"
dedi. Velid gidip bunu Hz. Osman (r.a.)'a haber verdi. "Ben Uhud günü kaçmadım"
demiş. "Allah'ın affetmiş olduğu bir şeyden dolayı beni nasıl
kınayabilir?" Zira Allah (c.c) "(Uhud'da) iki ordu karşılaştığı gün,
sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan
(yerlerinden) kaydırmıştı. Yine de Allah onları affetti." buyurmuştur.
"Ben Bedir'den geri kalmadım." demiş. Ben o vakit Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in kızı Rukiyye'nin vefatına kadar hastalığıyla
meşguldüm. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onda bana ganimet
payı ayırdı. O'nun (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ganimet ayırdığı kimse ise
cihada katılmış demektir. "Ben Ömer (r.a.)'ın sünnetini terk etmedim"
demiş. Ona ne benim gücüm yeter ne de kendisinin. Ona git ve bunları söyle.
|
Devam etmek için aşağıdaki linki kullan |
158. Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.