İbn Kesir

Tefsir-i Kebir

Maide Suresi

27 – 34.ayetler

 

Habil ile Kabil Kıssası:

 

27. Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş), ''Andolsun seni öldüreceğim" dedi. Diğeri de ''Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder" dedi (ve ekledi;)

28. Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.

29. Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zalimlerin cezası işte budur.

30. Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü; bu yüzden de kaybedenlerden oldu.

31. Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. O da, "Vazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki kardeşimin cesedini gömeyim" dedi ve yaptığına pişman olanlardan oldu.

 

Tefsiri:

 

Yüce Allah, cumhura göre Adem (a.s)'ın öz oğulları olan Habil ile Kabil olayında azgınlık, haset ve zulmün korkunç neticelerini anlatmaktadır. Onlardan birinin diğerine haksız yere ve Allah'ın ona lütfettiği nimeti ve sadece Allah için samimiyetle takdim ettiği kurbanını kabul edişini kıskanarak nasıl saldırdığını, maktulün sonuçta günahlarından kurtulmak ve cennete girmekle kazançlı çıkarken katilin hüsrana uğrayıp dünya ve ahiret ticaretinden zararla çıktığını anlatmaktadır.

 

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onlara, Pıdem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat. "Yani, o hasetçi ve azgın "domuz ve maymunların kardeşleri Yahudilere", onların benzerlerine ve emsallerine Adem (a.s)'ın iki oğlunun kıssasının anlat. Ki onlar selef ve haleften birçok kişinin anlattığına göre Habil ile Kabil' dir.

 

"Gerçek olarak", yani açık biçimde, hiçbir karmaşıklık, yalan, zan, değiştirme, ekleme ve çıkarma yapmaksızın, aynen olduğu gibi. Nitekim Yüce Allah başka yerlerde de şöyle buyurur: "Şüphesiz bu (İsa hakkında söylenenler), doğru haberlerdir." (Al-i İmran, 62) "Biz sana onların (Ehl-i Kehf'in) başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz." (Kehf, 13) "İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu İsa -hak söz olarak- budur. " (Meryem, 19)

 

Selef ve haleften birçok kimsenin onlar hakkında anlattıkları bazı şeyler şöyledir: Allah (c.c) Adem (a.s)'a zaruretten dolayı kızlarını oğullarıyla evle ndirmesine izin vermişti. Ancak her karında bir oğlu ile bir kızı oluyor ve bir karında olan kızını diğer karında olan oğluyla evlendiriyordu. Habil'in (aynı karından) kızkardeşi çirkin, Kabil'inki ise güzel ve parlak idi. Kabil onunla Habil yerine kendisi evlenmek istedi. Adem (a.s) ise birer kurban takdim etmedikçe kabul etmeyeceğini, kimden kabulolunursa kızla onun evlenebileceğini söyledi. İkisi de birer kurban takdim ettiler. Kurban Habil’den kabul edilirken Kabil'den kabul edilmedi. Daha sonra Allah'ın, Kitabı'nda anlattığı olay gerçekleşti.

Müfessirlerin Konuyla ilgili Sözleri:

 

Süddi, Ebu Malik, Ebu Salih ve İbn Abbas (r.a.)'tan, Mürre kanalıyla İbn Mes'ud (r.a.)'tan ve bazı sahabilerden naklen şöyle demiştir: Adem (a.s)'ın her oğlu olduğunda onunla bir de kızı oluyordu. Bu karında olan oğlunu diğer karında olan kızıyla, diğer karında olan kızını da bu karında olan oğluyla evlendiriyordu. Adem (a.s)'ın Kabil ile Habil adında iki oğlu oldu. Kabil'in bağ bahçesi, Habil'in ise hayvanları vardı. En büyükleri Kabil'di ve kızkardeşi Habil'in kızkardeşinden daha güzeldi. Habil onun kızkardeşiyle evlenmek isteyince kabul etmedi ve "O benim kızkardeşim ve benimle doğdu. Hem de senin kızkardeşinden daha güzel. Onunla evlenmeye ben daha layığım" dedi. Babası Kabil’e kızkardeşini onunla evlendirmesini emrettiyse de Kabil yine kabul etmedi. Sonra kıza hangisinin daha layık olduğunu öğrenmek için Allah'a birer kurban takdim ettiler. O arada Adem (a.s) yanlarından ayrılmış Mekke'yi görmeye gelmişti. Allah (c.c) ona, "Biliyor musun, benim yeryüzünde bir evim var?" dedi. Adem, "Hayır ey Allah'ım!" dedi. Allah (c.c), "Benim Mekke'de bir evim var, oraya ge!!" buyurdu. Adem (a.s) göğe, "Oğlumu bir emanet olarak koru!" dedi, fakat gök bunu kabul etmedi. Yere söyledi, kabul etmedi, dağlara söyledi, onlar da kabul etmediler. Sonunda Kabil’e söyledi. Kabil, "Tamam, git! Döndüğünde aileni seni mutlu edecek bir halde bulacaksın" dedi. Adem (a.s) oradan ayrıldığında kurbanlarını takdim ettiler. Kabil ona karşı böbürlendi, "Ben kızkardeşime senden daha layığım. O benim kardeşim. Senden büyüğüm ve babamın yerine geçecek olan oğluyum" dedi. Habil besili ve genç bir hayvan, Kabil ise bir deste buğday takdim etti. Hatta arasında iri bir başak gördü ve desteden çıkarıp yedi. Ateş inip Habil'in kurbanını yedi ve Kabil'in kurbanına bir şey yapmadı. Bunun üzerine Kabil sinirlendi ve "Kardeşimle evlenmemen için seni öldüreceğim" dedi. Habil, "Allah (c.c) ancak müttakilerden kabul eder" dedi. Bunu Taberi rivayet etmiştir.

 

İbn Ebi Hatim, İbn Huseym'den şöyle nakleder: Said b. Cübeyr bana İbn Abbas (r.a.)'tan duyduğu şu şeyleri anlattı: Kızın ikiz erkek kardeşiyle evlenmesi yasaklanmış, onunla diğer kızkardeşlerinin evlenmesi emredilmişti. Adem (a.s)'ın her karında bir erkek bir kız çocuğu oluyordu. O dönemde bir güzel bir de çirkin kızı oldu. Çirkinin (ikiz) kardeşi, "Beni kızkardeşinle evlendir, ben de seni kızkardeşimle evlendireyim" dedi. O ise, "Hayır. Kızkardeşimle evlenmeye ben daha hak sahibiyim" dedi. İkisi de Allah'a (c.c) kurban sundular. Hayvan sunanın kurbanı kabul edilirken, buğday sunan ınki kabul edilmedi. O da onu öldürdü." Bunun senedi iyidir. İbn Ebi Hatim Said b. Cübeyr kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan, "Hani birer kurban takdim etmişlerdi de" buyruğu hakkında şöyle nakleder: İkisi de birer kurban sundu. Hayvan besleyicisi olan kardeş en gözde, en parlak ve en iyi bir koç, çiftçi ise bir avuç yiyecek (ekin) sundu. Allah koçu kabul etti, diğerini ise kabul etmedi. Allah (c.c) onu cennette kırk koç olarak bulundurdu. İbrahim (a.s)'ın kestiği koç da budur. Senedi iyidir.

 

Taberi, Abdullah b. Amr (r.a.)'tan şöyle nakleder: Adem (a.s)'ın iki oğlu birer kurban takdim ettiler ve birinden kabul olunup diğerinden kabul olunmadı. Zira, onlardan birinin bağ bahçesi, diğerinin ise koyunları vardı. Kurban sunmaları emredilince koyunları olan gönül hoşluğuyla en değerli, en semiz ve en iyisini sunarken bağ bahçesi olan istemeye istemeye en kötü, en değersiz olan ekini sundu. Allah (c.c) da davar sahibinin kurbanını kabul etti, fakat bahçeSi olanın kurbanını kabul etmedi. Sonra Allah'ın (c.c) kitabında anlattığı olayoldu. Vallahi öldürülen diğerinden daha güçlü ve kuvvetliydi. Fakat günah korkusu onu kardeşine el uzatmaktan alıkoydu. İsmail b. Rafi' el-Medeni el-Kass şöyle nakleder: Bana ulaşan haberlere göre Adem (a.s)'ın iki oğlu kurban takdim etmekle emrolundular. Onlardan birinin koyunları vardı ve bir kuzusu doğmuştu. Onu çok seviyor, geceleri bile gelip yokluyordu. Aşırı sevgisinden dolayı sırtında taşıyordu. Öyle ki ondan daha çok sevdiği bir malı yoktu. Kurban sunmakla emrolunca Allah (c. c) için onu takdim etti. Allah da (c.c) ondan kabul buyurdu. Bu hayvan İbrahim (a.s)'ın oğlunun yerine kesilmek üzere gönderilene kadar cennette otlandı. Bunu Taberi rivayet etmiştir.

 

İbn Ebi Hatim der ki: Ali b. Hüseyin'den şöyle nakledilir: Adem (a.s) Habil ile Kabil'e, "Rabbim bana neslimden Allah'a kurban sunacak kimse lerin olacağını bildirdi. İkiniz de birer kurban sunun ki kurbanlarınızla gözüm aydınlansın" dedi. Onlar da kurbanlarını sundular. Habil'in koyunları vardı ve onların en semiz ve en değerli olanını sundu. Kabil'in ise ekinleri vardı ve bayat bir tahıl tanesi takdim etti. Adem (a.s) yanlarında kurbanları olduğu halde onlarla birlikte gitti. Dağa çıktılar ve kurbanlarını oraya bıraktılar. Sonra üçü birden oturdu. Adem (a.s) ile iki oğlu kurbana bakıyorlardı. Yüce Allah bir ateş gönderdi. Kurbanlara yaklaştığında oradan bir boyun yaklaştı ve Habil'in kurbanını yüklenip gitti, Kabil'in kurbanını ise bıraktı. Sonra üçü de oradan ayrıldı. Adem (a.s), Kabil'i Allah'ın sevmediğini anladı. "yazıklar olsun sana ey Kabil, kurbanın reddedildi" dedi. Kabil, "Sen oğlunu sevdin ve kurbanının kabulolunması için dua ve ibadet ettin. Sonunda onun kurbanı kabul edildi, benimki ise kabul edilmedi" dedi. Kabil Habil'e, "Seni öldürerek senden kurtulacağım. Babam senin için dua etti, kabulolunması için ibadet etti. Allah da onu senden kabul etti" dedi. Onu sürekli tehdit edip duruyordu. Bir gece onu koyunlarının olduğu yere kilitledi. Adem (a.s), "Ey Kabil, kardeşin nerede?" diye sordu. Kabil, "Beni ona bekçi olarak mı göndereceksin?" dedi. Adem (a.s), "yazıklar olsun sana ey Kabil, git ve onu ara!" dedi. Bunun üzerine Kabil içinden, "Onu bu gece öldüreyim" dedi ve yanına bir demir sopa alarak gitti. Habil dönerken yolda karşıladı ve "Ey Kabil, senin kurbanın kabul edildi, benim kurbanım ise kabul edilmedi. Seni kesinlikle öldüreceğim" dedi. Habil, "Ben malımın en iyisini sundum, sen ise en kötüsünü sundun. Allah (c. c) sadece iyi olanı kabul eder. Allah ancak müttakilerden kabul buyurur" dedi. Bu sözü üzerine Kabil öfkelendi ve demiri kaldırıp ona vurdu. Habil, "Yazıklar olsun sana ey Kabil! Allah katında halin nasılolacak? Allah bu hareketini nasıl cezalandıracak?" dedi. Kabil onu öldürüp bir çukura itti ve üzerine bir miktar toprak attı.

 

Muhammed b. İshak eski kitaplar hakkında bilgi sahibi bazı kimselerden şöyle nakleder: Adem (a.s) Kabil'e Habil'in ikiz kızkardeşiyle, Habil'e de Kabil'in ikiz kızkardeşiyle evlenmesini söyledi. Habil bunu kabul etti. Fakat Kabil kabul etmedi ve kızkardeşinin Habil yerine kendisinin olmasını istedi. "Biz Cennet'te doğduk, onlarsa dünyada doğdular. Ben kızkardeşime daha layığım" dedi. Evvelki kitaplar hakkında bilgi sahibi biri şöyle anlatır: Kabil'in kızkardeşi herkesten güzeldi. O yüzden Kabil onu kardeşinden kıskandı ve kendisinin olmasını arzuladı. Bunların hangisinin gerçekleştiğini Allah (c. c) bilir. Babası ona, "Eyoğlum, o sana helal değildir" dediyse de Kabil babasının sözünü kabul etmedi. Babası, "Oğlum, öyleyse sen de bir kurban takdim et kardeşin de kurban takdim etsin ve hanginizin kurbanı kabul edilirse kızla evlenmeye o daha layık demektir" dedi. Kabil ziraatle, Habil ise hayvanları otlatmakla uğraşırdı. Kabil buğday, Habil ise en taze koyununu (bazıları ineğini demiştir) kurban etti. Allah (c.c) beyaz bir ateş gönderdi. Ateş Habil'in kurbanını yedi, Kabil'in kurbanına ise dokunmadı. Ateşin alması kurbanın kabul edildiği manasına geliyordu. Bunu Taberi rivayet etmiştir.

 

Avfi, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: O dönemde sadaka verilen bir fakir söz konusu değildi. Kurban, kişinin takdim ettiği bir şeyden ibaretti. Adem (a.s)'ın iki oğlu bir gün otururlarken "Bir kurban takdim edelim" dediler. Kişi bir kurban takdim ettiğinde Allah (c.c) ondan razı olmuşsa gönderdiği ateş onu yer, razı olmamışsa ateş sönerdi. Bunlar birer kurban takdim ettiler. Bunların biri hayvan otlatır, diğeri çiftçilik yapardı. Koyunları olan en iyi ve en iri koyununu kurban sundu. Diğeri ise az miktarda bir ekinini kurban sundu. Bir ateş gelip ikisinin arasına indi. Koyunu yedi, ekine ise bir şey yapmadı. Adem (a.s)'ın oğlu, "İnsanlar arasında senin kurbanının kabul edildiğini benim kurbanımın ise kabul edilmediğini bildikleri bir halde mi gezeceksin? Vallahi insanlar sana ve bana senin benden daha faziletli olduğun bir gözle bakamazlar" dedi. Sonra, "Seni öldüreceğim" dedi. Kardeşi, "Benim günahım nedir? Allah (c. c) ancak takva sahiplerinden kabul eder" dedi. Bunu Taberi rivayet etmiştir. Bu rivayet, daha önce geçen ve bazı kimselerden zikredilen rivayetlerde olduğu gibi, kurbanın sebepsiz yere olmasını, bir kız hakkındaki anlaşmazlıktan dolayı olmamasını gerektirmektedir ki Kur'an'dan normalde anlaşılan da budur. Zira ayette, "Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş), 'Andolsun seni öldüreceğim' dedi. Diğeri de 'Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder' dedi" buyurulmuştur. Cümlenin akışından anlaşıldığına göre Kabil kendisinin kurbanının kabul edilmeyip kardeşininkinin kabul edilmesinden dolayı ona öfke duymuş ve haset etmiştir. Cumhur arasında meşhur görüşe göre koyunu takdim eden Habil, yiyeceği (ekini) takdim eden ise Kabil'dir ve Habil'den koyunu kabul edilmiştir. Selef ve haleften birçok kimse bunu bizzat söylemiştir ve Mücahid’den gelen meşhur rivayet de böyledir. Fakat Taberi ondan şöyle nakleder: Ekini takdim eden Kabil' dir ki kurbanı kabul edilen de odur. Bu, yaygın olarak bilinen meşhur görüşe muhaliftir. Muhtemelen aktaranlar iyi ezberleyememişlerdir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

"Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder." Yani, bu işinde Allah'tan sakınan kimseden kabul eder. İbn Ebi Hatim Ebu Derda (r.a.)'tan şöyle nakleder: "Tek bir namazımın kabul edildiğini kesin olarak bilmem benim için dünya ve içindekilerden daha sevimlidir. Çünkü, "Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder." İbn Ebi Hatim Meymun b. Hamza'dan şöyle nakleder: Ebu Vail'in yanında oturuyordum. Yanımıza Muaz b. Cebel (r.a.)'ın talebelerinden Ebu Afif adında biri geldi. Şakik b. Seleme ona, "Ey Ebu Afif, bize Muaz'dan bir şeyanlatmayacak mısın?" dedi. Ebu Afif şöyle dedi: Onu şöyle derken işittim: İnsanlar bir yerde toplanıp hareketten alıkonulurlar. Sonra bir münadi, "Müttakiler nerede?" diye seslenir. Bunun üzerine onlar kalkıp Rahman'ın himayesine girerler. Allah kendini onlardan gizlemez, araya perde koymaz. Ben, "Müttakiler kimlerdir?" dedim. "Kendilerini şirkten ve putlara tapmaktan koruyan, ibadeti ihlas ve samimiyetle yapan kimselerdir. Bunlar geçip doğruca cennete giderler" dedi.

 

"Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." Allah'ın (c.c) kurbanını kabul ettiği salih kardeş, ona karşı hiçbir kusuru olmadığı halde öldürme tehdidinde bulunduğunda kardeşine takvasından (Allah'tan korktuğundan ve çekindiğinden) dolayı böyle demiştir: "Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim." Yani, bu kötü ve yanlış hareketine aynısıyla mukabelede bulunmayacağım. Öyle yaparsam sen ve ben hata hususunda eşit oluruz. "Ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." Yani, senin bana yapmak istediğinin aynısını sana yapmaktan Allah'tan korkarım. Bilakis, sevabını Allah'tan umarak sabredeceğim. Abdullah b. Amr der ki: Vallahi o diğeri nden daha kuvvetliydi, fakat takvası onu engelledi.

 

 

[2590] O yüzden Buhari ve Müslim, Sahih'lerinde şöyle rivayet etmişlerdir: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "İki Müslüman kılıçlarıyla karŞI karşıya geldiklerinde hem katil hem maktul (öldürülen) cehennemdedir" buyurdu. Sahabiler, "Ya Resulullah! Bu katildir, peki maktulün suçu nedir?" dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "O da arkadaşım öldürmeye kararlıydı" buyurdu.

 

 

[2591] İmam Ahmed b. Hanbel, Büsr b. Said'den şöyle nakletmiştir:

Hz. Osman (r.a.)'ın (şehit edildiği) kargaşada Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.) şöyle dedi: Şehadet ederim ki Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Öyle bir fitne olacak ki onda oturan ayaktakinden, ayaktaki yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlı bir halde olacak. " Ben, "Peki evime girse ve öldürmek için elini uzatsa?" dedim. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "Adem'in oğlu gibi ol!" dedi. Bunu Tirmizi de rivayet etmiş ve şöyle demiştir: "Bu hasen bir hadistir."

 

Konuyla ilgili Ebu Hureyre, Habbab b. Eret, Ebu Bekre, İbn Mes'ud, Ebu Vakıd, Ebu Musa el-Eş’ari ve Hareşe'den de hadisler rivayet edilmiştir. Birisi bunu Leys b. Sa'd'dan rivayet etmiş ve senedine (Büsr ile Sa’d b. Ebi Vakkas , arasına) bir ravi eklemiştir. Hafız İbn Asakir der ki: "O Hüseyin el-Eşcai'dir."

Ben derim ki:

 

 

[2592] Bunu Ebu Davud da Büsr'den, o da Hüseyin b. Abdurrahman el-Eşcai'den, kendisinin Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.)'ı Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den bu hadisi işittiğini söylerken işittiğini nakletmiştir. O rivayette şöyle geçmektedir: Ben, "Ya Rasulallah! Evime girer ve beni öldürmek için elini uzatırsa?" dedim. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Adem (a.s)'ın oğlu gibi ol!" buyurdu. Ravilerden Yezid daha sonra, ''Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" ayetini okumuştur. Eyyub es-Sahtiyani der ki: Bu ümmetten, ''Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" ayetini uygulayan ilk kişi Hz. Osman (r.a.)'tır. İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir.

 

 

[2593] İmam Ahmed b. Hanbel Ebu Zerr (r.a.)'tan şöyle nakleder: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir bineğe binip beni terkisine aldı ve "Ey Ebu Zerr! Söyle bakalım, insanlar şiddetli açlığa duçar olurlar da sen yatağından kalkıp camiye bile gidemezsen nasıl yaparsın?" diye sordu. "Allah ve Rasulü daha iyi bilir" dedim. "İffetini koru (kimseden bir şey isteme)!" buyurdu. "Ey Ebu Zerr! Söyle bakalım; insanlara evlerini kabre dönüştüren çetin bir hastalık geliverirse ne yaparsın?" dedi. "Allah ve Rasulü daha iyi bilir" dedim. "Sabret!" buyurdu. Sonra "Ey Ebu Zerr! İnsanlar, (Medine' deki) Zeyt taşlığı kana batacak derecede birbirlerini öldürürlerse ne yaparsın?" dedi. "Allah ve Rasulü daha iyi bilir" dedim. "Evinde otur ve kapını kilitle" buyurdu. "Kendi halime bırakılmazsam?" dedim. "Kendilerinden olduğun kimselerin yanına gidip aralarında dur" buyurdu. "Silahımı alayım mı?" dedim. "O durumda yapmakta oldukları işe iştirak etmiş olursun. Fakat kılıç parıltısının sana korku vermesinden endişe edersen elbisenin ucunu yüzüne at ki (seni öldürmek isteyen) kendisinin ve senin günahını yüklensin" buyurdu. Bunu İmam Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mace rivayet etmişlerdir. Hadisi Ebu Davud ile İbn Mace başka bir tarikten daha rivayet etmişlerdir.

 

 

[2594] İbn Merduyeh, Rib'i'den şöyle nakleder: Huzeyfe (r.a.)'ın cenazesindeyken bir adamı şöyle derken işittim: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den işittiğini söyleyen birinden şöyle duydum: "Eğer birbirinizle savaşacak olursanız evimin en köşe odasına bakar ve oraya sığınırım. Yanıma biri girecek olursa "Haydi, benim ve senin günahını yüklen!" derim. Böylece Adem 'in iki oğlundan en hayırlısı olurum. "

 

"Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zalimlerin cezası işte budur. " İbn Abbas (r.a.), Mücahid, Dahhak, Katade ve Süddi şöyle demişlerdir: "Hem benim günahımı hem de kendi günahını", yani beni öldürme günahını ve daha önce işlediğin günahları ... Taberi der ki: Başkaları ise şöyle mana vermiştir: "Hem benim işlemiş olduğum günahları, hem de beni öldürme günahını. .. " Bunu Mücahid'in görüşü diye gördüm, fakat yanlış olmasından korkuyorum. Çünkü ondan gelen sahih rivayet bunun tersidir. İmam Taberi'nin kastettiği Süfyan-ı Sevri'nin Mansur'dan, onun da Mücahid'den yaptığı şu rivayettir: "Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı", yani beni öldürmek suretiyle işlediğin günahı; "hem de kendi günahını", yani daha önce işlemiş bulunduğun günahları ... İsa da İbn Cüreyc kanalıyla Mücahid'den bunun benzerini rivayet etmiştir. Şibl de İbn Ebi Necih kanalıyla Mücahid’den şöyle nakleder: "Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip ... " Yani, istiyorum ki benim günahlarımı ve döktüğün kanımı alıp ikisinin birden günahlarını yüklenesin.

Ben derim ki: Birçok kimse böyle inanır ve şu asılsız hadisi zikrederler:

"Katil maktul üzerinde hiçbir günah bırakmaz. " Bezzar da buna benzer bir hadis rivayet etmiştir, fakat sahih değildir.

 

 

[2595] Bezzar'ın Aişe (r.anha)'dan Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Haksız yere öldürülen adamın istisnasız bütün günahları silinir. " Bu da bu senetle sahih değildir. Sahih olsa bile manası, "Allah, çektiği öldürülme acısından dolayı maktulün günahlarını siler" şeklindedir. Yoksa günahlarının katilin üzerine yüklenmesi kastedilmemiştir. Fakat bazı kimseler hakkında bu da denk gelebilir ki genelde de böyledir. Zira, kıyamet gününde Arasat meydanında maktul katilden hakkını ister. Gördüğü zulüm miktarınca sevaplarından alınır. Sevapları borcunu kapatamazsa maktulün günahlarının bir kısmı alınıp katile yüklenir. Bazen maktulün tüm günahlarının katile yüklendiği olur. Nitekim tüm haksızlıklarla ilgili Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den gelen sahih bir hadis vardır. Adam öldürmek de onların en büyük ve en dehşetlisidir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Taberi ise şöyle demiştir: "Bu konuda en isabetlisi şöyle demektir. Ayetin manası şöyledir; Ben senin, beni öldürme günahınla dönmeni isterim. "Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı yüklenesin ... " cümlesinin manası budur. "Hem de kendi günahını yüklenesin" ifadesinin manası ise "öldürme dışındaki günahlarını" şeklindedir. Yani Allah'a (c.c) karşı işlediğin başka günahları. Doğrusunun böyle olduğunu söylememizin sebebi tefsircilerin bunda icma etmeleridir. Allah da (c. c) her amel sahibinin, amelinin iyi veya kötü sonucunu göreceğini bildirmiştir. Allah'ın kulları hakkındaki hükmü böyle olduğuna göre maktulün günahlarını katilin üzerinde olması mümkün değildir. Katil, maktulün yaptığı günahlardan değil, sadece haram olan adam öldürme günahı ile işlediği diğer günahlarından sorumlu tutulur."

 

Bu Taberi' nin ifadesidir. Taberi daha sonra bir soru getirir ki özetle şöyledir: Kardeşinin kendisini öldürmesi haram olduğu halde Habil nasıl Kabil'in onu öldürmesini ve başka günahlarının üzerine olmasını istemiştir? Taberi cevabı özetle şöyle vermiştir: Habil kardeşi kendisine saldıracak olursa onunla savaşmayacağını, hatta hiçbir şekilde dokunmayacağını, bir öldürme olacaksa kendisinden değil, kardeşinden sadır olmasını istemişti. Ben derim ki:

Habil'in bu sözü alacak olsaydı Kabil için bir öğüt, sakınsaydı onun için bir sakındırmaydı. O yüzden de, "Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zalimlerin cezası işte budur" demiştir. İbn Abbas (r.a.) der ki: Habil kardeşini cehennemle uyarmış ve korkutmuş, fakat Kabil geri durmamış ve sakınmamıştır.

 

"Nihayet nefsi onı, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü; bu yüzden de kaybedenlerden oldu. "Yani, nefsi bunu ona hoş ve güzel gösterdi, kardeşini öldürmeye teşvik ve tahrik etti, o da öldürdü. Yani, bu nasihat ve uyarıyı yapmışken yine de öldürdü. Daha önce İmam Ebu Cafer el-Bakır'dan (ki o Hz. Hüseyin'in oğlu Ali'nin oğlu Muhammed'dir) gelen "Kabil onu elindeki demir sopayla öldürdü" rivayetini zikretmiştik. Süddi ise Ebu Malik'ten, Ebu Salih kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan, Mürre kanalıyla Abdullah b. Mes'ud ile bir grup sahabiden şöyle rivayet etmiştir: "Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü." Kabil öldürmek için kardeşini yanına çağırdı. Bunun üzerine kardeşi dağların tepesine kaçtı. Hayvanlarını otlatırken uyuduğu bir anda Kabil geldi ve bir kaya alıp onunla kafasını ezerek öldürdü. Sonra onu dağ başında olduğu gibi bıraktı. Bunu Taberi rivayet etmiştir. Kitap ehli bazı kimselerden, Kabil'in onu yırtıcı hayvanların öldürdüğü gibi boğarak ve ısırarak öldürüldüğü de rivayet edilmiştir. İbn Cüreyc der ki:

 

Kabil öldürmek istediğinde Habil boynunu önüne eğiyordu. Sonra İblis bir hayvanı getirdi ve başını bir taşın üzerine koydu, sonra bir taş alıp öldürene kadar onunla ezdi. Kabil de onu seyrediyordu. Sonra kardeşine aynısını yaptı. Bunu İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir. Abdullah b. Vehb, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'den, o da babasından şöyle rivayet eder: Kabil öldürmek için kardeşinin başını tuttu. Habilonun için yere yattı. Başını ve kemiklerini yokluyor ve nasıl öldüreceğini bilmiyordu. O esnada İblis geldi ve "Onu öldürmek mi istiyorsun?" dedi. Kabil "Evet" deyince, "Şu kayayı al ve başına at" dedi. O da alıp attı ve başını yardı. İblis derhal Havva'nın yanına gelerek, "Ey Havva, Kabil Habil'i öldürdü," dedi. Havva, "Ne söylüyorsun sen. Katletmek nedir?" dedi. İblis, "Kişi yemez, içmez ve hareket etmez" dedi. Havva, "Yani ölüm mü?" dedi. O, "Evet" deyince Havva çığlık atmaya başladı. O sırada Adem (a.s) yanına girdi. Havva hala çığlık atıyordu. Ona, "Ne oldu sana?" diye sordu. Havva cevap vermedi. Sorusunu iki defa tekrarladı, fakat Havva yine karşılık vermedi. Adem (a.s), "Çığlık senin ve kızlarının olsun. Ben ve oğullarım ise çığlık atmayacağız" dedi. Bunu İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir.

 

"Bu yüzden de" dünya ve ahirette "kaybedenlerden oldu." Bundan daha büyük bir hüsranlık var mıdır?

 

 

[2596] İmam Ahmed b. Hanbel, İbn Mes'ud (r.a.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Kim haksız yere birini öldürürse onun günahından bir pay Adem (a.s)'ın ilk oğluna verilir. Çünkü öldürme çığrını ilk açan odur. " Bunu Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai ve İbn Mace rivayet etmişlerdir. Taberi Mücahid’den şöyle nakleder: Habil'in öldürüldüğü günden beri katilin inciğinden baldırına kadar bir ayağı asılı haldedir. Yüzü Güneş’e dönüktür ve nerede gitse oraya döner. Üzerinde yazın ateşten, kışın ise kardan bir barınağı vardır. Taberi yine şöyle der: Abdullah b. Amr şöyle demiştir: Biz Adem (a.s)'ın katil oğlunun, çektikleri azaplarda cehennemliklerle gerçek bir ortaklığının olduğunu, azabının yarısının ona olduğunu görmekteyiz. Taberi'nin Hakim b. Hukeym'den şöyle naklettiğine göre o Abdullah b. Amr'dan şöyle nakletmiştir: Cehennemdeki en bahtsız insan Adem (a.s)'ın kardeşini öldüren oğludur. Kardeşini öldürdüğü günden kıyamet kopuncaya kadar yeryüzünde hangi kan dökülse ondan ona bir şer bulaşır. Çünkü o öldürme çığırını ilk açan kişidir." İbrahim enNehai der ki: Haksız yere kim öldürülürse Adem (a.s)'ın ilk oğlu ile şeytanın onda bir payı vardır. Bunu da Taberi rivayet etmiştir.

 

"Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. O da, 'Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki kardeşimin cesedini gömeyim' dedi ve yaptığına pişman olanlardan oldu." Süddi daha önce geçen ve sahabelere kadar uzanan senediyle şöyle rivayet etmiştir: Kardeşi ölünce ne yapacağını bilmez halde cesedini dağ başında bıraktı. O arada Allah (c.c) iki kardeş karga gönderdi. Bunlar kavga ettiler ve sonunda biri diğerini öldürdü. Sonra bir yeri eşeleyip onu oraya koydu ve üzerini toprakla örttü. Kabil bunu görünce, "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki kardeşimin cesedini gömeyim, dedi." Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder:

 

Bir karga ölü bir karganın yanına gelip üstüne toprak attı ve onunla örttü. Bunun üzerine kardeşini öldüren katil, "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki kardeşimin cesedini gömeyim" dedi. Dahhak, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Kabil kardeşini bir yıl boyunca bir torba içerisinde omzunda taşıyıp durdu. Nihayet Allah (c.c) iki karga gönderdi. Onları bir çukuru kapatırken görünce, "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki kardeşimin cesedini gömeyim" dedi ve kardeşini gömdü. Leys b. Ebi Süleym, Mücahid'den şöyle nakleder: Onu ne yapacağını bilemeden yüz yıl boyunca omzunda taşıdı. Sürekli taşıyıp bir yere bırakıyordu. Sonunda kargayı gömen bir karga görünce, "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki kardeşimin cesedini gömeyim" dedi. Bunu Taberi ile İbn Ebi Halim rivayet etmişlerdir.

 

"Ve yaptığına pişman olanlardan oldu." Atiyye el-Avfi der ki: Kabil kardeşini öldürünce onu yanına aldı. Bir süre sonra bedeni kokuşunca kuşlar ve yırtıcı hayvanlar yemek için üşüşüp ne zaman atacağını beklemeye başladılar. Bunu Taberi rivayet etmiştir.

 

Muhammed b. İshak eski kitaplar hakkında bilgisi bulunan bazılarından şöyle rivayet eder: Onu öldürünce ölüsü elinde kaldı ve onu ne yapacağını bilemedi. Çünkü söylediklerine göre Habil Ademoğullarından ilk öldürülen ve ilk ölen kişidir. "Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. O da, 'Vazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki kardeşimin cesedini gömeyim' dedi ve ettiğine yananlardan oldu." İbn İshak devamla şöyle der: Tevrat ehli şöyle der: Kabil Habil'i öldürünce Allah (c.c) ona, "Ey Kabil, kardeşin Habil nerede?" dedi. Kabil, "Bilmiyorum, ben onun bekçisi değilim" dedi. Allah (c.c) şöyle buyurdu: "Kardeşinin kanı yeryüzünden bana sesleniyor. Şu anda, ağzını açıp elinden kardeşinin kanını alıp yutmuş olan yeryüzü tarafından lanetlenmiş bulunmaktasın. Sen çalıştığında toprak ekinini sana eskisi gibi vermeyecek. Sonunda korku ve panik içinde yeryüzünde başıboş dolaşıp duracaksın." Hasan-ı Basri, "Ve yaptığına pişman olanlardan oldu" buyruğu ile ilgili şöyle der: Vüce Allah onu hüsrandan sonra bir de pişmanlık duygusuyla kaplatmıştır.

Bunlar müfessirlerin kıssa hakkındaki sözleridir. Hepsi de, Kur'an'ın zahirinden anlaşıldığı üzere, onların Adem (a.s)'m öz oğlu olduklarında müttefiktirler. "Haksız yere kim öldürülse onun günahından bir pay Adem (a.s)'ın ilk oğluna verilir. Çünkü, öldürme çığırını ilk açan odur" hadisinde de aynısını ifade edilmektedir. Bu açık ve belli bir şeydir. Fakat Taberi, Hasan-ı Basri’den şöyle nakletmiştir: Kuf'an'da geçen ve Allah'ın (c.c) kendilerinden, "Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat" diye bahsettiği iki kişi Adem (a.s)'ın öz oğulları değil, İsrailoğullarından iki kişidir. Kurban da sadece İsrailoğullarında vardı. İnsanlardan ilk ölen de Adem (a.s)'dır." Bu çok gariptir ve senedi problemlidir.

 

 

[2597] Abdurrezzak, Ma'mer'den, o da Hasan-ı Basrl'den şöyle nakleder; Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Adem (a.s)'ın iki oğlu bu ümmete verilmiş bir misaldir. Siz onlardan en iyisini (örnek) alın. "

 

 

[2598] Abdullah b. Mübarek de, Asım b. Ahvel'den, o Hasan-ı Basrl"den şöyle rivayet etmiştir: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

"Şüphesiz Allah (c.c) Adem (a.s)'ın iki oğlunu size misal getirmiştir. Siz ondaki iyilikleri alın, kötülükleri ise bırakın. " Bu hadisi Bekr b. Abdullah el-Müzeni de aynı şekilde mürselolarak rivayet etmiştir. Bunların hepsini İmam Taberi' rivayet etmiştir. Salim b. Ebu Ca'd der ki: Adem (a.s)'ın oğlu kardeşini öldürünce Adem (a.s) yüz yıl boyunca gülmeyip hüzünlü yaşadı. Sonra ona, "Allah sana selam etsin ve güldürsün" diye seslenildi. Bunu da Taberi' rivayet etmiştir. Hz. Ali (r.a.)'tan şöyle nakletmiştir: Adem (a.s)'ın oğlu kardeşini öldürünce Adem (a.s) ağladı ve şöyle dedi:

 

Beldeler değişti, sakinleri de. Toprağın rengi artık değişik, iğrenç. Rengi ve tadı olan her şey değişti. Yüzdeki tatlı ve hoş gülüş azalıverdi.

 

Adem (a.s)'a şu cevap geldi:

 

Ey Habil'in babası, onların ikisi birden öldü. Belde boğazlanmış ölüye döndü.

Korku ve panik yaşatan bir şer getirdi. Şimdi ondan dolayı çığlık halindedir. 

 

Anlaşılan, Kabil Ç9k geçmeden cezalandırılmıştır. Nitekim Mücahid b.

Cebr şöyle der: Kardeşini öldürdüğünden kıyamet gününe kadar boynu bacağına asılı haldedir. Allah (c.c.) ceza ve işkence olarak yüzünü güneşe çevirmiştir ve o nereye dönse oraya döner.

 

 

[2599] Bir hadiste de Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Sahibi için ahirette hazırlanan cezayla birlikte cezası dünyada peşinen verilmeye zulüm ve akrabayla ilişkiyi kesme kadar layık bir günah yoktur. " Kabil'in fiilinde ise bunların ikisi de vardır. İnna lillahi ve inna ileyhi racilin.

 

 

 

32. İşte bu yüzden İsrailoğullaerı'na şöyle yazmıştık: Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı hayatta bırakırsa bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler.

33. Allah ve Resulü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylzğıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.

34. Ancak, siz kendilerini yenip ele geçirmeden önce tevbe edenler müstesna; biliniz ki Allah çok bağışlayıcı ve affedicidir.

 

Tefsiri:

 

Bir insanı öldürmek tüm insanları öldürmekle eşdeğerdir:

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "İşte bu yüzden", yani Adem (a.s)'ın oğlunun zulüm ve düşmanlıkla öldürülmesinden dolayı "İsrailoğulları'na şöyle yazmıştık." Yani şu hükmü koymuş ve bildirmiştik ki; "Kim bir cana veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur." Yani, kim kısas gerektiren bir şeyin (öldürmenin) veya yeryüzünde bozgunculuğun cezası olmaksızın birini öldürürse hiçbir sebep veya yapılmış bir cinayet olmaksızın bir cana kıyarsa tüm insanları öldürmüş gibi olur. Çünkü Allah (c.c) katında bir canla diğer can arasında hiçbir fark yoktur. "Kim de bir canı hayatta bırakırsa", yani öldürülmesini yasaklar ve buna inanırsa bu yönden tüm insanlar onun öldürmesinden selamette olacağından, "bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur." A'meş ve başkaları, Ebu Salih kanalıyla Ebu Hureyre (r.a.)'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Evinde saldırıya uğradığı gün Hz. Osman (r.a.)'ın yanına girdim ve "Sana yardım etmeye geldim. Benim için vurulmak da hoştur ey mü'minlerin emiri!" dedim. "Ey Ebu Hureyre! Tüm insanları ve onlarla birlikte beni öldürmek ister misin?" dedi. "Hayır" dedim. "Tek bir insanı öldürürsen tüm insanları öldürmüş gibi olacaksın. Şimdi, sana izin verilmiş bir şekilde, günah değil sevap kazanmış olarak buradan git" dedi. Ben de savaşmayıp oradan ayrıldım. Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Bu Allah'ın "Kim bir cana veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı hayatta bırakırsa bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur" buyruğu gibidir. Cana hayat vermekten kasıt Allah'ın haram kıldığı cana kıymamaktır. İşte tüm insanları hayatta bırakan bu kimsedir. Yani, kim insanları haksız yere öldürmeyi haram görürse insanların hepsi ondan yana hayatta olurlar, yaşarlar. Mücahid de böyle demiştir: "Kim de bir canı hayatta bırakırsa"

 

Yani öldürmekten geri durursa "bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur." Avfi, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Kim Allah'ın haram kıldığı bir cana kıyarsa o kimse tüm insanları öldüren gibidir. Said b. Cübeyr der ki: Kim bir Müslüman'ın kanını akıtırsa tüm Müslümanların kanını akıtmış gibidir. Kim bir Müslüman'ın kanını haram görürse tüm insanların kanını haram görmüş gibidir. Bu görüşlerden biri ve en kuvvetlisidir.

 

İkrime ve Avfi'nin İbn Abbas (r.a.)'tan rivayetlerine göre o şöyle demiştir: "Kim bir peygamberi veya adaletle hükmeden bir imamı (İslam Devleti'nin başkanını) öldürürse tüm insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir peygamber veya adil imama destek olur ve korursa bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur." Bunu İmam Taberi rivayet etmiştir. Rivayete göre Mücahid şöyle demiştir: "Her kim bir can karşılığı olmaksızın bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur." Çünkü, kim bir insanı öldürürse cehennemi hak eder. Dolayısıyla, tüm insanları öldürenle aynı durumda olur. İbn Cüreyc, A'rec'ten, Mücahid'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bütün insanları öldürmüş gibi olur." Yani, kim mü' min bir canı kasten öldürürse, Allah (c.c) onu cehennemle cezalandırır, gazap ve lanet eder ve ona büyük bir azap hazırlar. Bu kimse tüm insanları öldürse bundan fazla göreceği bir ceza yoktur. İbn Cüreyc, Mücahid’den şöyle nakleder: "Kim de bir canı hayatta bırakırsa bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur." Yani, hiç kimseyi öldürmezse insanların hepsi ondan yana hayatta kalmış olurlar.

 

Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem der ki: "Kim bir cana ... kıyarsa "bütün insanları öldürmüş gibi olur." Yani ister bir kişiyi ister bir topluluğu öldürmüş olsun, her halükarda ona kısas uygulanır. "Kim de bir canı hayatta bırakırsa", yani yakınını öldüren kişiyi affederse bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur. O bunu babası Zeyd b. Eslem'den rivayet etmiştir. Bir rivayette Mücahid şöyle demiştir: "Kim de bir canı hayatta bırakırsa", yani birisini boğulma, yanma veya ölmekten kurtarırsa, "bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur." Hasan-ı Basri ve Katade şöyle demişlerdir: "Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur." Bu, öldürmenin ne büyük bir cürüm olduğunu ifade etmek için söylenmiştir. Katade der ki: Vallahi bunun Allah katında günahı büyük, vallahi (diğerinin) Allah katında sevabı büyüktür. Abdullah b. Mübarek, Selam b. Miskin kanalıyla Süleyman b. Ali erRib'i'den şöyle nakleder: Hasan-ı Basri'ye, "Ey Ebu Said, bu İsrailoğulları gibi bizim için de mi geçerli?" dedim. "Evet, kendinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'a andolsun ki öyledir. İsrailoğullarının kanlarını Allah (c. c) katında bizim kanımızdan daha değerli kılan ne var ki?" dedi. Hasan-ı Basri bu ayeti şöyle tefsir etmiştir: "Kim ... bir cana kıyarsa" günah bakımından "bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı hayatta bırakırsa" sevap bakımından "bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur."

 

 

[2600] İmam Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. Amr (r.a.)'tan şöyle nakleder: "Abdulmuttalip'in oğlu Hamza (r.a.) Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e gelerek "Ya RasUlallah! Bana hayatımda uygulayabileceğim bir şey söyle!" dedi. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Ey Hamza, senin için yaşattığın can mı iyidir, öldürdüğün can mı?" dedi. O, "Yaşattığım can" deyince, Allah Rasülü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Öyleyse kendini öyle bir şey yapmaktan koru!" buyurdu.

 

"Peygamberlerimiz onlara apaçık beyyineler", yani hüccetler, burhanlar ve açık deliller "getirdiler; ama bundan sonra da onların çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler." Bu bildikten sonra haramları irtikap etmelerinden dolayı onlara yöneltilmiş bir eleştiri ve kınamadır. Nitekim cahiliye döneminde Evs ve Hazreç kabileleri birbirleriyle savaştıklarında onlara Medine çevresindeki Kurayzaoğulları ve Nadiroğulları gibi Yahudi kabileleri de katılır, savaş bittikten sonra ise esirleri kurtarmak için fidye verir ve öldürülenler için diyet öderlerdi. Nitekim Yüce Allah Bakara suresinde onları kınayarak şöyle buyurmuştur: "(Ey İsrailOğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz. Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor hem de) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab'ın bir

,

kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların

cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir. " (Bakara, 84-85)

 

 

Düzen Bozucu Muhariplerin (Eşkıyaların) Cezası:

 

Yüce Allah daha sonra şöyle buyuruyor: "Allah ve Rasölü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir ... " Muhariplik zıtlaşma ve birbirine karşı olmak demektir. Küfür, yol kesme ve yolcuları korkutma birer muhariplik olabilir. Yine yeryüzünde bozgunculuk da birçok kötülük için kullanılabilir. Hatta, aralarında Said b. Müseyyeb'in bulunduğu seleften birçok zat, "Dirhem ve dinarı (altın ve gümüş parayı) yıpratmak (aşındırmak) bozgunculuk kabilindendir" demişlerdir. Yüce Allah bir ayette, "İnsanlardan öyleleri vardır ki. .. o, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez" (Bakara, 205) buyurmuştur.

 

Bazıları bu ayetin müşrikler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Örneğin Taberi, İkrime ve Hasan-ı Basri’den şöyle nakletmiştir: "Allah ve Rasölü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak. .. biliniz ki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir." (32-34. ayetler) ayetleri müşrikler hakkında nazil olmuştur. Onlardan kim elinize geçmeden önce' tevbe ederse (Müslüman olursa) ona hiçbir şey yapma hakkınız yoktur. Fakat, ayet öldürdükten, yeryüzünde bozgunculuk yaptıktan veya Allah (c. c) ve Rasulü'ne karşı savaştıktan sonra ele geçirilmeden kafirlere katılan Müslüman'ı koruma altına almamaktadır. Tevbesi ona işlediği cürümlerin cezasının uygulanmasını engellemez. Bu görüşü Ebu Davud ve Nesai de İkrime kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan rivayet etmişlerdir. Rivayette İbn Abbas (r.a.) şöyle der: "Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak. .. " ayeti müşrikler hakkında nazil oldu. Dolayısıyla, onlardan ele geçirilmeden önce tevbe edenlerin tevbesi onlafa had cezasının uygulanmasına engel olmaz. Ali b. Ebi Talha'nın İbn Abbas (r.a.)'tan rivayetine göre o şöyle demiştir: Allah (c.c) "Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak ... " buyurdu. Kitap ehlinden bazıları ile Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) arasında bir ahit ve sözleşme vardı. Fakat onlar bu ahdi bozdular ve yeryüzünde bozgunculuk yaptılar. Allah (c.c) da peygamberini muhayyer bıraktı; dilerse öldürecek, dilerse ellerini ve ayakların çaprazlama kesecekti. Bunu İmam Taberi rivayet etmiştir. Mus'ab b. Sa'd da babasından (Sa'd b. Ebi Vakkas) şöyle rivayet eder: Haruriler (Hariciler) hakkında, "Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak. .. " ayeti nazil oldu. Doğrusu ise bu ayetin müşrikler ve bu cürümleri işleyen başka kimseler hakkında genelolduğudur.

 

 

[2601] Nitekim Buhari ile Müslim Ebu Kılabe (ki adı Abdullah b. Zeyd el-Cürmi el-Basri' dir) kanalıyla Enes b. Malik (r.a.)'tan şöyle rivayet etmişlerdir: "Ukl kabilesinden sekiz kişi Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e geldiler ve Müslüman olduklarına dair onunla biatlaştılar. Fakat Medine'nin havası onlara ağır geldiğinden hastalandılar. Bu hastalıklarını Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e arzettiler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Bizim çobanımızla beraber develerin yanına çıkıp onların sütlerinden ve idrarlarından içseniz" buyurdu. Onlar, "Peki" deyip develerin yanına çıktılar. Develerin sütlerinden ve idrarlarından içtiler ve sıhhat buldular. Sonra Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in çobanını öldürdüler ve develeri sürüp gittiler. Bu haber Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e ulaşınca derhal ardlarından bir askeri birlik gönderdi ve kısa zamanda yakalanıp getirildiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in emri üzerine elleri ve ayakları kesildi, gözleri oyuldu. Sonra Medine'nin Harre denilen siyah taşlık bölgesine atıldılar ve ölünceye kadar öyle kaldılar." Bu Müslim'in rivayetindeki ifadedir. Hem Buhari hem Müslim'e ait bir rivayette "Ukl veya Ureyne kabilesinden" denilmiştir. Başka bir rivayette "Harre'ye atıldılar. Su istediler, fakat kendilerine verilmedi" ifadesi yer almaktadır. Müslim'in bir rivayetinde, "Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kanlarını durdurmak için yaralarını dağlattırmadı" ifadesi vardır. Buhari'nin bir rivayetinde Ebu Kılabe şöyle demektedir: "Bunlar hırsızlık yaptılar, adam öldürdüler, imanlarından sonra kafir oldular, Allah ve Rasulüyle de savaştılar." Müslim bunu Suheyb ve Humeyd'in Enes (r.a.)'tan rivayeti olarak da rivayet etmiştir. Oradaki ifadeler buna yakındır, ancak onda "irtidat ettiler" cümlesi yer almaktadır. Bunu Buhari ve Müslim Katade'nin Enes (r.a.)'tan nakli şeklinde de benzer bir lafızla rivayet etmişlerdir. Said'in Katade'den rivayetinde de "Ukl veya Ureyne kabilesinden" denilmiştir. Müslim'deki Süleyman et-Teymi'nin Enes'ten (r.a.) rivayeti şöyledir: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in onların gözlerini oymasının sebebi onların çobanların gözlerini oymalarıdır. Müslim'deki Muaviye b. Kurra'nın Enes'ten rivayeti de şöyledir: "Ureyne kabilesinden bir grup Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e gelerek Müslüman oldular ve O'na (Sallallahu aleyhi ve Sellem) biat ettiler. Medine'de de Mum, yani Birsam denen (Ateşli akciğer zarı iltihabı) bir hastalık vardı. Yukarıdakine benzer ifadelerden sonra bir yerde şöyle demiştir: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanında Ensar'dan yirmiye yakın atlı vardı ve onları izlerini sürecek bir izciyle birlikte peşlerinden gönderdi." Bunların hepsi Müslim'in (rh.a) rivayetlerindeki ifadelerdir.

 

 

[2602] Hammad b. Seleme der ki: Bize Katade, Sabit el-Bunani ve Humeyd et-Tavil'in Enes (r.a.)'tan şöyle rivayet ettiğini nakletti: Ureyne kabilesinden bir takım insanlar Medine'ye geldiler. Fakat Medine'nin su ve havası kendilerine dokundu. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları zekat develerinin olduğu yere gönderdi ve onlara develerin idrar ve sütlerinden içmelerini emretti. Onlar da öyle yaptılar ve iyileştiler. Fakat İslam'dan irtidat ettiler, çobanı öldürdüler ve develeri sürüp gittiler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) derhal ardlarından adamlar gönderdi ve getirtti. Ellerini ve ayaklarını çaprazlama kestirdi, gözlerini oydurdu ve Harre denen yere attırdı. Enes (r.a.) der ki: Birini susuzluktan dolayı ağzıyla toprağı çiğnerken gördüm. Sonunda öldüler ve haklarında, "Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak ... " ayeti nazil oldu. Bunu Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve İbn Merduyeh'i (ki metin onun rivayetindekidir) rivayet etmişlerdir. Tirmizi, "Hasen ve sahih hadistir" demiştir.

 

İbn Merduyeh bunu birçok tarikle Enes b. Malik (r.a.)'tan rivayet etmiştir. Onlardan bazıları şunlardır:

 

 

[2603] İbn Merduyeh, iki tarikle Selam b. Ebi Sahba'dan, o Sabit'ten, o da Enes b. Malik (r.a.)'tan şöyle nakleder: Haccac'ın bana sorduğu hadis kadar hiçbir hadisi söylediğime pişman olmadım. Haccac, "Bana Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in verdiği en büyük cezayı söyle!" dedi. Dedim ki: Bahreyn’den Ureyne kabilesinden bir takım insanlar gelmişlerdi. Bunlar karınlarındaki bir şikayetlerini Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e arzettiler. Renkleri solmuş, karınları şişmişti. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'de onlara zekat develerinin olduğu yere gidip onların idrar ve sütlerinden içmelerini emretti. Renkleri düzelip karınlarının şişleri inince çobana saldırıp öldürdüler ve develeri sürüp götürdüler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) derhal peşlerinden adam gönderip getirtti. Sonra ellerini ve ayaklarını kesti, gözlerini oydu. Sonra sıcak kuma attı ve ölene kadar orada kaldılar. Haccac da minbere çıktığında şöyle derdi: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kötü hareketlerinden dolayı bir takım kimselerin ellerini ve ayaklarını kesmiş, sonra onları ölene kadar güneşin altına atmıştır. Haccac insanlara karşı bu hadisi delil gösterirdi.

 

 

[2604] İmam Taberi, Enes b. Malik (r.a.)'tan şöyle nakleder:

Bunlar Ureyne kabilesinden dört, Ukl kabilesinden üç kişiydiler. Getirilince Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) el ve ayaklarını kestirdi, gözlerini çıkarttı. Yaralara kanını kesecek olan dağlama yaptırmadı. Onları Harre (denen taşlı) bölgesine atıp kendi hallerine terk etti. Bunlar (susuzluk ve açlıktan) taş yiyorlardı. Bunun üzerine Allah, "Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak ... " buyruğunu nazil etti. 

 

 

[2605] İbn Ebi Hatim, Enes b. Malik (r.a.)'tan şöyle nakleder: Ureyne kabilesinden bir grup kişi Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e geldiler. Yorgun, renkleri sararmış ve karınları şişmişti. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara develerin olduğu yere gitmelerini ve onların bevlinden ve sütünden içmelerini emretti. Onlar da yapınca renkleri berraklaştı, karınlarının şişliği indi. Sonra çobanı öldürdüler ve sürüyü alıp götürdüler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ardlarından adamlar gönderdi ve getirtti. Onlardan

bazılarını öldürdü, bazılarının gözlerini oydurdu, bazılarının da ellerini ve ayaklarını kestirdi. Bunun üzerine Allah'ın (c.c) ''Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak. .. " buyruğu nazil oldu.

 

 

[2606] İmam Taberi, Yezid b. Ebi Habib'den şöyle nakleder: Abdulmelik b. Mervan Enes (r.a.)'a bir mektup yazarak ona bu ayeti sordu. Enes de (r.a.) ona şöyle yazdı: Bu Ureyne kabilesinden olan bir takım kimseler hakkında nazil oldu. Bunlar Beceyle'liydiler. İslam'dan çıktılar, çobanı öldürdüler ve develeri sürüp götürdüler. Yolcuları korkuttular ve ırzlara geçtiler.

 

 

[2607] Taberi, Abdullah b. Amr veya Abdullah b. Ömer (tereddüt eden ravilerden Yunus' tur) kanalıyla Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den şöyle nakletti: "Muhariplik ayeti Ureyne kabilesi mensupları hakkında nazil oldu. " Bunu Ebu Davud ile Nesai de rivayet etmiştir ve bunda tereddütsüz Abdullah b. Ömer denilmiştir.

 

 

[2608] Taberi, Cerir'den şöyle nakleder: Ureyne kabilesinden yalınayaklı ve perişan halde bir takım insanlar geldiler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara bir tavsiyede bulundu. Onu yapıp sağlıkları düzelince ve kuvvetleri yerine gelince damızlık develeri öldürdüler, sonra onları alıp kavimlerinin yurduna doğru gittiler. Cerir der ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) beni bir grup Müslüman'la gönderdi. Kavimlerinin beldesine yaklaştıkları bir anda onlara yetiştik ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanına getirdik. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ellerini ve ayaklarını çaprazlama kestirdi, gözlerine mil çektirdi. "Su" diyerek su istiyorlar, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ise "Ateş" diyordu. Sonunda öldüler. Yüce Allah gözlerin oyulmasını hoş karşılamadığından, "Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak ... " ayetini nazil etti.

 

Bu garip (diğer hiçbir rivayette bulunmayan farklı ifadeler içeren) bir hadistir. Senedindeki Rebezi zayıftır. Ancak bunda fazla bir bilgi vardır ki o da seriyyenin başkanının Cerir b. Abdullah el-Beceli olduğudur. Daha önce geçen Müslim hadisinde ifade edildiği gibi seriyye atlı yirmi Ensar'dan oluşuyordu. Bu rivayetteki, "Yüce Allah gözlerin oyulmasını hoş karşılamadığından "Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak ... " ayetini nazil etti" ifadesi münkerdir. Daha önce geçen Sahih-i Müslim'deki hadiste ifade edildiği gibi, onlar çobanın gözlerini oymuşlardı ve bu onlara kısas olarak yapılmıştı. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

 

[2609] Abdurrezzak, Ebu Hureyre (r.a.)'tan şöyle nakleder:

Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanına zayıflıktan adamları ölen Fezare kabilesinden bazı insanlar geldi. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara damızlık develeri tavsiye etti. Onlar da (sütünü vs.) içip sıhhat buldular. Sonra develere kastederek çaldılar. Arkalarından gidildi ve Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e getirildiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ellerini ve ayaklarını kestirdi, gözlerini oydurdu. Ebu Hureyre (r.a.) der ki: "Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak ... " ayeti onlar hakkında nazil oldu. Ondan sonra RasUlullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gözleri oymayı bıraktı. Bu Ebu Hureyre (r.a.)'tan başka bir kanalla da rivayet edilmiştir.

 

 

[2610] İbn Merduyeh, Seleme b. Ekva'dan şöyle nakleder: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in Yesar adında genç bir hizmetçisi vardı. Namazı güzel kıldığını görünce azat etti ve damızlık develeri otlatması için Medine' deki Harre denen yere gönderdi. Genç orada kalıyordu. Ureyne kabilesinden bazıları Müslüman olduklarını açıklamışlar, bitkin ve karınları şişmiş olarak hasta bir halde Medine'ye gelmişlerdi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları Yesar'ın yanına gönderdi. Develerin sütlerinden içiyorlardı. Sonunda karınlarının şişliği indi. Sonra Yesar'a saldırarak boğazladılar, gözüne diken soktular. Sonra develeri sürüp gittiler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) derhal ardlarından Kürz b. Cabir el-Fihri komutasında atlılardan oluşan seriyye gönderdi. Onlara yetiştiler ve alıp getirdiler. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ellerini ve ayaklarını kestirdi ve gözlerine mil çektirdi. Bu çok gariptir. Ureyneliler hadisi, aralarında Cabir (r.a.) ile Aişe (r.anha)' nın da bulunduğu birçok sahabiden rivayet edilmiştir. Hafız İbn Merduyeh bu hadisin üzerinde durmuş ve muhtelif birçok rivayetini toplamıştır. Allah (c.c) ona rahmet etsin ve mükafatım versin.

 

 

[2611] Taberi, Ebu Hamza'dan şöyle nakleder: Abdulkerim'e develerin sütü sorulduğunda şöyle dedi: Said b. Cübeyr bana muharipler hakkında şöyle anlattı: Bir takım insanlar Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e gelerek, "Sana İslam üzere biat edeceğiz" dediler. Aslında yalancıydılar ve Müslüman olmak gibi bir niyetleri yoktu. Sonra, "Medine'nin havası bize ağır geldi" dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Siz sabah akşam yanınıza getirilecek şu damızlık develerin idrarından ve sütünden için" buyurdu. Onlar bu şekilde oraya gitmiş iken bir gün birisi çığlık atarak geldi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e gelerek, "Çobanı öldürdüler ve develeri sürüp götürdüler" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in emri üzerine insanlara, "Ey Allah'ın atlı kulları, atlarınıza binin (ve suçluları yakalayın)!" diye duyuru yapıldı. Hiçbiri diğerini beklemeksizin tüm atlılar atlarına bindiler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'de ardlarından gitti. Onları aradılar ve sonunda sığınaklarına girmeye mecbur bıraktılar. Onlardan bazılarını esir alarak döndüler ve Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e getirdiler. Bunun üzerine Allah (c.c), "Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak. .. " ayetini nazil etti. Bunların sürgün edilmesi, sığınaklarına ve topraklarına kadar takip edilmeleri, (sonra öldürülerek) Müslümanların yurtlarında bırakılmamaları şeklinde olmuştur. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlardan bazılarını öldürdü, astı, (ellerini ve ayaklarını) kesti ve gözlerini oydu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bundan ne önce ne sonra hiçbir zaman uzuv kesme cezası uygulamamıştır. Hatta, "Hiçbir şeyle müsle yapmayın" buyurarak bundan nehyetmiştir. Ancak Enes (r.a.) şöyle dedi: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları öldürdükten sonra yaktı. Bazıları onların Beni Süleym kabilesinden, bazıları ise Becile beldesindeki Ureyne kabilesinden olduklarını söylemişlerdir.

 

Ureyne kabilesinden olan kimselere uygulanan bu hükmün neshedildiği veya neshedilmemiş muhkem bir hüküm olduğu hususunda imamların farklı görüşleri vardır. Kimisi onun bu ayetle neshedildiğini söylemiş, ayette Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e "Allah seni affetsin; onlara niçin izin verdin?" (Tevbe, 43) tarzında bir kınama olduğunu iddia etmiştir. Kimisi, "Bu, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in müsleden (uzuvları kesme vs.) nehyeden hadisiyle neshedilmiştir" demiştir. Bu pek isabetli değildir. Ayrıca iddia sahibinin neshedici olduğunu iddia ettiği delilin neshedilen olduğunu iddia ettiği delilden sonra varit olduğuna dair delil getirmesi gerekir. Bazıları, "Bu olay had cezaları inmeden önce olmuştur" demiştir. Bunu Muhammed b. Sirin söylemiştir, fakat pek isabetli değildir. Çünkü, bunların olayı ileriki yıllarda olmuştur. Nitekim Cerir b. Abdullah'ın rivayeti bunun ileriki yıllarda olduğuna delildir; çünkü o Maide suresi nazil olduktan sonra Müslüman olmuştur. Kimisi de, "Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gözlerini oymayıp sadece buna niyetlenmiş, ardından Kur’an ayeti inerek muhariplerin hükümlerini açıklamıştır" demiştir. Bu da iddia da problemlidir. Çünkü, daha önce geçen Buhari ve Müslim'in rivayet ettikleri hadiste Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in bizzat "gözlerine mil çektirdi", başka bir rivayette "gözlerini çıkardı" ifadeleri yer almaktadır.

 

 

[2612] İmam Taberi, Velid b. Müslim'den şöyle nakleder: Leys b. Sa'd ile birlikte Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in onların gözlerini çıkarması, yaralarını dağlatmayıp ölüme terk etmesi konusunda sohbet ediyorduk. Dedi ki: Ben Muhammed b. Aclan'ı şöyle derken işittim: Bu ayet Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e bir kınama olarak indi ve ona böylesi kimselere öldürme, kesme ve sürgün edilme cezalarının uygulanacağını bildirdi. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'de daha sonra bunu kimseye yapmadı. Bu görüş İmam Evzal'ye söylendiğinde bunun Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i kınayıcı olarak indiğini reddetmiş ve şöyle demiştir: Bilakis bu bizzat onların cezasıydı. Daha sonra onlardan sonra muharebe eden muhariplerin cezasını bildiren ayet indi ve göz çıkarma cezasını kaldırdı.

 

Sonra, cumhur-u ulema, şehirde muhariplik (eşkıyalık) yapanlarla şehirlerarası yollarda muhariplik yapanların cezalarının aynı olduğuna bu ayetteki genel ifadeyi delil göstermişlerdir. Zira ayette, "Yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların" denilmişti'. Bu İmam Malik, Evzai, Leys b. Sa'd, İmam Şafii, İmam Ahmed b. Hanbel'in görüşüdür. Hatta İmam Malik, bir adamı kandırarak bir eve sokup öldüren ve malını alan kimse hakkında, "O muhariptir, dava maktulün yakınlarının değil sultanın (İslam Devleti'nin başkanının)dır. Yakınları affedip kısas yapmamaya karar verseler geçerli olmaz" demiştir. Ebu Hanife ile arkadaşları ise şöyle demişlerdir: "Muhariplik ancak yollarda olur, şehirde olmaz. Çünkü şehirde yardım istendiğinde yardımına koşulur. Şehir dışındaki yollar ise yardımına koşacak ve imdadına yetişecek kimselerden uzakta olduğundan, muhariplik sadece orada olur."

 

"..... Cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir." Ali b. Ebi Talha bu ayet hakkında İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Kim İslam yurdunda silah çeker ve yolcuları korkutur, sonra ele geçirilir ve tutuklanırsa Müslümanların imamı muhayyerdir; dilerse onu öldürür, dilerse asar, dilerse ellerini ve ayaklarını keser. Said b. Müseyyeb, Mücahid, Ata, Hasan-ı Basri, İbrahim en-Nehai ve Dahhak şöyle demişlerdir. Bunların hepsini İmam Taberi rivayet etmiştir. İmam Malik'ten de (rh.a) bunun benzeri rivayet edilmiştir. Bu görüşün delili şudur: Ayetteki 91 (veya) ifadesi, Kur'an'ın diğer yerlerinde olduğu gibi burada da muhayyerlik manasını ifade eder. Mesela (ihramlıyken) avlanmanın cezası hakkında şöyle buyurulmuştur: "İçinizden kim onu (ihramlıyken av hayvanını) kasten öldürürse öldürdüğü hayvanın dengi (ona) cezadır. (Buna) Kdbe'ye varacak bir kurban olmak üzere içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder. Yahut (avlanmanın cezası), fakirleri doyurmaktan ibaret bir keffarettir, yahut onun dengi oruç tutmaktır. " (Maide, 95) (Hacc veya umreyi tamamlayamayanın) fidye keffareti hakkında, "Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir" (Bakara, 196) buyurulmuştur. Yemin keffareti hakkında da, "Bunun (bilerek yapılan yeminin) keffareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffareti işte budur. " (Maide, 89) buyurutınuştur. Bunların hepsinde muhayyerlik manası vardır. Öyleyse bu ayet de bu şekilde anlaşılmalıdır.

 

Cumhur, "Bu ayet farklı durumlara göre inmiştir" demiştir. Nitekim İmam Şafii yol kesenler hakkında İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakletmiştir:

 

Eğer öldürür ve mal alırlarsa öldürülür ve asılırlar. Öldürür, fakat mal almazlarsa öldürülürler, asılmazlar. Mal alır ve öldürmezlerse elleri ve ayakları çaprazlama kesilir. Sadece yol keser ve mal almazlarsa sürgün edilirler." İbn Ebi Şeybe de Atiyye kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan benzer bir lafızla rivayet etmiştir. Ebu Miclez, Said b. Cübeyr, İbrahim en-Nehai, Hasan-ı Basrt, Katade, Süddi ve Ata' el-Horasani’den de bunun benzeri rivayet edilmiştir. Seletten ve imamlardan birçok kişi de böyle demiştir.

 

 

Fakat diri diri asılır ve ölene kadar yiyecek ve içecek verilmez mi, yoksa mızrak ve benzeri bir aletle mi öldürülür, yahut önce öldürülüp sonra başka bozguncular için ibret ve ürkütücü olması için asılır mı, yahut üç gün boyunca asılı bırakılıp sonra indirilir mi, yahut irini akıp boşalana kadar bekletilir mi? Tüm bunlar, yerinde (Fıkıh kitaplarında) ele alınmış ihtilaflı konulardır. Güvencimiz sadece Allah'tır, yalnız O'na dayanırız.

 

İmam Tabert' nin tefsirinde zikrettiği şu hadis eğer sahih ise bu detayların doğruluğunun şahididir:

 

 

[2613] Yezid b. Ebu Habib'den; Abdulmelik b. Mervan Enes (r.a.)'a bu ayet hakkında bilgi vermesi için mektup yazdı. Enes (r.a.) da ona şu cevabı gönderdi: "Bu ayet Becile bölgesindeki Ureyne kabilesinden bir grup kişi hakkında nazil oldu. Bunlar İslam'dan irtidat ettiler, çobanı öldürdüler, develeri sürüp götürdüler, yolculara korku saçtılar ve namus çiğnediler. Enes (r.a.) devamla şöyle demiştir: Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Cebrail (a.s)'a muhariplerin hükmünü sordu. Cebrail (a.s) da, "Kim mal çalmış ve yolcuları korkutmuşsa hırsızlığından dolayı elini, korkuttuğu için ayaklarını kes. Kim öldürmüşse onu öldür. Kim hem öldürmüş hem yolcuları korkutmuş hem de ırza geçmişse onu da as!" dedi.

 

"Yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. " Bazıları şöyle demişlerdir: Bu yakalanana kadar takip edilip cezasının verilmesi veya İslam yurdundan kaçmasıdır. Bunu İmam Taberi İbn Abbas (r.a.), Enes b. Malik (r.a.), Said b. Cübeyr, Dahhak, Rebi' b. Enes, Zühri, Leys b. Sa'd ve Malik b. Enes'ten rivayet etmiştir. Bazıları ise, "Bu bir beldeden başka bir beldeye sürgün edilmesi, yahut sultan veya temsilcisinin insanların onunla ilişkilerini tamamen kestirmesidir" demişlerdir. Şa'bi der ki: "İbn Hübeyre'nin dediği gibi, sultan onu tüm işlerden kovar." Ata' el-Horasani, "Yıllarca bir ordugahtan başka bir ordugaha gönderilir, İslam diyarından çıkarılmaz" demiştir. Said b. Cübeyr, Ebu Şa'sa, Hasan-ı Basri, Zühri, Dahhak ve Mukatil b. Hayyan da, "Sürgün edilir, fakat İslam diyarından çıkarılmaz" demiştir. Bazıları ise, "Buradaki sürgünden kasıt hapistir" demişlerdir. Bu İmam Ebu Hanife ile arkadaşlarının görüşüdür. Taberi ise buradaki sürgünden kastın, beldesinden başka bir beldeye götürülüp orada hapsedilmesi olduğunu tercih etmiştir.

 

"Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır. " Yani, bahsetmiş olduğum onların öldürülmeleri, asılmaları, ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi ve sürgün edilmeleri, kıyamet gününde onlar için hazırladığım büyük azap yanında, bu dünyada da onlar için insanlar arasında rezil ve rüsvalık vardır. Ayetin müşrikler hakkında nazil olduğunu söyleyenlerin bu cümleyi görüşlerini destekleyici olarak göstermeleri mümkündür. Müslümanlar hakkında olduğu görüşüne göre ise;

 

 

[2614] Müslim Sahih'inde Ubade b. Samit (r.a.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kadınlardan aldığı gibi Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza, hırsızlık yapmayacağımıza, zina etmeyeceğimize, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, birbirimize iftira atmayacağımıza dair bizden de söz aldı (ve şöyle buyurdu:) "Sizden kim sözünde durursa mükafatı Allah'a aittir. Kim bunlardan bir şey yapar da cezalandırılırsa cezası ona keffaret olur. Kimi de Allah (c.c) örterse durumu Allah'a kalmıştır; dilerse azap eder, dilerse bağışlar. "

 

"Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır. "

 

 

[26ı5) Hz. Ali (r.a.)'tan yapılan rivayete göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim dünyada bir günah işler de cezalandınlırsa Allah (c.c) kuluna iki defa ceza vermeyecek kadar adildir.

 

Kim dünyada bir günah işler de Allah onu örter ve rezil rüsvay etmekten muaf tutarsa Allah (c.c) affettiği bir konuya tekrar dönmeyecek kadar kerem sahibidir. " Bunu İmam Ahmed b. Hanbel, Tirmizi ve İbn Mace rivayet etmiş; Tirmizi, "Hasen ve gariptir" demiştir. İmam Darekutni'ye de bu hadis sorulduğunda "Bu hem hadis-i şerif olarak, hem sahabi sözü olarak rivayet edilmiştir" demiş, "hadis-i şerif rivayeti sahihtir" diye eklemiştir.

İmam Taberi bu ayetle ilgili şöyle der: "Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır." Yani şer, ar, ceza, zillet ve ahiretten önce acilen verilmiş bir cezadır. "Onlar için ahirette de büyük azap vardır." Yani ölene kadar bu fiillerinden tevbe etmezlerse, bu dünyada kendilerine verdiğimiz ceza ve ukubetin yanında ahirette de büyük bir azap, yani cehennem azabı vardır.

 

''Ancak, siz kendilerini yenip ele geçirmeden önce tevbe edenler müstesna; biliniz ki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir" ayetin müşrikler hakkında nazil olduğu görüşüne göre mana açıktır. Müslüman savaşçılar hakkında olduğu düşünüldüğünde ise; onlar ele geçirilmeden kendileri tevbe ederlerse öldürülme, asılma ve ayakların kesilmesi cezası kesin olarak düşer. Peki, ellerin kesilmesi cezası düşer mi düşmez mi? Bu konuda alimlerin iki görüşü vardır. Ayetin zahiri hepsinin düşmesini gerektirmektedir ki sahabilerin uygulaması da böyledir. Nitekim İbn Ebi Hatim, Şa'bi’den şöyle nakleder:

Basralı Harise b. Bedr et-Temimi yeryüzünde muhariplik (eşkıyalık) yapıyordu. Kureyş'ten aralarında Hz. Ali (r.a.)'ın oğlu Hz. Hüseyin, İbn Abbas (r.a.), Abdullah b. CMer'in bulunduğu kimselerle görüştü. Onlar da Hz. Ali (r.a.) ile konuştular. Fakat Hz. Ali (r.a.) ona eman vermedi. Sonra Said b. Kays el-Hemedani'ye geldi. Hemedani onu evinde bırakarak Hz. Ali (r.a.)'a gitti. "Ey mü'minlerin emiri, şu kişi hakkında ne dersin?" dedikten sonra; "Allah ve Rasulü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası. .. " ayetlerini okudu. "Ancak, siz kendilerini yenip ele geçirmeden önce tevbe edenler müstesna" cümlesini okuyunca Hz. Ali (r.a.) ona eman yazdı. Said, "O Bedr oğlu Harise'dir" demiştir. Bunu Taberi de birçok kanalla Mücahid'den, o da Şa'bi'den rivayet etmiştir. Bu rivayette şu ziyade vardır: Bunun üzerine Harise b. Bedr şöyle dedi:

 

Hemdan'la karşılaşırsan uzaklarda bir yerde.

Haber ver ki; onu kınayan hiç kimse selamette olmaz.

Babasının ömrüne yemin olsun ki Hemdan korkar İlah'tan.

Karşısındaki de Kur'an'la hükmeder.

 

İmam Taberi, Süddi ve Eş'as kanalıyla Şa'bi'den şöyle nakleder: Murad kabilesinden bir adam Hz. Osman (r.a.)'ın hilafeti döneminde Kufe valisiyken Ebu Musa el-Eş’ari (r.a.)'a gelerek, "Ey Ebu Musa! Burası himayene girme makamıdır. Ben Murad kabilesinden filan oğlu filanım. Allah'a ve Rasulü'ne karşı savaştım, yeryüzünde bozgunculuk yaptım ve yakalanmadan tevbe ettim" dedi. Bunun üzerine Ebu Musa el-Eş'ari (r.a.) kalktı ve "Filan oğlu filan oğlu filan Allah'a ve Rasulü'ne karşı savaşmış ve yeryüzünde bozgunculuk yapmıştı. Ve o yakalanmadan önce tevbe etmiş bulunmaktadır. Kim onunla karşılaşırsa ancak iyilikle muamele etsin. Eğer doğru ise bu doğrunun yoludur. Yalancıysa günahları kendisine erişir" dedi. Adam Allah'ın dilediği kadar bir süre orada kaldı. Sonra tekrar eşkıyalığa başladı. Allah da onu günahlarıyla yakaladı ve öldürdü. Taberi daha sonra Musa b. İshak el-Medeni'den şöyle nakleder: Ali el-Esedi muhariplik yaptı, kan döktü ve mal gasbetti. Yöneticiler ve halk onu aradılar, fakat kendisini korudu ve yakalanamadı. Sonra tevbe etmiş olarak çıkageldi. Zira birisini, "De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o, çok bağışlayan, çok esirgeyendir" (Zümer, 53) buyruğunu okurken işitmiş ve ona, "Ey Allah'ın kulu, tekrar oku!" demişti. Tekrar okuyunca kılıcını kınına koymuş ve tevbe etmiş olarak çıkagelmişti. Seher vakti Medine'ye girdi. Guslettikten sonra Mescid-i Nebevi'ye geldi. Sabah namazını kıldıktan sonra bazı öğrencileriyle oturmakta olan Ebu Hureyre (r.a.)'ın meclisine gelip oturdu. Gün aydınlanınca insanlar onu tanıdılar ve etrafında toplandılar. "Bana dokunamazsınız. Çünkü yakalanmadan önce tevbe etmiş olarak geldim" dedi. Ebu Hureyre (r.a.), "Doğru söylüyor" dedi. Sonra elinden tutup Muaviye döneminde Medine valisi olan Mervan b. Hakem'in yanına götürdü. "Bu yanıma tevbe etmiş olarak geldi. Buna hiçbir şey yapamaz ve öldüremezsiniz" dedi. Bunun üzerine ona hiçbir şey yapılmadı. Ali daha sonra tevbekar biri olarak Allah yolunda cihad etmek üzere denize açıldı. Müslümanlar Rumlarla karşılaştılar. Onun bulunduğu gemiyi gemilerine doğru çektiler. Gemileri üzerinde Rumlar'a şiddetle saldırdı. Ondan kaçarak geminin öbür tarafına yığılmaları üzerine gemi yan yatıp batlı ve toptan boğuldular.

 

Devam etmek için aşağıdaki linki kullan

 

35. Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.

36. Şüphe yok ki kafir olanlar, yeryüzündeki her şey ve bunun yanında da bir o kadarı kendilerinin olsa da kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye verseler onlardan asla kabul edilmez; onlar için acı bir azap vardır.

37. Ateşten çıkmak isterler, fakat oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır.