|
İbn Kesir Tefsir-i Kebir |
Yusuf Suresi 109 – 111.ayetler |
Önceki Kafir Milletlerin Helakı ve
Peygamberlere Allah'ın Yardımının Yetişmesi:
109. Senden önce de,
şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden
başkasını peygamber göndermedik. (Kafirler) yeryüzünde
hiç gezmediler mi ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu
görsünler! Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha
iyidir. Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
Tefsiri:
Yüce Allah peygamberlerini
kadınlardan değil erkeklerden gönderdiğini haber veriyor. Bu Cumhur-u ulemanın
görüşüdür. Nitekim ayeti kerimenin akışı Allah'ın (c.c.) insanlardan hiçbir
kadına şeriat vahyetmediğine delalet etmektedir.
Bazıları İbrahim (a.s)'ın hanımı Sarra,
Musa (a.s)'ın annesi ve Hz. İsa (a.s)'ın annesi İmran kızı Meryem (a.s)'ın
peygamber olduklarını söylemişlerdir. Buna da Meleklerin Sarra'yı
İshak (a.s) ve ardından (ondan olacak) Yakup (a.s) ile müjdelemelerini,
Allah'ın (c.c.) "Musd'nın anasına:
Onu emzir, kendisine
zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine) bırakıver, hiç
korkup kaygılanma. Çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden
biri yapacağız, diye vahyettik (bildirdik)." (Kasas, 7) buyruğunu, meleğin Meryem (a.s)'a gelip İsa
(a.s)'ı müjdelemesini ve Allah'ın (c.c.) "Hani melekler demişlerdi: Ey
Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına
tercih etti. Ey Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan, (O'nun huzurunda)
eğilenlerle beraber sen de eğil." (Al-i İmran, 42-43)
buyruğunu delil göstermişlerdir. Bu kadar delil onlar için yeterlidir. Fakat bu
sebepler onların peygamber olmalarını gerektirmez. Onların peygamber
olduklarını söyleyenler onların peygamberliğinden şereflendirilmelerini
kastediyorlarsa onda şüphe yoktur Ama buna rağmen geriye, "bu onların
peygamberler arasında yer almaları için yeterli midir, değil midir?"
konusu kalıyor. Ehl-i Sünnet ve Cemaat bu görüştedir.
Nitekim EbU. Hasen el-Eş’ari de onlardan: Kadınlardan hiçbir peygamber yoktur,
onlardan sadece sıddıkalar vardır, görüşünü
nakletmiştir. Nitekim Allah (c.c.) onların en üstünü İmran kızı Meryem (a.s)'dan "Meryem oğlu Mesih ancak bir Resuldür. Ondan önce
de (birçok) Resuller gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her
ikisi de yemek yerlerdi." (Maide, 75) diye
bahsetmiş, en yüksek övgü makamında sıddıkalık ile
nitelemiştir. Şayet peygamber olsaydı onu bu yüceltme ve büyültme makamında
mutlaka zikrederdi. Dolayısıyla Kur’an’ın direk
ifadesiyle o sıddıkadır.
Dahhak, İbn Abbas (r.a.)'tan onun
"Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz
erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. " buyruğu hakkında şöyle
dediğini nakleder: Yani, onlar sİzin söylediğiniz
gibi gökte yaşayan kimselerden değillerdir. İbn Abbas
(r.a.)'tan nakledilen bu görüşü Allah'ın (c.c.) "(Rasulüm!)
Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler,
çarşılarda dolaşırlardı. (Ey insanlar!)." (Furkan, 20) buyruğu, "Biz
onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık.
Onlar (bu dünyada) ebedi de değillerdir. Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine
getirdik; böylece, hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri kurtuluşa
erdirdik; müsrifleri de helak ettik." (Enbiya, 8-9)
buyruğu ve "De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne
yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene
uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım. " (Ahkaf,
9) buyruğu ile desteklenmektedir. Allah'ın (c.c.) "Senden önce de,
şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz
erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. " buyruğunda geçen
"kura" (asıl manası: köyler) kelimesinden kasıt şehirlerdir. Buradaki
köylerden kasıt tabiat ve huy bakımından insanların en kabaları olan çölde
yaşayan köylüler değildir. Nitekim bilindiği ve herkesçe malum olduğu üzere
şehirliler köylülerden daha zarif ve daha incedirler. Köylüler de şehirlilerden
çok çölde yaşayanların mizaç ve tabiatlarına yakındırlar. Bu yüzden Allah
(c.c.) "Bedeviler, kafirlik ve münafıklık
bakımından hem daha beter, hem de Allah'ın Rasulü'ne
indirdiği kanunları tanımamaya daha yatkındır." (Tevbe,
97) buyurmuştur. Katade "şehirler halkından.. " ayeti hakkında: Çünkü onlar çadırlarda kalan
bedevilerinden daha bilgili, daha halim ve sabırlıdırlar.
[3905] Başka birr hadiste ifade edildiğine göre; bedevilerden biri Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e dişi bir deve hediye etti. Resulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)
de ona hediye vermeye başladı. Ona verdikçe verdi ve (epey bir miktar verdikten
sonra) ancak razı etti. Sonra şöyle buyurdu:
"Vallahi Kureyşliler, Ensar, Seka! ve Devs
kabileleri dışında hiç kimseden hibe almamaya azmettim. "
[3906] İmam Ahmed b. Hanbel, İbn Ömer (r.a.)'tan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle
buyurduğunu rivayet etmiştir: "İnsanlar arasında bulunan ve eziyetlerine
sabreden mü'min, onlara karışıp katışmayan ve
eziyetlerine sabretmeyenden daha hayırlıdır. "
"Onlar" Yani:
Ey Muhammed! Seni yalanlayanlar "yeryüzünde hiç gezmediler mi ki kendilerinden
öncekilerin sonunun nasılolduğunu görsünler!"
yani peygamberleri yalanlayan kendilerinden önceki milletleri Allah'ın nasıl
helak ve yok ettiğini görsünler. Kafirlere de bunun
benzeri vardır. Nitekim Allah (c.c.) başka bir ayette şöyle buyurur: "(Sana
karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette
düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki gözler kör
olmaz; lakin göğüsler içindeki kalpler kör olur." (Hac, 46) Bunun haberine
kulak verdiklerinde Allah'ın (c.c.) kafirleri helak
edip mü'minleri kurtardığını görecekler. Bu Allah'ın
(c.c.) kullarındaki sünnetidir. O yüzden Yüce Allah ardından şöyle buyuruyor:
"Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha iyidir. Hala aklınızı kullanmıyor
musunuz?" Yani, onları dünyada kurtardığımız gibi ahiret
yurdunda da kurtaracağız. O ise onlar için dünyadan çok daha hayırlıdır.
Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Şüphesiz peygamberlerimize ve iman
edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım
ederiz." (Mü'min, 51) Buradaki dar (yurd) kelimesi ahirete izafet
edilerek "daru'l- ahiret"
denilmiştir. Bu, "Salatu'l-Ula" (ilk
namaz), "Mescidu'I-Cami" (cemaati toplayıcı
büyük mescid), "Amu'l-Evvel"
(ilk yı!), "Barihate'l-Ula"
(dünkü gün, yani dün) ve "Yevmü'l-hamis" (Perşembe günü) izafet terkipleri gibidir. Şair
de şöyle der:
Fek'as'ı övüyor ve Abs'i yeriyor musun?
Vallahi annen alçak birindendir.
Abs'in beldeleri seni ele geçirirse o vakit, Zilletin ne demek
olduğunu yakinen bileceksin.
(Buradaki izafetler
sıfatın mevsufa izafeti kabilindendir ve mesela onlardan "daru'l-ahira" nin aslı "ed-daru'l-ahira" dır.)
110. Nihayet
peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin kesinlikle yalanlandıklarını sandıkları
sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir.
(Fakat) suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.
Tefsiri:
Yüce Allah,
peygamberlere yardımı, iyice sıkıştıkları ve Allah'ın yardımını bekledikleri
yardıma en muhtaç anlarında indirdiğini bildiriyor. Nitekim Allah (c.c.) başka
bir ayette "Sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki
nihayet peygamber ve beraberindeki mü'minler:
Allah'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki
Allah'ın yardımı yakındır." (Bakara, 214) buyurmuştur. "kendilerinin
kesinlikle yalanlandılar diye sandıkları sırada" buyruğundaki "...." fiilinde iki kıraat vardır. Bunlardan biri zal harfi şeddeli olan "...."
(yalanlandılar) kıraatidir. Aişe (r.anha) böyle okurdu. Nitekim İmam Buhari,
Urve b. Zübeyr'den şöyle
nakleder: Aişe (r.anha)'ya
"Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de .. " ayetini sorarken
"Peygamberlere yalan mı söylendi (......), yoksa
onlar yalanlandılar (.....) mı?" dedim. "Yalanlandılar," dedi.
"Peygamberler toplumlarının kendilerini yalanladıklarından zaten
emindiler, dolayısıyla bu zan değildi." dedim. "Evet, yemin ederim ki
onlar bunu kesin olarak biliyorlardı" dedi. "O durumda onlar
kendilerine yalan söylendiğini zannediyorlarmış olur," dedim. Bunun
üzerine Hz. Aişe: "Haşa, ayeti böyle okumaktan
Allah'a sığınınm. Peygamberler Rablerinin kendilerine
yalan söylediğini asla düşünmezler." dedi. Ben. "Öyleyse ayetin
manası nedir?" deyince şöyle cevap verdi: Bu ayette, Rablerine iman eden,
peygamberleri tasdik ve onlara itaat eden kimselerden bahsedilmiştir.
Sıkıntılar uzadıkça uzayıp zafer gecikince peygamberler, gönderildikleri
toplumlardaki kendilerini yalanlayanlardan ümitlerini kestiler, hatta
takipçilerinin kendilerini yalanladıklarını zannettiler. İşte o zaman Allah'ın
yardımı yetişti." İmam Buhari başka bir kanalla Urve'den şöyle nakleder:
Aişe (radıyalli'ıhu anhi'ı)'ya "Belki kendilerine yalan söylendiğini
sanmışlardır" (....) dedim. "Haşa!" dedi. İmam Buhari'nin sözü burada sona eriyor. İbn
Cüreyc, İbn Ebi Melike'den şöyle nakleder: İbn
Abbas (radıyalli'ıhu anh)
bu ayeti "....." (kendilerine yalan söylendiğini sandılar) şeklinde
şeddesiz okudu. Sonra bana "Onlar beşerdi" dedi ve "Sıkıntı
onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki nihayet peygamber ve
beraberindeki mü'minler:
Allah'ın yardımı ne
zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır." (Bakara, 214)
ayetini okudu. İbn Cüreyc, İbn Ebi Melike'den, Urve'nin şöyle dediğini nakleder: Aişe
(radıyalli'ıhu anhi'ı) buna
karşı çıktı ve "Muhammed kendisine her ne vahyedilmişse
vefat edene kadar onların gerçekleşeceğini biliyordu. Ancak belalar peygamberlerlerin peşini bırakmayınca kendilerini
beraberlerindeki mü'minlerin de yalanladıklarını
sandılar. İbn Ebi Melike, Aişe (radıyalli'ıhu anhi'ı) hadisinde şöyle der: Aişe
(radıyalli'ıhu anhi'ı) bunu
tekzib (yalanlama) kökünden gelen zal
harfi şeddeli fiille (.....) okurdu. İbn Ebi Hatim, Yahya b. Said'den
şöyle nakleder: Bir adam Kasım b. Muhammed'e gelerek: Muhammed b. Ka'b el-Kurazi bu ayeti "....."
(şeddesiz) diye okuyol"" dedi. Kasım ona
şöyle dedi: Benden ona haber ver ki ben Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)'in hanımı Aişe
(r.anha)'yı işittim; bu ayeti "....."
şeklinde okudu, sonra şöyle dedi: Takipçilerinin kendilerini yalanladıklarını
sandılar. Bunun senedi de sahihtir.
İkinci kıraat
"....." şeklinde şeddesizdir. Bunun tefsirinde ihtilaf edilmiştir. İbn Abbas (radıyalli'ıhu anh) biraz önce geçen rivayetteki gibi tefsir etmiştir. Süfyan-ı Sevri'nin ... İbn Mes'ud (radıyalli'ıhu
anh)'tan naklettiğine göre o da bu ayeti şeddesiz
okumuş ve "İşte Aişe'nin hoşlanmadığı kıraat
budur" demiştir. İbn Abbas (r.a.) ve İbn Mes'ud (r.a.)'tan yapılan bu
rivayetler başkalarının onlardan yaptığı rivayetlerden farklıdır. İbn Abbas (r.a.)'tan rivayete gelince; A'meş,
Müslim'den İbn Abbas (r.a.)'ın
bu ayetteki fiili şeddesiz okuyup şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Peygamberler davetlerine kavimlerinin icabetinden ümit kesip kavimleri de
peygamberlerinin onlara yalan söylediğini sandıklarında, o vakit onlara karşı
kendilerine yardım geldi "ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirildi." Said b. Cübeyr, İmran b. Haris
es-Sülemi, Abdurrahman b. Muaviye, Ali b. Ebi Talha ve Avfi kanalıyla İbn Abbas
(r.a.)'tan da bunun benzeri rivayet edilmiştir.
İmam Taberi,
Ebu Hurre el-Cezeri’den şöyle nakleder: Kureyşli
bir genç Said b. Cübeyr'e
"Ey Ebu Abdullah! Bu kıraat(ın
tefsiri) nedir? Çünkü ben Kur’an' da buraya
geldiğimde bu sureyi okuyasım gelmiyor. Ayet şu:
"Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana
çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse
kurtuluşa erdirilir. " dedi. Said b. Cübeyr şöyle dedi: Evet. Manası şöyledir:
"peygamberler kavimlerinin imanından ümit kesip kendilerine peygamber
gönderilenler de peygamberlere yalan söylendiğini sanınca." Dahhak b. Müzahim der ki: O günkü
gibi ilme çağrılıp da duraksayan adam bir daha görmedim. Bunun için ta Yemen'e
gitsem bile az gelirdi. Sonra Taberi'nin başka bir
vecihten rivayet ettiğine göre ; bu soruyu Said b. Cübeyr'e Müslim b. Yesar da
sordu. Said b. Cübeyr aynı
cevabı verince Müslim kalkıp ona sarıldı ve "Sıkıntımı giderdiğin gibi
Allah da senin sıkıntını gidersin." dedi. Said
b. Cübeyr'den bir çok tarikle gelen başka
rivayetlerde onun ayeti böyle tefsir ettiği vardır. Mücahid
b. Cebr ve seleften bir çok kişi de ayeti böyle
tefsir etmiştir. Hatta Mücahid bunu "....."
(yalan söylediler) şeklinde, kaf harfini üstün
okumuştur. Bunu Taberi rivayet etmiştir. Fakat ayeti
böyle tefsir edenlerden bazıları zannedenleri peygamberlerin takipçisi mü'minler yapmışlardır. Bazıları ise onları kafirler
yapmışlardır ki o durumda mana şöyle olur: KaHrler
peygamberlerin kendilerine verdikleri zafer vaadinde yalancı olduklarını
sandılar.
İbn Mes'ud (r.a.)'tan rivayete
gelince; İmam Taberi, Temim b. Hazlem'den
şöyle nakleder: İbn Mes'ud
(r.a.)'ı "Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana
çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse
kurtuluşa erdirilir. " buyruğu hakkında ş5yle derken işittim: Nihayet
Peygamberler kavimlerinin iman ve kendilerine tasdik edeceklerinden ye'se düşünce, bu davanın yavaş yürüdüğünü sanınca ... İbn Mes'ud (r.a.) ile İbn Abbas (r.a.)'tan gelen bu rivayetlerdeki tefsirleri Aişe (r.anha) reddetmiş, Taberi
de tefsirinde onu desteklemiştir. Cumhurdan getirdiği delillerle meşhur görüşün
gerekçelerini saymıştır. Diğer görüşü kabul etmeyip tam'amen
reddetmiştir. Onu kabul etmediği gibi destekleyen sözler de söylememiştir.
Doğrusunu en iyi Allah bilir.
111. Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin)
kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o,
kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden
toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.
Tefsiri:
Allah (c.c.) buyuruyor
ki: Gerçekten peygamberlerin kavimleriyle olan hikayelerinde ve bizim mü'minleri nasıl kurtarıp kafirleri nasıl helak ettiğimizde
"akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır." Elbab,
kalpler demektir. "(Bu Kur'an) uydurulabilecek
bir söz değildir." Yani, bu Kur'an Allah (c.c.)
dışında biri tarafından yalan ve iftirayla uydurulacak ve düzülecek bir söz
değildir. "Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden" yani, kendinden
önce gökten inen kitapların doğru olduklarını onaylayan. Zira Kur'an onlardaki mevcut doğruları onaylar, tahrif, tebdil
ve değiştirmeleri ise ortadan kaldırır. "her şeyi açıklayan" helal ve
haramları, güzel ve çirkin şeyleri ve daha başka ibadetleri, vacipleri ve müstehapları emreden, haramları ve ona benzer mekruhlardan
men eden, olayları apaçık bir şekilde beyan eden, geleceğe dair genel ve
detaylı bilgiler veren, isimleri ve sıfatlarıyla, mahlukata benzemekten
tenzihleriyle yüce Rabb'den haber veren. "iman
eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir." Onların kalpleri Kur'an'la azgınlıktan kurtulup olgunluğa erişir,
sapıklıktan doğru yola girer. Onunla bu dünyada ve ahirette
kulların Rabb'lerinden rahmetini ararlar. Büyük
Allah'tan dünyada ve ahirette, yüzleri beyaz ve parlak
kimselerin karlı bir kazanç elde edip yüzleri kara kimselerin zararlı ticaretle
dönecekleri günde bu ayette bahsedilenlerden eylemesini dileriz.
Ancak O'ndan yardım
diler, ancak O'na tevekkül ederiz. O bize yeter. Ne güzel vekildir!
|
Devam etmek için aşağıdaki linki kullan |