|
İbn Kesir Tefsir-i Kebir |
Nahl Suresi 38 – 47.ayetler |
"OL" Emri:
38. Onlar var
güçleriyle: "Ölecek kimseyi Allah diriltmez" diye Allah'a yemin
ettiler. Hayır, öyle değil. Bu, O'nun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir
vaaddir; fakat insanların çoğu bilmezler.
39. Hakkında ayrılığa
düştükleri şeyleri onlara açıklasın, inkar edenler de kendilerinin gerçekten
yalancı kimseler olduklarını bilsinler diye.
40. Bir şeyi
dilediğimiz zaman sözümüz ona sadece "ol" dememizden ibarettir. O da
derhaloluverir.
Tefsiri:
Yüce Allah müşriklerin
"var güçleriyle Allah'a yemin ettiklerini" haber vermektedir. Yani
onlar "ölecek kimseyi Allah diriltmez" diye olabildiği kadar yemin
edip, abartılı bir şekilde ısrarla and içtiler. Yani onlar böyle bir işi uzak
mı uzak gördüler, bundan ötürü de Resullerin kendilerine böyle bir şeyi haber
vermelerini yalanlayarak bunun aksine yemin ettiler. Yüce Allah onları
yalanlayıp, iddialarını yüzlerine geri çevirerek: "Hayır, öyle değil"
buyurmaktadır. Yani aksine bu olacak, gerçekleşecektir. "Bu, onun
gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaaddir. " Onun gerçekleşmesi
kaçınılmazdır. "Fakat insanların çoğu bilmezler." Bilgisizliklerinden
ötürü Resullere muhalefet ediyor ve küfrün içine düşüyorlar. Bundan sonra Allah
ölümden sonra dirilişteki ve çağrışma günü olan kıyamet gününde cesetleri
diriltip, ayağa kaldırmaktaki hikmetini söz konusu etmekte ve bunların:
"Hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri" her bir şeyi
"onlara" insanlara "açıklasın" ve ayrıca "kötülük edenleri
yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları da daha güzeli
ile mükafatlandırması için" (Necm, 31) olacağını bildirmektedir.
"İnkar edenler
de" kafirlerin "ölecek kimseyi Allah diriltmez" şeklindeki
inançları ve buna dair yeminlerinde "kendilerinin gerçekten yalancı
kimseler olduklarını bilsinler diye." Bu sebepten ötürü kıyamet gününde
cehennem ateşine götürülmek üzere hızlıca itilecekler ve zebaniler kendilerine:
"İşte bu, sizin yalan saydığınız ateştir. Bu bir büyü müdür yoksa siz mi
görmüyorsunuz? Giriniz oraya! İster sabrediniz, ister sabretmeyiniz. Sizin için
birdir. Siz ancak işlediklerinizin karşılığını alacaksınız." (Tur, 14-16)
Daha sonra Yüce Allah,
dilediği her şeye kadir olduğunu ve yerde olsun, gökte olsun hiçbir şeyin O'nu
aciz bırakamayacağını, bir şeyin olmasını istediği takdirde ona "ol"
demekle derhalolacağını, ölümden sonra dirilişin de bunlardan birisi olduğunu,
onun gerçekleşmesini dileyeceği vakit sadece ona bir defa emir vereceğini ve
dilediği gibi gerçekleşeceğini haber vermektedir.
Nitekim bir başka yerde
de: "Emrimiz ancak birdir ve bir göz kırpması gibidir." (Kamer, 50);
"Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can
gibidir." (Lokman, 28) buyurmaktadır. Bu ayet-i kerimede de: "Bir şeyi
dilediğimiz zaman sözümüz ona sadece 'ol' dememizden ibarettir. O da derhal
oluverir." (Nahl, 40) Yani ona sadece bir defa emreder, o' da
derhaloluverir. Şairin dediği gibi:
Allah bir emri murad
etti mi ancak
Ona bir defacık ol der,
o da derhaloluverir.
Yani Yüce Allah'ın
verdiği emri pekiştirmesine ihtiyacı yoktur. Çünkü kimse O'na karşı duramaz,
emrine muhalefet edemez. Zira bir ve tek, Kahhar, Azim, egemenliği, hakimiyeti
ve izzeti her şeyi emrinin mahkumu haline getirmiş olan O'dur. O'ndan başka
ilah, O'ndan başka Rab yoktur.
İbn Eb, Hatim dedi ki:
.. .İbn Cureyc'den, bana Ata'nın haber verdiğine göre o Ebu Hureyre'yi şöyle
derken dinlemişti: Yüce Allah buyurdu ki: "Ademoğlu bana sövdü. Halbuki
bana sövmek ona yaraşmaz. O beni yalanladı, halbuki o beni yalanlamamalı idi.
Onun beni yalanlaması var güçleri ile: Ölecek kimseyi Allah diriltmez diye
Allah'a yemin etmeleridir. Ben de: "Hayır, öyle değiL. Bu onun gerçekleştirmeyi
üzerine aldığı hak bir vaaddir, fakat insanların çoğu bilmezler" buyurdum.
Onun bana sövmesine gelince, o: "Şüphesiz Allah üçün üçüncüsüdür. "
(Maide, 73) dedi. Ben ise: "De ki o Allah'tır, bir ve tektir, Allah'tır
sameddir (kimseye muhtaç olmayandır), doğurmamıştır ve doğmamıştır, hiç kimse
de O'nun dengi değildir." (İhlas suresi) buyurdum."
Hadisi bu şekilde mevkuf
olarak zikretti. Hadis ise Buhari ve Müslim'in Sahih'lerinde farklı bir lafızla
merfu olarak kaydedilmiştir.
41. Zulmedildikten sonra
Allah yolunda hicret edenleri biz dünyada elbette güzel bir şekilde
barındıracağız, ahiret mükafatz ise mutlaka daha büyüktür. (Müşrikler) bilmiş
olsalardı.
42. Onlar sabredenler
ve ancak Rablerine tevekkül edenlerdir.
Tefsiri:
Yüce Allah kendisinin
sevap ve mükafatını ümit ederek yurtlarından, kardeşlerinden, dostlarından
ayrılıp, kendi rızasını aramak uğrunda hicret eden muhacirlere mükafatını haber
vermektedir. Bu ayet-i kerimenin nüzul sebebinin, Mekke' de iken kavimlerinin
kendilerine yaptığı eziyet ve işkencelerin oldukça şiddetlenmesi üzerine
Habeşistan'a hicret eden muhacirler hakkında olma ihtimali vardır. Bu
muhacirler sonunda Mekkeliler arasından Habeşistan'a çıkıp gitmek zorunda
kalmışlardı. Böylelikle Rablerine ibadet imkanını bulmak istemişlerdi. Bunların
en şereflileri arasında beraberinde zevcesi Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'in kızı Rukayye'nin de bulunduğu Osman b. Affan, Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)'in amcasının oğlu Cafer b. Ebu Talib, Ebu Seleme b. Abdulesed
gibileridir. Bunlar tasdik eden erkek ve tasdik eden kadın olmak üzere yaklaşık
seksen kişi ile birlikte hicret etmişlerdi. Allah onlardan razı olsun ve onları
razı etsin. Allah onlara vaad ettiğini gerçekleştirmiştir. Dünya ve ahirette
kendilerini güzel bir şekilde mükafatlandıracağını vaad ederek: "Allah
yolunda hicret edenleri Biz dünyada elbette güzel bir şekilde
barındıracağız" buyurmaktadır.
İbn Abbas, Şa'bı ve
Katade, (barındırılacak güzel yer) Medine' dir demişlerdir. Bunun hoş rızık
olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama da Mücahid’e aittir. Her iki görüş arasında
ise bir çelişki yoktur. Çünkü onlar meskenlerini ve mallarını terk edip
gittiler. Allah da dünyada kendilerine onlardan hayırlı olanları onların yerine
verdi. Çünkü bir şeyi Allah için terk eden kimseye Allah, o kimseye o terk
ettiği şeyden daha hayırlısını dünyada verir. Nitekim böyle oldu. Allah onlara
yeryüzünde imkan ve iktidar verdi, kulların başına onları yönetici, egemen
yaptı. Bunun sonucunda amirler ve yöneticiler olarak görev yaptılar. Onların
her biri takva sahiplerine birer önder oldu. Yüce Allah ahiret yurdunda
muhacirlere vereceği sevabın dünyada kendilerine verdiğinden daha büyük
olacağını haber vermekte ve: "Ahiret mükafatı ise" onlara dünyada
verdiklerimizden "mutlaka daha büyüktür, bilmiş olsalardı"
buyurmaktadır. Yani onlarla birlikte hicret etmeyip, geri kalanlar Allah'ın,
kendisine itaat edip, Resulü'ne uyan kimseler için neler saklamış olduğunu
bilmiş olsalardı. Bundan dolayı Huşeym, Avvam'dan o kendisine nakledenden rivayet
ettiğine göre Ömer b. el-Hattab (r.a.) muhacirlerden bir kimseye
beytu'l-mal’den tahsis ettiği maaşını verdiği vakit: Al, Allah bu malı senin
için mübarek kılsın. Bu, Allah'ın sana dünyada vaad ettiğidir, ahirette senin
için sakladığı ise bundan daha üstündür, der sonra da ''Allah yolunda hicret
edenleri biz dünyada elbette güzel bir şekilde barındıracağız, ahiret mükafatı
ise mutlaka daha büyüktür bilmiş olsalardı" ayetini okurdu.
Daha sonra Yüce Allah bu
hicret edenlerin niteliklerini dile getirerek:
"Onlar sabredenler
ve ancak Rablerine tevekkül edenlerdir" buyurmaktadır. Yani onlar dünyada
da, ahirette de en güzel akıbeti kendilerine veren Allah'a tevekkül edenler
olarak kavimleri arasından kendilerine eziyet edenlerin işkencelerine sabredenlerdir.
43. Biz senden önce de
kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Eğer
bilmiyorsanız zikir ehline sorun.
44. (Onları) apaçık
belgelerle ve kitaplarla (gönderdik). İnsanlara kendilerine ne indirildiğini
açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu Zikri indirdik.
Tefsiri:
Dahhak, İbn Abbas'tan
şöyle dediğini nakletmektedir: Allah, Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’i
Resul olarak gönderince Araplar bunu kabul etmedi yahut aralarından onun
risaletini inkar edenler oldu ve: Allah'ın elçisi, bir insan olmayacak kadar
büyüktür, dediler. Bundan dolayı Yüce Allah da: "İçlerinden bir adama:
'İnsanları uyar ... ' diye vahiy göndermemiz insanlar için şaşılacak bir şeytni
ki. .. " (Yunus, 2) ayetini indirdi. Burada da: "Biz senden önce de
kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Eğer
bilmiyorsanız Zikir ehline sorun" buyurdu. Zikir ehlinden kasıt, önceki
kitap ehlidir. (Onlara) kendilerine gönderilen rasuller insan mıydı yoksa melek
miydi (diye sorun). Eğer melek idiler, deseler buna karşı çıkın, kabul etmeyin.
Şayet insan idiyseler o halde Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in de bir
rasul olmasını inkar etmeyin. Yüce Allah bir başka yerde:
"Senden önce
gönderdiklerimizle kendilerine vahyettiğimiz şehirli erkeklerden başkaları
değildi. " (Yusuf, 109) buyurmaktadır. Yani onlar sizin söylediğiniz gibi
semadakilerden değillerdi.
Mücahid ve İbn Abbas'tan
da böylece rivayet edilmiş ve Zikir ehliyle kitap ehlinin kastedildiği
belirtilmiştir. Mücahid ve A'meş de böyle demiştir. Abdurrahman b. Zeyd'in
görüşüne göre ise Zikirden kasıt Kur’an' dır. O bu görüşüne Yüce Allah'ın:
"Şüphe yok ki o Zikri Biz indirdik. Onu koruyacak olan elbette
Biziz." (Hicr, 9) buyruğunu delil göstermiştir. Bu kanaat doğru olmakla
birlikte burada kastedilen o değildir. Çünkü bu kitaba muhalefet eden bir
kimse, onu inkar ettikten sonra inkarını ispatlamak için tekrar ona başvurmaz.
Aynı şekilde Ebu Cafer
Bakır'ın: Zikir ehli biziz, sözü de böyledir. Bundan maksadı ise, zikir ehlinin
bu ümmetin kendisi olduğudur. Bu söz doğrudur. Şüphesiz ki bu ümmet, önceki
bütün ümmetlerden daha bilgilidir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in
Ehl-i beytinin alimleri de -selam ve rahmet onlara olsun- eğer dosdoğru sünnet
üzere iseler, ilim adamlarının en hayırlılarındandırlar. Ali, İbn Abbas,
Ali'nin oğulları, Hasan, Hüseyin, Muhammed b. el-Hanefiyye, Ali b. el-Huseyn
Zeynul Abidin, Ali b. Abdullah b. Abbas, Ebu Cafer el-Bakır olarak bilinen
Muhammed b. Ali b. el-Hasen, onların emsali, benzerleri ve onların türünden
olup, Allah'ın sapasağlam ipine ve dosdoğru yoluna sımsıkı sarılıp, her bir hak
sahibinin hakkını bilip kabul eden ve her bir kimseyi Allah ve Rasulü'nün
kendisine vermiş olduğu konuma oturtup, Allah'ın mü' min kullarının kalplerinin
etrafında toplandığı Ehl-i beyt alimleri gibi.
Maksat şudur: Bu ayet-i
kerime Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den önce geçmiş olan Resullerin
tıpkı kendisi gibi birer beşer olduklarını haber vermektedir. Nitekim Yüce
Allah'ın şu buyrukları da bunun gibidir:
"De ki: 'Rabbimi
tenzih ederim ben sadece bir beşerim. ' Kendilerine hidayet geldiği zaman
insanları iman etmekten alıkoyan tek şey onların: 'Allah bir insanı mı
peygamber gönderdi' demeleri olmuştur. De ki: 'Şayet yeryüzünde yürüyen
melekler olsaydı Biz onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik. '"
(İsra, 93-95); "Bizim senden önce gönderdiğimiz rasuller de muhakkak yemek
yerler ve pazarlarda dolaşırlardı." (Furkan, 20); "Onları yemek yemez
bir ceset de kılmadık. Onlar ebedi de kalmadılar." (Enbiya, 8); "De
ki: 'Ben peygamberlerin ilki değilim. '" (Ahkat, 9); "De ki: 'Ben de
ancak sizin gibi bir beşerim. Şu kadar var ki bana ilahınızin ancak tek bir
ilah olduğu vahyediliyor ... '" (Kehf, 110)
Daha sonra Yüce Allah
peygamberlerin birer insan oldukları hususunda şüphe eden kimselere önceki
kitap ehli olan Zikir ehli diye anılan kimselere önceden gelip geçmiş
peygamberler hakkında, peygamberleri bir insan mıydı yoksa melek mi idiler diye
sormaları yolunu göstermektedir. Bundan sonra Allah o peygamberleri
"apaçık belgelerle" delil ve hüccetlerle "ve kitoplarla"
gönderdiğini söz konusu etmektedir. ayetteki "ez-zubur"un kitaplar
demek olduğunu İbn Abbas, Mücahid, Dahhak ve başkaları söylemiştir. Zubur
"Zebur"un çoğuludur. Araplar bir kitabı (mektup ya da herhangi bir
yazıyı yazdıkları vakit): "Zebertu'l-kitab: Kitabı yazdım" derler.
Yüce Allah da:
"İşledikleri her
şeyde zuburdadır (amellerinin yazılı olduğu kitaplardadır)." (Kamer, 52);
''Andolsun biz zikirden sonra Zebur'da: 'Arza benim salih kullarım mirasçı
olur' diye yazdık." (Enbiya, 105) buyurmaktadır.
"İnsanlara"
Rablerinden "kendilerine ne indirildiğini açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler."
Kendilerine bakıp doğruyu bulsunlar, dünya ve ahirette kurtuluşa ersinler
"diye sana da bu zikri" yani Kur’an’ı "indirdik." Çünkü sen
Allah'ın sana indirdiği buyruklarının anlamını çok iyi bilensin. Ona son derece
bağlısın ve onu takip edersin. Biz de senin yaratılmışların en faziletlisi ve
Ademoğullarının efendisi olduğunu bildiğimiz için sana Kur'an'ı indirdik.
Böylelikle sen onlara Kur’an’ın mücmel alanını geniş geniş açıklamış, müşkil
alanını da (içinden çıkamadıkları, anlamakta zorlandıkları buyrukları da)
açıklayasın diye seni gönderdik.
45. Kötülükleri
planlayanlar Allah'ın kendilerini yere batıracağından yahut farkedemeyecekleri
bir taraftan kendilerine (ansızın) azabın gelip çatacağından yana emin mi
oldular?
46. Yahut onlar dönüp
dolaşırken (azabın) kendilerini yakalayıvermesinden (emin midirler?) Onlar
(Allah'z) (kiz bırakamazlar.
47. Yahut kendilerini
korku içerisindeyken yakalamasından (emin mi oldular?) Rabbiniz gerçekten
Raufdur, Rahimdir.
Tefsiri:
Yüce Allah kötülükler
işleyip, onlara çağıran insanları çağırdıkları vakit onlara hile ve tuzaklar
hazırlayıp, kötülüklere iten isyankarlara karşı ne kadar halim olup, onlara
mühlet verdiğini haber vermektedir. Halbuki bununla birlikte "Allah
kendilerini yere batırmaya yahut farkedemeyecekleri bir taraftan" yani
nereden geldiğini bilemeyecekleri bir yerden "kendilerine (ansızın)
azabı" getirmeye de kadirdir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde:
"Gökte olanın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz? O zaman onun
durmadan çalkalanmakta olduğunu göreceksiniz. Yahut gökte olanın üzerinize taş
yağdıran bir rüzgar göndermesinden emin mi oldunuz? Hem benim korkutmamın
nasılolduğunu bileceksiniz." (Mülk, 16-17) buyurmaktadır.
"Yahut onlar"
maişetlerini sağlamak ve yolculuk ve benzeri hallerde oyalayıcı işlerle
meşgulolurken "dönüp dolaşırken (azabın) kendilerini yakalayıvermesinden
(emin midirler?)" Katade ve Süddi: "Dönüp dolaşırken"
yolculuklarında gidip gelirken demişlerdir. Mücahid ve Dahhak ise "dönüp
dolaşırken" gece ve gündüz dönüp dolaşırken diye açıklamışlardır. Yüce
Allah'ın: ''Acaba o ülkeler halkı geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine
gel(mey)eceğinden emin mi oldular? Yoksa o ülkelerin halkı kuşluk vaktinde
oynarlarken de azabımızın kendilerine gel(mey)eceğinden yana emin mi
oldular?" (Piraf, 97-98) buyruğuna benzemektedir.
"Onlar (Allah'ı)
aciz bırakamazlar." Hangi durumlarda olurlarsa olsunlar Allah'ı acze
düşüremezler.
"Yahut kendilerini
korku içerisinde iken yakalamasından" kendilerini azap ile yakalamasından korkarlarken
Allah'ın onları yakalamasından (emin mi oldular?) Çünkü böyle bir korku halinde
azap ile yakalanmak korkusu daha ileri ve daha şiddetlidir. Çünkü korku ile
birlikte beklenilen korkulu halin gerçekleşmesi oldukça çetindir. Bundan dolayı
el-Avfi, İbn Abbas'tan: "Yahut kendilerini korku içerisinde iken
yakalamasından" buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Ben
dilersem onu arkadaşının ölümünün ve bundan dolayı korkuya kapılması halinin
hemen akabinde azap ile yakalarım. Mücahid, Dahhak, Katade ve başkalarından da
böylece rivayet edilmiştir.
"Rabbiniz gerçekten
Raufdur, Rahimdir." Çünkü o sizi çabucak cezalandırmamaktadır (cezanızı
geciktirip, size mühlet vermektedir.) Buhari ve Müslim' de sabit olan şu
rivayetlerde dile getirildiği gibi:
[4086] "Duyduğu
rahatsız edici şeylere karşı Allah'tan daha çok sabreden kimse yoktur. Onlar
Allah'ın bir çocuğunun olduğunu iddia ettikleri halde o, onları
rızıklandırmakta, onlara afiyet vermektedir. "
[4087] "Muhakkak
Allah zalime mühlet verir. Nihayet onu (azap ile) yakaladı mı bir daha da
bırakmaz." Daha sonra Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz
O'nun yakalayışı pek acıklı, pek şiddetlidir." (Hud, 102) ayetini okudu.
Yine Yüce Allah:
"Zalim oldukları halde kendilerine mühlet verdiğim nice memleketler
vardır. Sonra onları (azap ile) yakaladım. Dönüş yalnız banadır. " (Hac,
48) buyurmaktadır.
|
Devam etmek için aşağıdaki linki kullan |