|
İbn Kesir Tefsir-i Kebir |
MUKADDİME |
İMAM İBN KESİR'İN
MUKADDİMESİ
Hamd;
kitabına "Hamd, Rahman ve Rahim olan ve din gününün sahibi Allah'a
mahsustur" diyerek başlayan ve şöyle buyuran Allah'a mahsustur: "Hamd
olsun Allah'a ki kulu (Muhammed'e), Kitab'ı indirdi ve ona hiçbir eğrilik
koymadı. Onu dosdoğru (bir Kitab) olarak indirdi ki katından gelecek şiddetli
azaba karşı (insanları) uyarmak ve yararlı işler yapan mü'minlere kendileri
için güzel mükafat bulunduğunu müjdelemek için onlar orada ebedi kalacaklardır.
Ve ''Allah evlat edindi" diyenleri de uyarmak için. Ne onların (Allah
evlat edindi, diyenlerin), ne de atalarının bu konuda bir bilgisi vardır.
Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Yalandan başka bir şey
söylemiyorlar." (Kehf, 1-5)
Ki
o Allah, yaratmasına da hamdle başlamış ve şöyle buyurmuştur: "Hamd,
gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur.
(Bunca ayet ve delillerden) sonra kafir olanlar (hala putları) Rableri ile denk
tutuyorlar." (En'am, 1)
Allah
(c.c) yaratmasının sonunu da hamdle yapmış, cennetliklerle cehennemliklerin
akibetlerini belirttikten sonra şöyle buyurmuştur: "Melekleri görürsün ki
Rablerine hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır. Artık
aralarında adaletle hükmolunmuş ve "alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd
olsun" denilmiştir." (Zümer, 75) Bu yüzden Allah (c.c) ''Allah O'dur;
O'ndan başka İlah yoktur. Hamd, dünyada da ahirette de O'nun içindir; hüküm de
O'nundur. Yalnız O'na döndürüleceksiniz." (Kasas, 70) buyurmuştur. Allah
(c.c) yine şöyle buyurmuştur: "Hamd, göklerde ve yerde bulunanların
hepsinin sahibi olan Allah'a mahsustur. Ahirette de hamd O'na mahsustur. O,
hikmet sahibidir, (her şeyden) haberi olandır." (Sebe, 1) Böylece başta ve
sonda, yarattıklarında ve yaratmakta olduklarında hamd yalnız O'nadır. Kişinin
namazında söylediği gibi Allah bunların tümünde hamdın (övgü ve şükür)
sahibidir:
"Allah'ım!
Ey Rabbim! Sana gökler dolusu, yer dolusu ve başka dilediğin şeyler dolusu hamd
0lsun"(sahih)
Bu
yüzden cennettekilere nefes gibi Allah'ı tesbih ve hamd ilham edilecek. Yani,
Allah'ın (c.c) kendilerine büyük nimetlerini, kudretinin kemalini, saltanatının
azametini, ihsanlarının kesintisizliğini ve kendilerine iyiliklerinin
devamlılığını gördükçe nefesleri sayısınca Allah'ı hamd ve tesbih edecekler.
Nitekim Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: "İman edip güzel işler yapanlara
gelince imanları sebebiyle Rableri onları nimet dolu cennetlerde, alt
tarafından ırmaklar akan (saraylara) erdirir. Onların oradaki duası: ''Allah'ım!
Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!" (sözleridir). Orada birbirleriyle
karşılaştıkça söyledikleri ise "selam"dır. Onların dualarının sonu da
şudur: Hamd, alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur." (Yunus, 9-10)
Hamd,
peygamberlerini gönderen Allah'a mahsustur: "(Yerine göre) müjdeleyici ve
sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra
Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın!" (Nisa, 165)
Ki
O (c.c) peygamberlerinin sonuncusunu; en açık yolu gösteren Mekkeli Arap ve
ümmi peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kılmıştır. Onu risaletinden
kıyamet gününe kadar yaşayacak tüm insanlara ve cinlere göndermiştir. Nitekim
Allah (c.c): "De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin
ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka İlah yoktur, O diriltir ve
öldürür. Öyle ise Allah'a ve ümmi Peygamber olan Rasulü'ne -ki o, Allah'a ve
onun sözlerine inanır- iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız."
(tÜM, 158) buyurmuştur. Allah (c.c) yine: "Bu Kur'an bana, kendisiyle sizi
ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu" (En'am, 19) buyurmuştur.
Dolayısıyla bu kitap, Arap ve Acemden, siyah ve kırmızıdan, insan ve cinden her
kime ulaşırsa onun için uyarıcıdır. Bu sebeple Allah (c.c):) "Zümrelerden
hangisi onu inkar ederse, işte cehennem ateşi onun varacağı yerdir" (Hud,
17) buyurmuştur. Böylece bahsettiklerimizden her kim Kur'an'ı inkar ve
reddederse Allah'ın apaçık belirtmesiyle varacağı yer cehennemdir. Nitekim
Allah (c.c): "(Rasulüm!) Sen bu sözü (Kur'an'ı) yalan sayanı bana bırak
(kendini üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba
yaklaştırıyoruz." (Kalem, 44) buyurmuştur.
[2]
Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ben kırmızıya ve siyaha
gönderildim" buyurmuştur. Mücahid: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) insanlar ile cinleri kastetmiştir, demiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) iki kalabalık cinsin tümüne, insanlar ile
cinlere, Allah'ın kendisine bu aziz kitaptan vahyettiklerini tebliğ etmek üzere
gönderildi. Ki o kitap için Allah "Ona önünden de ardından da batıl
gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah'tan indirilmiştir" (Fussilet,
42) buyurmaktadır. Onlara Allah'tan getirdiği vahiy yoluyla Allah'ın (c.c)
onlara Kur’an'ı anlama ve tefekkür etme davetini bildirdi: "Hala Kur’an
üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından
gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı." (Nisa, 82) Allah (c.c)
yine "(Rasulüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, ayetlerini düşünsünler ve aklı
olanlar öğüt alsınlar diye indirdik. " (Sad, 29) buyurmaktadır. Yine:
"Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?"
(Muhammed, 24) buyurmaktadır.
İşte
alimlerin vazifesi de Allah'ın kelamının manalarını açıklamak, tefsir etmek,
manalarını yerlerinde arayıp bulmak, öğrenip öğretmektir. Nitekim Allah (c.c):
Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara
açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı. Onlar ise
bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş
ne kadar kötü!" (Al-i İmran, 187) buyurmaktadır. Başka bir yerde de:
''Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere
gelince işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla
konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için
acı bir azap vardır." (Al-i İmran, 77) İşte Allah bizden evvelki kitap
ehlini, Allah'ın kendilerine indirilen kitabından yüz çevirmek, dünyaya yönelip
kendini dünya malı biriktirmeye vermek, Allah'ın Kitabı'na uyma emrine uymayıp
başka şeylerle meşgul olmakla yermiştir.
Dolayısıyla,
ey Müslümanlar, bizlerin de Allah'ın (c.c) onları yerdiği şeylerden sakınip
bize emrettiği "Allah'ın bize indirilmiş kitabını öğrenme ve öğretme,
anlama ve anlatma" emrini yerine getirmesi gerekmektedir. Allah (c.c)
şöyle buyurur: "İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an
sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce
kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman
geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Bilin
ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü canlandırıyor. Düşünesiniz diye gerçekten,
size ayetleri açıkladık." (Hadid, 16-17) Allah (c. c) buradaki ilk ayetten
itibaren, yeryüzünü ölümünden sonra canlandırmasını ifade eden ayeti getirmekle
şu uyarıyı yapmaktadır: Allah (c.c) toprağı ölümünden sonra dirilttiği ve
canlandırdığı gibi kalpleri de günah ve masiyetler sebebiyle katılaşmalarından
sonra iman ve hidayet ile diriltir. Allah'tan bize bunu yapmasını umuyor ve
istiyoruz. Şüphesiz o cömerttir, kerem sahibidir.
Bir
Fasıl:
Şayet
birisi: "Peki en güzel tefsir yöntemi nedir?" derse;
el-Cevap:
Tefsirde en doğru yöntem Kur'an'ın Kur'anla tefsiridir. Zira Kur'an'ın bir
yerinde kısa ve müphem bırakılan, diğer yerinde açılmış ve açıklanmıştır.
Açıklamayı Kur'an'da bulamazsan Sünnet'e başvurmalısın. Zira Sünnet Kur'an'ın
şerhi ve açıklamasıdır. Hatta İmam Şafii (rh.a) şöyle demiştir: Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) 'in verdiği her hüküm Kur'an'dan anladığıyla
verdiği hükümdür. Allah (c.c) şöyle buyurmuştur: ''Allah'ın sana gösterdiği
şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik;
hainlerden taraf olma!" (Nisa, 105) "Biz bu Kitab'ı sana sırf
hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir
topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik." (Nahl, 64) ''Apaçık
mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni
açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdi k. "
(Nahl, 44)
[3]
Bu yüzden Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İyi bilin ki bana
Kur'an ve onunla birlikte misli verildi"(sahih) -yani Sünnet verildi-
buyurmuştur. Sünnet de Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e Kur'an'ın
inişi gibi vahiyle iner. Fakat o Kur'an-ı Kerım gibi tilavet edilmez, ibadet
olarak okunmaz. Nitekim imam Şafii (rh.a) ve diğer imamlar buna birçok delil
getirmişlerdir ki burası onun yeri değildir.
Anlatmak
istediğimiz o ki sen Kur'an-ı Kerım'in manasını önce Kur’an’ın kendisinde
ararsın. Onda bulamazsan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'de ararsın.
Nitekim Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'de Yemen'e gönderdiğinde Muaz
(r.a.)'a: "Ne ile hükmedeceksin?" diye sordu. Muaz (r.a.)
"Allah'ın kitabıyla" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Onda
bulamazsan?" dedi. Muaz (r.a.): "Allah Rasulü'nün Sünnetiyle"
diye cevap verdi. "Onda bulamazsan?" diye sordu. "Kendi görüşüme
göre içtihad ederim." dedi. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) göğsüne vurarak "Allah Rasulü'nün elçisini Allah Rasulü'nün razı
olduğuna muvaffak kılan Allah'a hamd olsun" buyurdu.
Bu
hadis, geçtiği yerlerde ortaya konduğu gibi müsnedlerde iyi (ceyyid) senedle
rivayet edilmiştir.
Kur'an-ı
Kerim' de de Sünnet'te de herhangi bir açıklama ve tefsir bulamazsak
sahabilerin sözlerine başvururuz. Çünkü onlar bunu daha iyi bilirler. Zıra
sadece onlara mahsus "karine ve alametlere tanık olmaları" yanında
"tam anlayış, doğru ilim ve salih amel" hasletlerine sahiptirler.
Özellikle de dört imam, hulefa-i raşidin, hidayete erdirilmiş imamlar ve
Abdullah b. Mes'ud gibileri (Allah onlardan razı olsun).
Nitekim
İmam Taberi, Mesruk kanalıyla İbn Mes'ud (r.a.)'tan şöyle rivayet etmiştir:
"Kendinden başka İlah olmayana yemin ederim ki Allah'ın Kitabı'ndan hangi
ayet inmişse ben onun kim hakkında ve nerede indiğini biliyorum. Allah'ın
Kitabı'nı benden daha iyi bilen birinin bineklerin ulaşabileceği bir yerde olduğunu
bilseydim, ona mutlaka giderdim." Yine İbn Mes'ud (r.a.)'tan şöyle rivayet
edilmiştir: "Bizden biri on ayet öğrendiğinde manalarını öğrenip onlarla
amel etmedikçe diğerlerine geçmezdi." Abdurrahman es-Silmi der ki: Bize
Kur'an okutanların anlattıklarına göre; kendileri Rasulullah (Sallallahu aleyhi
ve Sellem)'den Kur'an öğrenirlerken on ayet öğrenince ondakilerle amel
etmedikçe diğerine geçmezlerdi. Onlar şöyle dediler: Böylece Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) bize Kur'an'ı ve onunla amel etmeyi birlikte
öğretirdi.
[5]
Zira Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onun için: "Allah'ım! Onu
dinde fakih kıl ve ona te'vili (tefsir) öğret" buyurmuştur.(sahih)
İmam
Taberi, İbn Mes'ud (r.a.)'tan: "Evet, o Kur'an'ın tercümanı İbn
Abbas'tır" dediğini rivayet etmiştir. Sonra Mesruk'tan, İbn Mes'ud
(r.a.)'ın "Evet. Kur'an'ın tercümanı İbn Abbas'tır" dediğini rivayet
etmiştir. Sonra A'meş kanalıyla gelen İbn Mes'ud (r.a.)'ın aynı sözünü rivayet
etmiştir.
İbn
Mes'ud'a (r.a.) varan bu senet sahih olup onun İbn Abbas (r.a.) hakkında böyle
söylediği sabittir. İbn Mes'ud (r.a.) hicri 36 yılında vefat etti ve İbn Abbas
(r.a.) ondan sonra 36 yıl daha yaşadı. İbn Abbas (r.a.)'ın İbn Mes'ud
(r.a.)'dan sonra elde ettiği ilimlerin ne kadar olduğunu artık sen hesap et!
A'meş,
Ebu Vail'den şöyle rivayet etmiştir: Ali (r.a.) hac mevsiminde yerine İbn
Abbas'ı (r.a.) tayin etti. İbn Abbas (r.a.) bir hutbe verdi ve hutbesinde
Bakara suresini- başka bir rivayette, Nur suresini- okudu ve öyle bir tefsirini
yaptı ki onu Humlar, Türkler ve Deylemliler dinleseydi Müslüman olurlardı.
Onun
için İsmail b. Abdurrahman es-Süddi'nin (Büyük Süddi) tefsirindeki nakillerin
büyük çoğunluğu bu iki kişiden, İbn Mes'ud ile İbn Abbas'tandır. Ancak bazen
onların Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in iznine binaen Ehl-i
kitap'tan yaptıkları nakilleri de zikreder.
[6]
Zira Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Benden
bir ayet dahi olsa tebliğ ediniz. İsrailOğullarından nakledebilirsiniz, bunda
bir mahsur yoktur. Kasten aleyhime yalan söyleyen kimse de cehennemdeki yerine
hazırlansın." Bunu İmam Buhari, Abdullah b. Amr'dan rivayet etmiştir.
Bu
yüzden Abdullah b. Amr (r.a.) Yermuk savaşında iki hayvan yükü dolusu kitap
ganimet almıştı ve bu hadisteki izinden dolayı bunlardan anladığı şekilde
nakiller yapar ve rivayette bulunurdu.
Ancak
israiliyat türü bu rivayetler delil değil, sadece destekleyici şahit olarak
getirilebilir. Zira israiliyat rivayetleri üç kısımdır:
Bir:
Elimizdeki, onun doğruluğuna tanıklık eden bilgilere binaen doğru olduğunu
bildiğimiz rivayetler. Bunlar doğrudur.
İki:
Elimizdeki bilgilerle uyuşmamasından dolayı yalan olduğunu bildiğimiz
rivayetler.
Üç:
Hakkında herhangi bir şey söylenemeyen, ne ilk ne ikinci kabilden olan rivayetler.
Bunlara ise ne inanır, ne de yalanlarız. Anlatmakta ise, daha önce geçen
hadisten dolayı bir beis yoktur. Bunların çoğu, dini hiçbir faydası bulunmayan
şeylerdir. Bu yüzden Ehl-i kitap alimleri kendi aralarında çok ihtilaf
etmişlerdir ve dolayısıyla müfessirlerden farklı şeyler rivayet edilmiştir. Bu
tür israiliyata örnek, onların Ashab-ı Kehf'in isimleri, köpeklerinin rengi,
sayıları, Musa (a.s)'ın asasının hangi ağaçtan olduğu, İbrahim (a.s)'ın
yakaladığı kuşların isimleri, (İsrailoğullarından yeğeni tarafından) öldürülen
adama kesilen ineğin neresinin vurulduğu, Musa (a.s)'ın konuştuğu ağacın hangi
ağaç olduğu gibi, Kur'an'ın kapalı bıraktığı, belirlenmesinin de mükelleflere
ne dünyalarında ne dinlerinde hiçbir fayda getirmeyeceği şeylerdir. Fakat
onların bundaki ihtilaflarını zikretmek caizdir. Nitekim Allah (c. c) da, şu
ayet-i kerimede olduğu gibi onlardan bu tür nakilde bulunmuştur:
"(İnsanların kimi:) Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir"
diyecekler; yine: "Beş kişidir; altıncıları köpekleridir" diyecekler.
(Bunlar) bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (Kimileri de:) "Onlar
yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" derler. De ki: Onların sayılarını
Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise Ashab-ı
Kehf hakkında, delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar
hakkında (ileri geri konuşan) kimselerin hiçbirinden malumat isteme."
(Kehf, 22) ayet-i kerime bu durumlarda uyulması gereken edebi içermekte ve
böylesi bir durumda ne yapılması gerektiği öğretilmektedir. Zira Allah (c.c)
burada onlardan üç görüş nakletmiştir. İlk iki görüşü çürütmüş, sonuncusunda
ise susmuştur. Bu da onun doğru olduğunu göstermektedir. Zira doğru olmasaydı,
ilk ikisi gibi buna da cevap verirdi.
Sonra
onların sayısını bilmenin hiçbir faydasının bulunmadığını belirterek "De
ki: Rabbim sayılarını daha iyi bilir." buyurmuştur. Zıra bunu Allah'ın
(c.c) haberdar ettiği çok az insan bilir. Onun için "Öyle ise Ashab-ı Kehf
hakkında, delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme"
buyurmuştur. Yani kendini hiçbir fayda getirmeyecek şeylerde yorma, onlara bunu
sorma. Çünkü onların bilgileri yoktur ve "bilinmeyen hakkında tahmin
yürütmek"ten başka bir şey yapmıyorlar. İhtilaf halinde yapılacak en güzel
şey işte budur: O konudaki görüşleri zikretmen, sonra onların sahihi ile batıl
olanlarını belirtip ardından ihtilafın fayda ve semeresini zikretmen. Böylece
hiçbir faydası bulunmayan hususlarda çekişme ve tartışmaların uzamasının ve en
önemli şeyleri bırakmanın önüne geçilmiş olur. Bir meseledeki ihtilafa değinen
kimse, insanların görüşlerinin tamamını bilmiyorsa eksik yapmış olur. Çünkü
doğru olan, terk ettiği görüş olabilir. Veya ihtilafı tam zikredip bırakır ve
doğru olanını belirtmezse bu da eksiktir. Doğru olmayanı doğru diye söylerse;
eğer bunu bile bile yapıyorsa kasten yalan söylemiş, bilmeyerek yapıyorsa hata
işlemiş olur. Aynı şekilde faydası olmayan husustaki farklı görüşleri zikreden
veya sonuçta mana itibariyle bir veya iki görüşe dönen birçok görüş zikreden kimse
de zamanını boşa harcamış ve doğru olmayan birçok şey yapmış olur. O, iftira
elbisesi giymiş kimse gibidir. Doğruya muvaffak kılan ancak Allah'tır.
Süfyan
b. Uyeyne, Abdullah b. Ebi Yezid'den şöyle rivayet etmiştir: İbn Abbas (r.a.)'a
Kur'an'daki bir ayet sorulduğunda, Kur'an'dakine göre cevap verirdi. Kur'an'da
yoksa Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den onun hakkında gelen bir
hadis varsa onu söylerdi. Yoksa Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.)'tan naklederdi.
O da yoksa kendi içtihadıyla ulaştığı görüşünü söylerdi.
|
Devam etmek için aşağıdaki linki kullan |
Bir Fasıl
(Tefsirde ihtiyatlı Olmak)