İbn Kesir

Tefsir-i Kebir

Bakara Suresi

1.ayet

 

Mukataa Harfleri:

 

1. Elif Lam Mim ...

 

Tefsiri:

 

Müfessirler sure başlarındaki (alfabetik harflerden oluşan) hurlif-i mukataa (kesik harfler) hakkında ihtilaf etmişlerdir. Kimisi: Bu, Allah'ın (c.c), sadece kendisinin bilmesini murad ettiği sırlarındandır, deyip hakikatini Allah'a (c.c) havale etmiş ve hiçbir şekilde tefsirini yapmamışlardır. Bunu Kurtubi tefsirinde Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve İbn Mes'ud'dan (Allah hepsinden razı olsun) nakletmiştir. Amir eş-Şa'bi, Süfyan-ı Sevri, Rebi' b. Huseym de bu görüştedirler. İbn Hibban da bu görüşü benimsemiştir.

 

Kimisi ise bunları tefsir etmiştir. Bunlar manalarında ihtilaf etmişlerdir.

Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem: Bunlar başına geldikleri surelerin isimleridir, demiştir. Allame Zemahşeri, tefsirinde: Çoğunluk bunda birleşmiştir, demiş ve Sibeveyh'ten böyle söylediğine dair sözler nakletmiştir.

 

 

[362] Bunu Buhari ve Müslim'in, Sahih'lerinde, Ebu Hureyre (r.a.)'den yaptıkları şu rivayet desteklemektedir: "Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sabah namazında Secde suresi ile İnsan suresini okurdu. " Süfyan-ı Sevri kanalıyla Mücahid’den yapılan bir rivayette o şöyle demiştir: Elif lam mim, Ha mim, Elif lam mim sad ve Sad, bunlar Allah'ın Kur'an surelerine giriş yaptığı kısımlardır. Bunu Mücahid’den başkaları da söylemişlerdir.

 

Mücahid'den yapılan bir rivayette ise o: Elif lam mim, Kur'an'ın isimlerinden biridir, demiştir. Katade ile Zeyd b. Eslem de böyle söylemişlerdir. Muhtemelen burada kastedilen, Zeyd b. Eslem'in "Bunlar surelerin isimleri ndendir" sözü ile aynıdır. Çünkü her bir sure için de "Kur'an" ifadesi kullanılır. Mesela "Elif lam mim sad"ın Kur'an'ın tamamının ismi olması çok uzak bir ihtimaldir. Çünkü biri "Ben Elif lam mim sad'ı okudum" dediğinde akla ilk olarak Kur'an'ın tamamı değil, sadece A'raf suresi gelir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Bir görüşe göre; huruf-i mukattaa Allah'ın isimlerinden bir isimdir. Şa'bi:

Sure başlarındaki harfler Allah'ın isimlerindendir, demiştir. Salim b. Abdullah ve büyük Süddi de böyle demişlerdir. Şu'be, Süddi’den şöyle nakletmiştir: Bana ulaşan bilgiye göre İbn Abbas'tan (r.a.): "Elif lam mim, Allah'ın ism-i a'zamlarındandır." dediğini nakletmiştir. İbn Ebi Hatim de Şu'be'den böyle rivayet etmiştir. Taberi de yine Şu'be'den şöyle rivayet etmiştir: Süddi'ye "Ha mim, Ta sin ve Elif lam mim"i sordum, dedi ki: İbn Abbas "O Allah'ın ism-i a'zamıdır. Ali (r.a.) ile İbn Abbas (r.a.)'dan da buna benzer rivayetler gelmiştir. Ali b. Ebi Talha da İbn Abbas (r.a.)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Bu Allah'ın kasem ettiği yeminlerdendir. Allah'ın isimlerindendir." İbn Ebi Hatim ile Taberi, İkrime'den: Elif lam mim bir yemindir, dediğini rivayet etmişlerdir. Yine İbn Ebi Hatim ile Taberi, İbn Abbas (r.a.)'dan şöyle nakletmişlerdir: Elif lam mim'in manası "Ene Allahu A'lem: Ben Allah daha iyi bilirim" demektir. Said b. Cübeyr de böyle söylemiştir. Süddi, Ebu Malik, İbn Abbas, İbn Mes'ud ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in bir grup ashabından şöyle nakledilmiştir: Elif lam mim hece (alfabetik) harfleri olup Allah'ın isimleridirler. Ebu Cafer er-Razi, Ebu Aliye'den şöyle nakletmiştir: "Elif lam mim harfleri yirmi dokuz harfin en çok kullanılanlarıdır. Bunların her bir harfi Allah'ın isimlerinden bir ismin anahtarıdır. Her bir harfi Allah'ın nimetlerinden ve belalarından birine, milletlerin ömür ve ecellerine işaret eder." Nitekim İsa (a.s) şöyle demiştir: "Hayret! Bundan daha garibi de onların Allah'ın (c. c) isimlerini telaffuz edip, rızıklarını yiyip sonra da onu inkar ve reddetmeleri. Bunu nasıl yapıyorlar?" Bu görüşe göre elif Allah isminin anahtarı, lam Latif (lütufkar, her şeyin inceliğini bilen) isminin anahtarı, Mim de Mecid (şan ve şeref sahibi) isminin anahtarıdır. Elif Allah'ın "..... ala"sı, yani nimetleri, Mim mecd ve şerefidir. Elif bir yıl, mim kırk yıldır. Bu, aynen İbn Ebi Hatim'in rivayetindeki ifadedir.

 

Taberi bunun benzeri bir rivayet zikrettikten sonra bu görüşlerin gerekçelerini ve bakış açılarını zikredip aralarını bulmaya çalışır. Bunlar arasında bir çelişki bulunmadığını ve cem etmenin mümkün olduğunu ifade eder. Zira bunlar hem surelerin adları, hem de surelere onunla giriş yapılan Allah'ın isimleridir. Böylece ondaki her harf Allah'ın isimlerinden bir isme ve sıfatlarından bir sıfata delalet eder. Nitekim Allah (c.c) başka birçok sureye de kendisini yücelterek ve tenzih ederek başlamıştır. İmam Taberi yine şöyle der:

 

Ondaki bir harfin Allah'ın (c.c) isimlerinden bir isme, sıfatlarından bir sıfata, belli bir süreye ve Rebi' b. Enes'in Ebu Aliye'den naklettiği gibi daha başka şeylere delalet etmesini engelleyecek hiçbir durum yoktur. Çünkü bir kelime birden çok mana ifade edebilir. Mesela ümmet kelimesi de; hem "Hayır! "Sadece, biz babalarımızı bir din (.....) üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz" derler." (Zuhruf, 22) ayetinde olduğu gibi 'din' manasına gelir. Hem, "İbrahim, gerçekten Hakk'a yönelen, Allah'a itaat eden bir önder idi; Allah'a ortak koşanlardan değildi." (Nahl, 120) ayetinde olduğu gibi 'Allah'a itaatkar kul' manasına gelir. Hem, "Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. " (Kasas, 23) ve ''Andolsun biz, her ümmete, ''Allah'a kulluk edin, toğuttan kaçının" diye peygamber gönderdik." (Nahl, 36) ayetlerinde olduğu gibi 'topluluk' manasına gelir. Hem de, "(Zindandaki) iki kişiden kurtulmuş olan, uzun bir zaman sonra (Yusuf'u) hatırlayarak dedi ki:" (Yusuf, 45) ayetinde olduğu gibi -ki iki görüşten en sahihine göre manası, (mealde verildiği gibi) uzun bir zamandan sonradır- 'uzun zaman dilimi'ne denir. İşte hurtif-i mukattaa da böyledir.

 

Taberi'nin, gerekçesini getirerek söylediklerinin özeti bu. Fakat Ebu Aliye böyle söylemiyor. Çünkü Ebu Aliye harfin hem ona hem buna, hem diğerine hep birlikte delalet ettiğini iddia ediyor. Şer'i ıstılahta müşterek diye bilinen ümmet ve benzeri kelimeler ise Kur'an'ın her bir yerinde cümlenin gelişine göre manalardan birine delalet eder. Mümkün olduğunda hepsine birden delalet etmesi ise usulcüler arasında ihtilaflı bir husus olup araştırma konumuz değildir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Ayrıca; ümmet kelimesi cümlenin akışına göre bu manalardan birine, vaz'i (başta o manaya konulmuş olmaları hali) delaletle delalet eder (yani biz filan kelimenin şu şu manalar için konulmuş olduğunu bilir, sonra ondan yola çıkarak cümlenin akışına göre kastedilen manaya ulaşırız). Tek bir harfin, vaz' (başta belli bir manaya konmasından) veya başka sebeplerle bir takım kelimeleri takdir veya izmar yoluyla manalardan birine delaleti diğerinden daha öncelikli kılacak bir durum olmaksızın, belli birine delaleti ancak şeriatın bildirmesiyle anlaşılabilecek (tevkifi) şeylerdendir. Dolayısıyla mesele ihtilaflıdır ve icma edilmemiştir ki hakkında herhangi bir hükme varılsın. Taberi'nin, kelimenin başındaki bir harfin tamamına delaletine getirdiği örneklerde de sözün akışından cümle içerisinde bir hazfin bulunduğu anlaşılmaktadır. Burada ise böyle değildir. Şairin söylediği gibi:

 

Kadına dedik: Dur, dedi: Kaf.

Sanma ki biz binekle hızlı gitmeyi unutmuşuz.

 

Buradaki kaf'tan kasıt vekeftu (durdum)dur.

 

Diğeri şöyle der:

 

Erkek deve kuşu ne de hızlı koşuyar, nasıl koşmasın! Ardından toprak saçılırken onun derisi yarılıyor.

 

....... İyiliğe karşılık iyilik, kötülüğe ise kötülük.

 

Ben kötülüğü ancak sen istersen isterim.

 

Şiirde fa’den kasıt, ..... den kasıt da ..... dur. İki kelimede de başlarındaki harf ile iktifa edilmiştir.

 

Fakat buralarda mana, cümlenin akışından anlaşılmaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Kurtubı der ki: [363] Bir hadiste "Kim bir Müslüman'ın öldürülmesine yarım kelimeyle de olsa yardım ederse ... " buyrulmaktadır. Şakik: Yarım kelimeyle yardımdan kasıt "uktul: öldür" değil de "uk" demesidir, demiştir.

 

Huseyf, Mücahid’den şöyle nakleder: Kaf, sad, hamim, ta sin mim ve elif lam ra gibi süre girişlerinin tümü, konulduğu gibi duran hece (kelime vs. haline getirilmemiş alfabetik) harfleridir.

 

Bazı dilbilimciler şöyle derler: Bunlar alfabetik harflerin bir kısmıdır. Süre başlarında bulunanlarla yetinilmiş, 28'e tamamlayan diğer harflere gerek duyulmamıştır. Bu, kişinin "oğlum elif be te se'yi yazabiliyor" demesine benzer. Onun kastı yirmi dokuz he ce harfidir ve bazısıyla yetinip kalanını söylememiştir. Bu görüşü de Taberi nakletmiştir.

 

Ben derim ki: Süre başlarında geçen mukataa harfleri tekrarlar çıkıldığında on dörttür. Bunlar elif, lam, mım, sad, ra, kaf, he, ya, ayn, tı, sın, ha, kaf (.....) ve nundur (.....) Bu harfler şu cümlede toplanmışlardır: "...... : Hikmetli ve kat'i nassın sırrı vardır." Bunlar alfabetik harflerin sayıca yarısı demektir. Zikredilenler, terk edilenlerden daha değerli ve önemli harflerdir. Bunlar Arapça bilimlerinden kelime yapısını inceleyen Sarf ilminin konusu olup, orada açıklanır. Zemahşerı der ki: Bunlar harf türlerinin kısımlarını içerir. Yani fısıltılı (mehmus) ve gür (mechur); yumuşak (rahve) ve sert (şedid); dudak kapatılarak telaffuz edilen (mutbak) ve açarak telaffuz edilen (munfetah); dil damağa değerek çıkan (müsta'li) ve damağa değmeden çıkan (munhafid); ve de kalkale harf türlerinin hepsi de huruf-i mukataada vardır. Zemahşeri bunları uzunca anlattıktan sonra şöyle der: Her şeyde ince hikmetleri bulunan Allah (c.c) noksanlıklardan münezzehtir! Bilinen harf türlerinden bazıları zikredilmekle hepsi zikredilmiş gibi olmuştur. Bildiğin gibi, bir şeyin çoğu hepsi yerine geçer.

 

Bundan hareketle birisi burada konuyu özetleyerek şöyle demiştir: Şüphesiz Allah (c.c) bu harfleri boş ve maksatsız indirmemiştir. Cahillerden, Kur'an'da hiçbir manası bulunmayan taabudi şeylerin olduğunu söyleyenler çok büyük hata etmişlerdir. Böylece bu harflerin haddi zatında bir manalarının olduğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu konuda hatadan korunmuş zattan (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir şey gelirse onu alırız, yoksa oracıkta durur ve "Biz ona inandık. Hepsi de Rabbimiz katındandır." (Al-i İmran, 7) deriz. Alimlerin bu konuda bir icması olmayıp bilakis ihtilaf etmişlerdir. Dolayısıyla her kime belli bir delil sebebiyle bunlardan biri daha ağır basarsa ona uyar, yoksa belli olana kadar hiçbir şey söylemez. Bu birinci husus.

 

Ele alacağımız ikinci husus ise; bu harflerin bizatihi ne manaya geldiğine bakmaksızın sure başlarında gelmelerindeki hikmettir. Bazıları: Sure başlarının bilinmesi için gelmiştir, demişlerdir. Taberi'nin naklettiği bu görüş zayıftır; çünkü surelerin birbirinden ayrılması, bunların olmadığı surelerde de gerçekleşmektedir. Zıra her sureyi diğerinden ayıran şey, her birinin başında yazılı olup okunan besmeledir. Bazıları: Sure başlarında olmasındaki hikmet, müşriklerin Kur'an'a kulak vermelerini sağlamaktır. Çünkü onlar birbirlerine Kur’an’ı dinlememeyi öğütlüyorlardı. Fakat bu harfleri duyduklarında bunların oluşturduğu cümlelere de kulak verebilirlerdi. Taberi'nin naklettiği bu görüş de zayıftır. Çünkü sebep bu olsaydı surelerin bazısının değil, hepsinin başında olmaları gerekirdi. Oysa surelerin çoğu mukattaa harfleriyle başlamamaktadır. Hem de öyle olsaydı, Kur'an okumaya sure başından veya ortasından başlansın, her halükarda bu harflerin okunması gerekirdi. Sonra; Bakara süresi ile sonraki Al-i İmran süresi Mekkı değil Medeni olup müşriklere hitap değildir. Böylece söylediğimiz hususlar onların iddialarını çürütmektedir. Bazıları da: Bilakis bu harfler süre başlarında Kur'an'ın bir mucize olduğunu, insanların birbirleriye bu alfabetik harflerden oluşan şeylerle konuştukları halde Kur'an'ın benzerini getirmekten aciz olduklarını ortaya koymak için süre başlarında zikredilmiştir, demişlerdir. Bunu Fahreddin Razı, tefsirinde Müberred ve bir grup muhakkik alimden nakleder. Kurtubı de Ferra ve Kutrup'tan buna benzer bir rivayette bulunur. Zemahşerı tefsirinde bunu anlatır ve tam destek verir. İmam ve allame Ahmed b. Teymiyye hoca efendi ile hocamız usta hadisçi ve hafız Ebü Haccace el-Mizzi de bu görüştedirler. el-Mizzi bunu bana İbn Teymiyye'den aktardı.

 

Zemahşerı der ki: Bu harflerin tamamı Kur'an'ın başında topluca zikredilmeyip ara ara tekrarlanmıştır ki meydan okuma ve kınamanın etkisi daha çok olsun. Nitekim kıssalar ve açık meydan okumalar da Kur'an'ın muhtelif yerlerinde tekrarlanmıştır.

 

Zemahşerı der ki: Bunların bazıları O, ..... ve ...... da olduğu gibi tek harfli; bazıları ..... deki gibi iki harfli; bazıları ..... 'deki gibi üç; bazıları ..... 'daki gibi dört; bazıları da ..... ve ..... da olduğu gibi beş harflidir. Çünkü Arapçada bazı kelimeler bir, bazıları iki, bazıları üç, bazıları dört, bazıları da beş harflidir ve daha fazlası yoktur.

 

Ben derim ki: Bu sebeptendir ki (yani; hurüf-i mukattaa'daki hikmet 'Bu harflerden oluşan bir Kur'an da siz getirin' şeklinde bir meydan okuma olduğundan) bu harflerle başlayan her sürede mutlaka Kur'an'a destek verilir, mucize yönü ve azameti açıklanır. Bu, istikra (sürelerin teker teker araştırılması) yoluyla bilinen açık bir husustur. İşte bu ayetlerden bazıları: "Elif Lam, Mim. İşte bu kitap onda hiçbir şüphe yoktur." (Bakara, 1-2) "Elif Lam Mim. Allah, O'ndan başka İlah yoktur. O Hayy, Kayyum'dur. Sana Kitab'ı hak olarak indirmiştir." (Al-i İmran, 1-2) "Elif, Lam, Mim, Sad. İşte bu kitap, sana indirilmiştir. Öyleyse senin göğsünde ondan dolayı bir sıkıntı bulunmasın." (A'raf, 1) "Elif, Lam, Ra. İşte bu kitap ... Onu sana insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarman için indirdik." (İbrahim, 1-2) "Elif, Lam, Mim. Kitabın, alemlerin Rabbinden indirilişinde hiçbir şüphe yoktur." (Secde 1-2) "Ha, Mim. Bu kitap Rahman ve Rahim tarafından indirilmedir." (Fussilet, 1-2) "Ha, Mim, Ayn, Sin, Kaf İşte böylece Aziz ve Hakim olan Allah sana ve senden öncekilere vahyeder." (Şura, 1-2) Bu ve benzeri ayetler bu görüşün doğruluğuna delalet etmektedir. Dikkatle bakan, bunu görür. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

 

Bunların belli zamanlara delalet ettiğini, incelendiği taktirde olayların, fitnelerin ve büyük savaşların vuku bulacağı zamanların tespit edilebileceğini iddia eden ise delilsiz bir iddiada bulunmakta, uçmaması gereken yerde uçmaktadır. Bu hususta bir de zayıf hadis var. Hadis zayıf olmasının yanında, bu görüşün mantıken yanlışa daha yakın olduğunu göstermektedir.

 

 

[364] Bahsedilen, Meğazi kitabının yazarı Muhammed b. İshak'ın, Cabir b. Abdullah'tan yaptığı şu rivayettir. Ebu Yasir b. Ahtab, Yahudilerle birlikte Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e uğradı. O esnada Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Bakara suresinin başını, "....." ayetlerini okuyordu. Sonra Yahudi din adamlarıyla oturmakta olan kardeşi Huyey b. Ahtab'ın yanına gitti ve "Biliyor musunuz, Vallahi Muhammed kendine indirilen kitaptan "Sallallahu aleyhi ve Sellem" ayetlerini okuyordu" dedi. Huyey: Sen bunları işittin mi? dedi. O: Evet, deyince Huyey yanındaki Yahudilerle birlikte Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanına gitti. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e: "Sen" ...... sözlerini sana indirilmiş sözler olarak okuyorsun değil mi?" dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet" buyurdu. "Bunları sana Cebrail Allah (c. c) katından mı getirdi?" dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet" buyurdu. "Allah (c.c) senden önce hangi peygamber gönderdiyse mutlaka ona ne kadar hüküm süreceğini ve ümmetinin ömrünü haber verdi. Bunu tek söylemeyen sensin." dediler. Huyey, beraberindeki Yahudilere dönerek:

 

"Elif bir, lam otuz, mım kırktır. Toplamı yetmiş bir yıl eder. Şimdi siz hakimiyeti ve ümmetinin ömrü yetmiş bir yıl olan bir peygamberin dinine mi gireceksiniz?" dedi. Sonra Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e dönerek "Sende bundan başka bir şey var mı?" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet" buyurdu. "O nedir?" deyince Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "..... okudu. Huyey: Bu daha ağır ve daha uzunmuş. Elif bir, lam otuz, mım kırk, sad ise doksandır. Bunların toplamı 130 yıl eder. Ey Muhammed! Bunlardan başka bir şey var mı? dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet" buyurdu. "Nedir o?" deyince, "....." yı okudu. Huyey: Bu daha ağır ve daha uzun. Elif bir, Lam otuz, Ra da iki yüz, bunlar 231 eder, dedi. Sonra Hz. Peygamber'e "Başka var mı?" diye sordu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet" deyince, nedir o? dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "....."yı okuyunca, "Bu daha ağır ve daha uzun. Elif bir, Lam otuz, Mim kırk, Ra iki yüz ve bunların toplamı 271 eder" dedi. Sonra "Senin durumun kafamızı karıştırdı ey Muhammed! Sana az mı çok mu verildi, bilemedik," dedi. Sonra adamlarına "kalkın gidelim" dedi ve gitti. Sonra Ebu Yasir, kardeşi Huyey b. Ahtab ile beraberindeki din adamlarına: "Nereden biliyorsunuz, belki de Muhammed'e bunların toplamı verilecek? 71, 131, 231 ve 271'ün toplamı 704 sene eder." dedi. Onlar da: "Onun durumu bize şüpheli göründü." dediler. "O'dur sana kitabı gönderen. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir ki onlar kitabın anasıdır. Diğeri ise müteşabihlerdir. " (Al-i İmran, 7) ayetinin bu kimseler hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Bu rivayetin tüm senetlerinde Muhammed b. Saib el-Kelbi vardır ve onun tek başına yaptığı rivayetler kabul edilmez. Kaldı ki bu doğru ise bu metoda göre zikrettiğimiz on dört harfin tamamının hesaplanması gerekir. O durumda yüksek rakama ulaşılır ve tekrarlar eklendiğinde sayı daha da artar. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Taberani, Şa'bi’den şöyle nakletmiştir: Kim bir evde Bakara suresinden on ayet okursa gece sabaha kadar şeytan oraya giremez: Baştaki dört ayet, Ayetel-kürsi ile sonrasındaki iki ayet ve sondaki iki ayet.

 

Devam etmek için aşağıdaki linki kullan

 

2. O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakiler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.