İbn Kesir

Tefsir-i Kebir

Bakara Suresi

3.ayet

 

Ğayba İman

 

3. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.

 

Tefsiri:

 

Ebu Bekir er-Razi' nin Abdullah'tan rivayet ettiğine göre, o (r.a.): İman, tasdik etmek ve inanmaktır, demiştir. Mamer, Zühri'den: İman amel etmektir. Ebu Cafer er-Razi, Rebi' b. Enes'ten: İman ederler, yani haşyet (korku ve saygı) duyarlar.

İmam Taberi ve başka alimler şöyle demişlerdir: Evla olan, onların söz, inanç ve amellerinde gayba iman üzere olmalarıdır. Taberi der ki: Allah'a saygı ve korku (haşyet), bazen, "sözü amelle tasdikleme" manasındaki "iman" kapsamına girer. İman Allah'ın, kitaplarının ve meleklerinin varlığını ikrar etmek, bunu mı ile onaylamaktır.

 

Ben derim ki: İmanın lugavi manası ise salt inanmaktır. Bazen Kur'an'da bu manada kullanılır: "O peygamber Allah'a inanır, mü'minlere inanır." (Tevbe, 61) ayetinde olduğu gibi... Yusuf (a.s)'ın kardeşleri de babalarına "Biz doğru söylesek de sen bize inanacak (.....) değilsin" (Yusuf, 17) demişlerdi. İman cümle de amel ile birlikte kullanıldığında da yine "salt inanma" manasına gelir. ''Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler müstesna ... " (İnşikak, 25, Tın, 6) ayetinde olduğu gibi. .. Normal kullanımdaki ve şeriatın istediği şekliyle iman ise; inanç, söz ve amelin toplamıdır. İmamların çoğu bu görüşü benimsemişlerdir. Hatta İmam Şafii, İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Ubeyd ve başkaları; imanın söz ve amel olduğu, arttığı ve eksildiği hususunda icma olduğunu söylemişlerdir. Bu hususta birçok hadis ve eser vardır. Allah'a hamd-u senalar olsun, biz bunları Buhari Şerhi'nin başlarında zikrettik.

 

Bazıları iman'ı haşyet ile tefsir etmişlerdir. Zira Allah (c.c) "Gıyabında Allah'tan korkanlar" (Mülk, 12) ve ''Ancak gıyabında (görmediği halde) Rahman'dan korkan ve tevbekar bir kalple gelen müstesna!" (Kaf, 33) buyurur. Haşyet, iman ve bilginin özüdür. Nitekim Allah (c.c) "Kulları arasında Allah'tan ancak bilenler korkar. " (Fatır, 28) buyurur.

 

Bazıları da bu ayeti, "Gayba münafıklar gibi değil görülen ve müşahade edilene iman eder gibi iman ederler." şeklinde tefsir etmişlerdir. Nitekim Allah (c.c) münafıkların imanını şöyle anlatır: "(Bu münafıklar) mü'minlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran) şey tanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alayediyoruz, derler." (Bakara, 14) "Münafıklar sana geldiklerinde:

 

Şahitlik ederiz ki sen Allah'ın Peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O'nun Peygamberisin. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir." (Münafikun, 1) Buna göre gayb kelimesinin irabı hal, mana ise şöyle olur; Onlar (inandıkları esaslara) insanların yanında olmadıkları zaman da inanırlar.

 

Gayba gelince; burada ne kastedildiği hususunda selefin farklı ifadeleri vardır. Bunların hepsi doğrudur ve anlaşıldığı kadarıyla hepsi de kastedilmiştir.

Ebu Cafer er-Razi, Ebu Aliye'den şöyle rivayet eder: "Gayba iman ederler; yani, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, Allah'ın cennetine, cehennemine ve O'nunla buluşmaya iman ederler. Ölümden sonraki hayata, tekrar dirilmeye inanırlar. Çünkü bunların hepsi de gaybdır." Katade b. Duame de böyle der. Süddi; Ebu Malik'ten, Ebu Salih kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'dan, Mürre el-Hemedani kanalıyla İbn Mes'ud (r.a.)'dan ve başka sahabilerden şöyle nakleder: Gayb, kulların göremedikleri ve Kur'an'da anılan cennet ve cehennemle ilgili şeylerdir. Muhammed b. İshak, İkrime'den veya İbn Abbas (r.a.)'dan bu ayetin manası hakkında şöyle nakleder: Gayb'a, yani Allah'tan (c. c) gelenlere inanırlar. Süfyan-ı Sevri kanalıyla yapılan bir rivayette, Zirr: Gayb Kur’an' dır, der. Ata Ebi Rebah: Kim Allah'a iman ederse gayba da iman etmiş olur, der. İsmail b. Ebi Halid: 'Gayba iman'dan kasıt İslam'ın gaybi hususlarına imandır, der. Zeyd b. Eslem: Gayb'a imandan maksat kadere imandır, der.

 

Bunların hepsi birbirine yakın manalardır. Çünkü anılanların tümü iman edilmesi vacip, gaybi hususlardır. Said b. Mansur, Abdurrahman b. Yezid’den şöyle nakleder: Biz İbn Mes'ud (r.a.)'ın yanında oturuyorduk. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in ashabından ve onların herkesten önde olduklarından bahsettik. İbn Mes'ud (r.a.): Muhammed'i (Sallallahu aleyhi ve Sellem) gören kimse için onun durumu (hak olduğu) aşikardı. Kendinden başka hiçbir İlah bulunmayan Allah'a and olsun ki hiç kimse gaybı bir şeye imandan daha üstün bir imana sahip olmamıştır, dedi. İbn Mes'ud (r.a.) daha sonra Bakara suresinin "Eli! lam mim. Bu kitapta hiçbir şüphe yoktur. Müttakiler için rehberdir. Onlar ki gayba iman ederler ... " ile başlayan ilk beş ayetini okudu. İbn Ebi Hatim, İbn Merduyeh ve Hakim, Müstedrek'inde birçok rivayet yoluyla A'meş'ten böyle rivayet etmişlerdir. Hakim: Rivayet etmemiş olmalarına rağmen bu, Buhari ve Müslim'in hadisleri derecesinde sahih bir rivayettir, demiştir.

 

 

[368] Bu manada Ahmed b. Hanbel de İbn Muhayriz'den şöyle rivayet etmiştir: Ebu Cuma'ya: Bize Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den işittiğin bir sözü anlat, dedim. "Tamam. Sana güzel bir hadis anlatacağım" dedi. Bir gün Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte yemek yedik. Yanımızda Ebu Ubeyde b. Cerrah da vardı ve "Ya Rasulallah! Bizden daha hayırlı kimseler var mı? Biz seninle birlikte iman ettik ve seninle birlikte cihad ettik" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Evet, sizden sonra beni görmedikleri halde iman eden kimseler. .. " buyurdu.

 

 

[369] Hadisin başka bir tariki: Ebu Bekir İbn Merduyeh, tefsirinde, İbn Mes'ud ile Salih b. Cübeyr'den şöyle nakleder: Biz Kudüs'te iken Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in sahabelerinden Ebu Cum'a, Beyt-i Makdis'te namaz kılmak için oraya gelmişti. O gün yanımızda Reca b. Hayat da vardı. Şehirden çıkarken onu yolcu etmeye gittik. Vedalaşıp ayrılacağı vakit şöyle dedi: "Siz bir ödülü hak ettiniz. Size Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den işittiğim bir hadisi anlatacağım. Biz Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikteydik ve yanımızda aşere-i mübeşşere'nin onuncusu olan Muaz b. Cebel de vardı. Biz "Ya Rasulallah! Mükafat bakımından bizden daha üstün bir topluluk var mıdır? Biz sana iman ettik ve tabi olduk." dedik. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Allah Rasulü aranızda olup gökten vahiy inmekte iken sizin bunu yapmanıza ne engel var ki? Bilakis sizden sonra yaşayacak kimseler iki kapak arasındaki bir kitapla karşılaşacaklar ve ona inanıp ondakilerle amel edecekler. İşte onların ecir ve mükafatları sizinkinden iki kat fazla olacak. " Bu hadiste sözlü olarak nakledilmeyip kitap veya kağıtta yazılı olanla amel etmenin caiz olduğuna delil vardır ki ben bunu Buhari Şerhi'nin başlarında beyan ettim. lira Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları bundan dolayı övmüş ve onların mükafatının her yönden değil de bu açıdan sahabeden daha büyük olacağını bildirmiştir.

 

 

[370] Aynı şekilde Hasan b. Arfe el-Abdi'nin; Amr b. Şuayb, babasından, o da kendi babasından (Amr'ın dedesinden) diyerek naklettiği şu hadis de böyledir: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sahabelere "Sizce imanları en hayret vericiler kimlerdir?" diye sordu. "Melekler" dediler. "Onlar Rablerinin katında iken neden iman etmesinler kif" buyurdu. "Öyleyse peygamberler!" dediler. "Rablerinden kendilerine vahiy inmekte iken onlar neden iman etmesinler ki!" buyurdu. Sahabiler: "O halde bizler!" dediler. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ben sizin aranızda iken neden iman etmeyeceksiniz ki?" buyurdu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) daha sonra: "İyi bilin ki imanları bana en ilginç gelen kullar sizden sonra yaşayıp da Kur’an yazılı sayfalar bulacak ve ondakilere iman edecek kimselerdir." buyurdu. Ebu Hatim erRazı: Ravilerden Muğıre b. Kays el-Basri'nin rivayetleri münkerdir, demiştir. Ben derim ki: Fakat Ebu Ya'la, Müsned'inde, Hakim, Müstedrek'inde, Ömer (r.a.)'dan bunun gibi veya yakın bir hadis rivayet etmiştir. Hakim de onun için: Buhari ve Müslim rivayet etmemişlerdir, fakat senedi sahihtir, demiştir. Yine bunun benzeri bir hadis Enes b. Malik (r.a.) kanalıyla Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den rivayet edilmiştir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

 

[371] İbn Ebi Hatim, Eslem kızı Nüveyle'den şöyle rivayet eder: Öğle veya ikindi namazını Beni Harise camisinde Mescid-i Aksa'ya yönelerek kıldık. Sonra bize biri gelip Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in Kabe'ye yönelerek namaz kıldığını haber verdi. Bunun üzerine kadınlar erkeklerin, erkekler de kadınların yerine geçtiler ve kalan iki rek’atı Kabe'ye yönelerek kıldık. Ravilerden İbrahim der ki: Beni Harise kabilesinden bazı adamlar bana anlattı ki; Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu olayı duyunca: "İşte bunlar gayba iman etmiş kimselerdir" buyurmuş. Hadis bu senetle gariptir.

 

 

*

Namaz ve İnfak:

 

"...... Namaz kılarlar." İbn Abbas (r.a.) der ki: Yani, namazı farzlarıyla eda ederler. Dahhak, İbn Abbas (r.a.)'dan şöyle nakleder: Namazı ikame etmek; rüku, secde ve kıraati eksiksiz yapmak, tam olarak huşuyla ve Allah'a yöneliş haliyle eda etmektir. Katade der ki: Namazı ikame etmek; vakitlerine, abdestine, rükularına ve secdelerine riayet etmektir. Mukatil b. Hayyan der ki: Namazı ikame; vakitlerini geçirmeksizin zamanında ve abdesti tam alıp rüku ve secdeleri, Kur’an tilavetini, tahiyyat ve salevatları mükemmel şekilde yaparak eda etmektir. Namazın ikamesi işte budur.

 

"......: Kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar." Ali b. Ebi Talha ve başkaları İbn Abbas (r.a.)'dan şöyle naklederler: 'Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar' ile kastedilen, mallarının zekatını vermeleridir. Süddi; Ebu Malik'ten, Ebu Salih kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'dan, Mürre el-Hemedani kanalıyla İbn Mes'ud (r.a.)'dan ve başka sahabilerden şöyle nakleder: 'Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar'dan maksat, kişinin aile efradına yaptığı harcamalardır. Bu, zekat ayeti inmeden önceydi. Cüveybir, Dahhak'tan şöyle nakleder: Önceleri infak, kişinin maddi imkanları ve gücü nispetinde Allah (c. c) için sunduğu birtakım harcamalardan ibaretti. Sonunda, önceki ayetleri nesheden ve konuya kesinlik kazandıran Tevbe suresindeki zekattan bahseden yedi ayet indi.

 

Katade der ki: "Onları rızıklandırdıklarımızdan", yani; Allah'ın onlara verdiklerinden ... Şöyle denmektedir: Ey Ademoğlu, bu mallar çok yakında terk etmek üzere elinde bulundurduğun birer emanet ve ödünç maldır.

Taberi bu ayetin zekat ve infakta genelolduğu görüşünü tercih eder.

Zira o şöyle der: En iyi ve bu topluluğun özelliği olarak en uygunu, onların mallarında yapmaları gereken tüm harcamalar hakkında olmasıdır. İster bu zekat olsun, isterse akrabalık, mülkiyet ve başka sebeplerden dolayı nafaka ve geçimleri üzerinde bir borç olan eş, çocuklar ve benzeri kimselere yapacağı harcamalar olsun ... Zekat ve infaktan her biri övülmüş ve methedilmiştir.

 

Ben derim ki: Allah (c. c) namaz ile mallardan infak yapmayı birlikte çok anar. Çünkü zekat Allah'ın (c.c) hakkıdır ve ona kulluktur. Namaz Allah'ı birleme, övme, şanını yüceltme, yalvarış, dua ve tevekkülü içerir. İnfak ise Allah'ın kullarına faydalı olmak suretiyle iyilik yapmaktır. Buna en layık olanlar ise akrabalar, aile efradı ile köle ve cariyelerdir ve akraba olmayanlar sonra gelir. Dolayısıyla vacip olan nafakalar / infaklar ile farz olan zekat Allah'ın (c.c) "kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar." buyruğu kapsamında yer alır.

 

 

[372] Bu sebeple Buhar'i ve Müslim'in Sahih'lerinde yer alan ve İbn Ömer (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadiste Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İslam beş şey üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka hiçbir İlah bulunmadığına şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve Allah'ın evine (Kabe) gidip haccetmektir. " buyurmuştur. Bu husustaki hadisler pek çoktur.

 

Salat'ın Arapçada asıl (lugavi) manası duadır. A'şa şöyle der:

 

Onların (içki fıçılarının), evinden hiç ayrılmayan bir bekçisi vardır. Musluğu açıldığında mırıldanarak dua eder.

 

A'şa yine şöyle der:

 

Küpü içerisinde onunla rüzgar karşılaştı. Küpüne dua etti ve tekbir getirdi.

Taberi bu şiirleri buna misalolarak getirmiştir.

 

A'şa yine şöyle der:

 

Gitme vakti yaklaştığında kızım der ki:

Rabbim, babamı her kötülükten uzak eyle.

 

Bu tür duaları hep yap, sonra yum gözlerini. Çünkü kişinin yanının uyumaya ihtiyacı vardır.

 

Yani yapmakta olduğun bu dualara devam et. Bu açıktır. Salat kelimesi daha sonra şeriatta; bilinen şartları ve nitelikleriyle belli vakitlerde rüku, secde ve başka fiillerle yerine getirilen ve meşhur çeşitleri bulunan ibadet için kullanılmıştır. Taberi der ki: Bana göre farz namaza "salat"(dua) denmesinin sebebi şudur:

 

Namaz kılan kimse, Allah'a ihtiyacını sunarak dua ettiği gibi ayrıca kıldığı namazla elde edeceği Allah'ın ecir ve mükafatını kazanma gayreti içerisindedir.

 

Denildi ki: Salat kelimesi namazda rüku ve secde esnasında hareket eden iki salv (.....)'dan türemedir. Salevan; sırttaki kuyruk sokumuna kadar uzanan ve onu sarıp kuşatan iki damarın adıdır. At yarışında ikinci gelen kişiye de bu yüzden musalli denmiştir. Ama bu, su götürür bir iddiadır.

 

Başka bir görüşe göre de salat kelimesi bir yere bağlı kalma ve oradan ayrılmama manasındaki sıla'dan gelmektedir. Mesela ".....: Cehenneme ancak kötü-bedbaht kişi sıla olur" (Leyl, 15) buyruğu "devamlı ve hiç ayrılmaksızın cehennemde sadece kötü-bedbaht kişi kalır" manasına gelir.

 

Başka bir görüşe göre de namaz manasındaki salat, eğriliğini düzeltmek için sopayı ateşte tutma manasındaki tasliye’den gelmedir. Zira namaz kılan kişi de namazla kendindeki eğriliği düzeltir. Nitekim Allah (c.c) "Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. .. " (Ankebut, 45) buyurur.

Salat'ın dua manasındaki salat'tan türediği görüşü en doğru ve en yaygın görüştür. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Zekat konusu ise ileride gelecek.

 

Devam etmek için aşağıdaki linki kullan

 

4. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.