|
İbn Kesir Tefsir-i Kebir |
Al-i İmran Suresi 59 – 63.ayetler |
isa (a.s)'ın Hakikati
ve Hristiyanları Karşılıklı Lanetleşmeye Davet:
59. Allah nezdinde
İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona
"Ol!" dedi ve oluverdi.
60. Gerçek, Rabbinden
gelendir. Öyle ise şüphecilerden olma.
61. Sana bu bilgi
geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler
de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı çağırın biz de kendi çocuklarımız!
çağıralım, siz kendi kadınlarınızı çağırın biz de kendi kadınlarımız!
çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lanet dileyelim.
62. Şüphesiz bu (İsa
hakkında söylenenler), doğru haberlerdir. Allah'tan başka ilah yoktur. Muhakkak
ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.
63. Eğer yine yüz
çevirirlerse, şüphesiz Allah, fesat çıkaranları hakkıyla bilendir.
Tefsiri:
Yüce Allah şöyle
buyuruyor: "Allah nezdinde İsa'nın durumu", babasız yaratılması
hasebiyle Allah'ın kudretine delaleti bakımından "Adem'in durumu gibidir.
" Zıra Yüce Allah onu da annesiz ve babasız yaratmıştır. Hatta,
"Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona 'OL!' dedi ve oluverdi." Adem
(a.s)'ı babası olmadan yaratanın elbette İsa (a.s)'ı yaratması daha kolay ve
daha mümkündür. Eğer, babasız yaratılmış olması İsa (a.s)'ın Allah'ın oğlu
olmasını mümkün kılıyorsa, bu Adem (a.s)'da daha da mümkündür. Bunun batıl
olduğu ittifakla bilindiğine göre, İsa (a.s) hakkında iddia edilmesi daha büyük
bir akılsızlık ve daha açık bir saçmalıktır. Bilakis Yüce Allah bunlarla
kullarına kudretini göstermeyi dilemiştir. Diğer insanları bir erkek (baba) ve
kadından (anneden) yarattığı gibi, Adem (a.s)'ı babasız ve anasız, Havva'yı
babasız ve anasız, İsa (a.s)'ı da babasız olarak tek anneden yaratmıştır. Bu
yüzden Yüce Allah Meryem süresinde şöyle buyurur: "Onu (İsa'yı) insanlara
bir mucize kılmak için öyle yaratağız." (Meryem, 21)
Yüce Allah burada daha
sonra şöyle buyuruyor: "Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle ise şüphecilerden
olma." Yani, İsa (a.s) hakkındaki hakikatin ta kendisi işte budur. Bundan
başka hakikat seçeneği ve başka doğru yoktur. Hakikatin ötesinde sapıklıktan
başka ne vardır ki?
Yüce Allah daha sonra
Peygamber'ine (Sallallahu aleyhi ve Sellem), İsa (a.s) hakkındaki hakikat
açıklandıktan sonra ısrarla kabul etmeyen kimselerle mübahele etmesini
(karşılıklı lanetleşme) emrederek şöyle buyuruyor: "Sana bu bilgi
geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler
de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı çağırın biz de kendi
çocuklarımızı çağıralım, siz kendi kadınlarınızı çağırın biz de kendi
kadınlarımızı çağıralım" yanımıza getirelim, "sonra da dua edelim
de" lanetleşelim de "Allah'tan" sizden veya bizden "yalancılar
üzerine lanet dileyelim."
Lanetleşmeye davet eden
bu ayet ile sürenin başından buraya kadarki ayetlerin tamamının nüzul sebebi
Hristiyan Necran heyetiydi. Bunlar Medine'ye gelip Hz. İsa (a.s) hakkında Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile tartışmışlar, İsa (a.s)'ın Allah'ın
oğlu ve ilah olduğu iddialarında bulunmuşlardı. Bunun üzerine Yüce Allah onlara
reddiye olarak bu sürenin başını indirdi. Muhammed b. İshak ile başkaları böyle
söylemişlerdir.
[1430] Muhammed b. İshak,
meşhur Siret'inde ve başkaları şöyle anlatırlar: Necran Hristiyanları heyeti
altmış atlıyla Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e geldiler. Bunların on
dördü halkın yönetim kadrosunda ve karar mercii konumundaki eşraftan olup
adları şöyleydi: Akıb -asıl adı Abdulmesih-, Seyyid -ki bu Eyhem denilen
kişidir-, Bekir b. Vail'in kardeşi Ebu Harise b. Alkame, Üveys el-Haris, Zeyd,
Kays, Yezid, Nebih, Hüveylid, Amr, Halid, Abdullah ve Yuhannes. Bunların en
yetkilileri de üç kişiydi. Akıb, kavmin başkanı, görüşlerine başvurulan,
danışılan ve onsuz karar alınmayan biriydi. Seyyid; himayecileri, bineklerinin
sahibi ve toplantılarının tertipleyicisiydi. Ebu Harise b. Alkame ise
rahipleri, bilginleri ve ders okutan hocalarıydı. Ebu Harise Arapların Bekir b.
Vail oğulları kabilesindendi, ancak Hristiyanlık dinine girmişti. Hristiyanlar
olunca Rumlar ve Rum kralları ona saygı ve tazim gösterip yüceltmişler,
dinlerine olan bağlılığından emin oldukları için ona kiliseler inşa etmiş, mal
ve hizmetçiler vermişlerdi. Ebu Harise eski kitaplardan okuduklarından
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in hal, durum ve vasıflarını çok iyi
biliyordu. Fakat bulunduğu konumda gördüğü tazim ve halk arasındaki itibarından
dolayı, cahilliği onu eski dininde kalmaya itti.
[1431] İbn İshak der ki:
Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bana şöyle anlattı: Bunlar Medine'ye Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanına geldiler. Üzerlerinde rahip
elbiseleriyle ve Haris b. Kaboğulları kabilesinin adamlarının güzelliğiyle,
ikindi namazını kılarken Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in huzuruna
vardılar. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in ashabından onları
görenlerden bazıları, "Daha sonra onlar gibi bir heyet görmedik."
derler. İbadetlerinin vakti gelince kalkıp Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'in mescidinde ibadet ettiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) "Onlara dokunmayın" buyurdu. Güneş doğana kadar namazlarını
kıldılar. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile onlardan Ebu Harise b. Alkame,
Akib Abdulmesih ve Seyyid el-Eyhem konuştu. Bunlar Hristiyanların melkani
mezhebinden idiler. Bazı farklılıklarla birlikte onlarda "İsa
Allah'tır", "İsa Allah'ın oğludur", "İsa üçün
üçüncüsüdür" inançlarının hepsi de vardı. Allah onların ve Hristiyanların
söylediklerinden münezzeh ve yücedir. "İsa Allah'tır" inançlarına
onun ölüleri diriltmesini, kör, alacalı ve sakatları iyileştirmesini, gayptan
haber vermesini, çamurdan kuş suretinde bir şey yapıp sonra üflediğinde onun
kuş olmasını delil gösteriyorlardı. Oysa bunların hepsi Allah'ın emriyle
oluyordu. Allah bunların insanlara mucize ve ayet olmasını murad etmişti. İsa
(a.s)'ın Allah'ın oğlu olduğuna delil olarak şöyle diyorlardı: İsa (a.s)'ın
bilinen bir babası yoktu. Beşikte de hiçbir beşerin yapmadığı şeyi yaparak
konuştu. "O üçün üçüncüsüdür", görüşlerine de Allah'ın "Biz
yaptık, emrettik, yarattık ve hükmettik" gibi çoğul ifadelerini delil
gösteriyor ve şöyle diyorlardı: Allah tek olsaydı, "Ben yaptım, emrettim,
hükmettim ve yarattım" derdi. Ancak 'Biz' derken Allah kendisini, İsa
(a.s)'ı ve Meryem (a.s)'ı kastediyor." Allah zalimlerin ve inkarcıların
söylediklerinden tamamen münezzeh ve uzaktır. Kur'an-ı Kerim bunların hepsini
de dile getirmiştir. Onların iki rahibi Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
ile konuştuğunda Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara,
"Müslüman olun" dedi. "Müslüman olduk" dediler. "Siz
Müslüman almadınız, şimdi Müslüman olun" buyurdu. Onlar "Biz senden
önce Müslüman olduk" dediler. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
"Yalan söylüyorsunuz. Sizi Müslüman olmaktan Allah'a ortak isnad etmeniz,
haça ibadet etmeniz ve domuz yemeniz engelliyor" buyurdu. Onlar,
"Peki İsa (a.s)'ın babası kimdir ey Muhammed?" dediler. Resulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) sustu ve cevap vermedi. Bunun üzerine Yüce Allah
onların sözlerine ve karmakarışık düşüncelerine cevaben Al-i İmran suresinin
başındaki seksen küsur ayeti indirdi.
İbn İshak daha sonra
ayetlerin tefsiri üzerinde konuşmuş, ardından şöyle demiştir: Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e Yüce Allah'tan haberler, heyetle arasında geçen
konuşmalar hakkında hükümler ve reddetmeleri durumunda onlara lanetleşmesi emri
gelince Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onları lanetleşmeye çağırdı.
Onlar, "Ey Muhammed! Bizi bırak da durumumuzu gözden geçirelim. Sonra
yanına bizi çağırdığın konuda aldığımız kararla gelelim." deyip yanından
ayrıldılar. Sonra Akib'le baş başa kalıp konuştular. Akib onların görüşünü
önemsedikleri biriydi. Ona, "Ey Abdulmesih! Bu konuda ne düşünüyorsun?"
dediklerinde Akib, "Vallahi ey Hristiyanlar, biliyorsunuz ki Muhammed
Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir ve size dostunuz (İsa (a.s))
hakkında kesin bilgiler getirmiştir. Yine biliyorsunuz ki hangi millet bir
peygamberle lanetleşmişse onların büyükleri kalmamış, küçükleri yetişmemiştir.
Bunu yapacak olursanız kökünüz kazınır. Ama kendi dininizde kalmayı ve dostunuz
(İsa) hakkındaki sözlerinizde ısrar etmeyi düşünüyorsanız, bu adamla vedalaşıp
memleketinize dönün." dedi. Bunun üzerine onlar Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)'e gelerek, "Ey Ebu Kasım, seninle lanetleşmemeye, seni
kendi dininde bırakıp kendi dinimizde devam etmek üzere memleketimize dönmeye
karar verdik. Ancak bizimle beraber, bizim için uygun göreceğin bir adamını gönder
de malı anlaşmazlıklarımızda aramızda hüküm versin. Çünkü sizler hoşnut
olduğumuz kimselersiniz." dediler. Muhammed b. Cafer der ki: Bunun üzerine
RasUlullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Yatsı vakti gelin de sizinle
kuvvetli ve emin birini göndereyim" buyurdu. Ömer (r.a.) şöyle derdi: Bu
hasletlere sahip biri olma arzumdan dolayı, hiçbir zaman o günkü kadar başkan
olmayı arzulamamıştım. O yüzden öğle namazına erken gittim. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) namaz kılıp selam verdikten sonra sağına soluna
baktı. Beni görmesi için boynumu uzatıyordum. Bakınmaya devam etti ve nihayet
Ebu Ubeyde b. Cerrah'ı görünce onu çağırdı. "Bunlarla git de ihtilaf
ettikleri hususlarda aralarında hak ile hükmet" buyurdu. Ömer (r.a.) der
ki: Böylece onlarla Ebu Ubeyde b. Cerrah gitti.
[1432] İbn Merduyeh de
Rafi b. Hudeye'den Necranlıların gelişini rivayet etmiştir. Rivayet
yukarıdakine yakındır. Fakat ondakinden daha uzun olup bazı ziyadeler vardır.
Bu rivayette kabile eşrafının sayısı 12 olarak zikredilmiştir.
[1433] İmam Buhari,
Huzeyfe (r.a.)'tan şöyle nakleder:
Necran'ın Akib ile
Seyyid adında iki önde geleni, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile
lanetleşme maksadıyla yanına geldiler. Onlardan biri diğerine, "Yapma,
Allah'a yemin ederim eğer bu bir nebi olduğu halde bizimle lanetleşecek olursa
biz de, bizden sonra soyumuzdan gelecek olanlar da asla iflah olmazlar"
dedi. Her ikisi (Peygamber efendimize), "Bizden istediğini sana verelim.
Bizimle birlikte emin bir adam gönder, emin olmayanı gönderme" dediler.
Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Sizinle beraber gerçekten çok
emin birini göndereceğim" diye buyurdu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'in ashabından herkes kendi adına bu iş için ümitlendi. Allah Rasulü, "Kalk,
ey Ebu Ubeyde b. Cerrah" diye buyurdu. Ebu Ubeyde (r.a.) ayağa kalkınca,
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "İşte ümmetin emini budur"
diye buyurdu." Bunu Buhari, Tirmizi, Nesai ve İbn Mace ayrıca kısmen
benzer bir senetle Huzeyfe'den, başka bir senetle de İbn Mes'ud (r.a.)'tan
benzer bir lafızla rivayet etmişlerdir.
[1434] İmam Buhari, Enes
b. Malik (r.a.)'tan şöyle nakleder: "Her ümmetin bir emini vardır. Bu
ümmetin emini de Ebu Ubeyde b. Cerrah' tır. "
[1435] İmam Ahmed b.
Hanbel, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Ebu Cehil-Allah ona lanet
etsin- "Ben Muhammed'i Kabe'de namaz kılarken görürsem, andolsun yanına
gidip boynuna basacağım" demişti. Dediğini yapacak olsaydı melekler onu
herkesin gözü önünde yakalayıvereceklerdi. Yahudiler gerçekten ölümü temenni
etselerdi cehennemdeki yerlerini göreceklerdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ile lanetleşmeye çıkanlar onunla lanetleşselerdi, yurtlarına
döndüklerinde mallarını ve ailelerini bulamayacaklardı. bunu Buhari, Tirmizi ve
Nesai Abdurrezzak'ın Ma'mer'den, onun da Abdulkerim’den nakliyle rivayet
etmişlerdir. Tirmizi, "Hasen, sahih hadistir" demiştir.
Beyhaki de
Delailu'n-Nübüvve'de Necran heyeti kıssasını çok uzun olarak rivayet etmiştir.
Şimdi onu zikredelim. Çünkü bunda faydalı bilgiler vardır. Fakat garip ve sıra
dışı şeyler de bulunmaktadır. Her halükarda konuyla alakalıdır.
[1436] İmam Beyhaki. ..
Hristiyan iken İslam'a giren Yunus'tan şöyle rivayet etmiştir: Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Necranlılara Nemi suresi inmeden önce şu mektubu
gönderdi: "İbrahim, İshak ve Yakub'un ilahı adıyla. Allah'ın elçisi
Muhammed peygamberden, Necran'ın din adamlarına ve Necranlılara! Sizler
barışsınız. Size İbrahim, İshak ve Yakub'un Rabb'ini övüyorum. İmdi ... Ben
sizi kullara kulluktan Allah'a kulluğa çağırıyorum. Sizi kullarla dostluktan
Allah'la dostuğa davet ediyorum. Bunu reddederseniz cizye ödersiniz. Onu da
reddederseniz size savaş ilan edeceğim .. Vesselam."
Papaza bu mektubu
okuyunca korkuya kapıldı ve dehşete düştü. Necranlılardan Şurahbil b. Vedaa
adında birine haber göndererek yanına çağırttı. O Hemdan'lıydı ve içinden
çıkılmaz bir problem olduğunda bundan önce hiç kimse çağrılmazdı; ne Eyhem, Ne
Seyyid, ne de Akıb. Papaz mektubu Şurahbil'e verdi. Okuyunca ona, "Ey
Meryem'in babası! Görüşün nedir?" dedi. Şurahbil, "Allah'ın (c.c),
İbrahim (a.s)'ın İsmail oğlunun soyundan bir peygamber göndereceği vaadini
biliyorsun. Bunun o kişi olmadığından nasıl emin olacaksın? Benim peygamberlik
hakkında bir fikrim yoktur. Dünya işlerinden bir şeyolsaydı sana fikrimi
söyler, senin için gayret ederdim." dedi. Bunun üzerine papaz ona,
"Şöyle kenara geçip otur" dedi. Şurahbil de bir yere geçip oturdu.
Papaz daha sonra Necranlılardan Abdullah b. Şurahbil adında birini çağırttı.
Himyer'lilerin Zuasbah kabilesinden olan bu adama da mektubu okudu ve görüşünü
sordu. O da Şurahbil gibi cevap verdi. Papaz, "Bir kenara otur" dedi,
Abdullah da bir kenara geçip oturdu. Papaz daha sonra Necranlı Haris b. Ka'b
kabilesinden ve Hamas oğullarından biri olan Cebbar b. Feyz'i çağırttı. Ona da
mektubu okudu ve görüşünü sordu. O da Şurahbil ve Abdullah gibi cevap verince
papaz, "Bir kenara otur" dedi, o da bir kenara geçip oturdu.
Herkesin görüşü bu noktada
birleşince papaz çan çalınmasını istedi. Çan çalındı, manastırlarda ateşler
yakıldı. Gündüz korktukları bir şey olduğunda böyle yaparlardı. Gece
korktuklarında da çan çalarlar ve manastırlarda ateşler yakılırdı. Çan çalınıp
ateşlerin yakılması sonucu dumanlar yükselince baştan sonra tüm vadi halkı
toplandı. Vadinin uzunluğu hızlı atlının bir günlük yol mesafesi olup onda 73
köy ile 100.000 savaşçı vardı. Papaz mektubu onlara da okuyup görüşlerini
sordu. Onlar da Şurahbil b. Ve daa el-Hemdani, Abdullah b. Şurahbil el-Asbahi
ve Cebbar b. Feyz el-Harisi'nin gönderilmesi ve onların Muhammed (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)'in haberlerini getirmesi görüşünde birleştiler. Heyet yola
çıktı. Medine'ye gelince üzerlerindeki yolculuk kıyafetlerini çıkararak çizgili
Yemen kumaşından yapılma uzun kaftanlarını giydiler, altın yüzüklerini
takındılar. Sonra Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanına geldiler.
Selam verdiler, fakat Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) selamlarını
almadı. Uzun gün boyu onunla konuşmaya çalıştılar. Resulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) üzerlerinde bu elbiseler ve yüzükler varken onlarla konuşmak
istemedi.
Bunun üzerine önceden
tanıdıkları Hz. Osman (r.a.) ile Abdurrahman b. Avf (r.a.)'a gittiler ve onları
Muhacir'ler ve Ensarla sohbet ederken buldular. "Ey Osman, ey Abdurrahman!
Peygamberiniz bize bir mektup gönderdi. Biz de davetine icabet ederek çıkıp
geldik. Yanına gidip selam verdik, fakat selamımızı almadı. Gündüz boyunca
kendisiyle konuşmaya çalıştık. Fakat bizi ya rup yığdı ve konuşmadı. Sizin
görüşünüz nedir? Ne dersiniz, geri mi dönelim?" diye sordular. Bunun
üzerine Osman (r.a.) ile Abdurrahman b. Avf (r.a.) orada bulunan Ali (r.a.)'a,
"Bunlar hakkında senin düşüncen nedir ey Ebu Hasan?" diye sordular.
Ali (r.a.) Osman (r.a.) ile Abdurrahman b. Avf'a, "Bana göre bu
elbiselerini ve yüzüklerini çıkarıp sefer kıyafetlerini giysinler, sonra Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanına gitsinler" dedi. Onlar
böyle yapınca Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onların selamlarını
aldı, sonra şöyle buyurdu: "Beni hak ile gönderen Allah'a and olsun ki
bana ilk gelişlerinde yanlarında İblis vardı." Sonra Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara, onlar Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'e sordular. Sonunda Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e
"Peki İsa (a.s) hakkında ne diyorsun? Çünkü biz belki halkımızın yanına
Hristiyan olarak döneceğiz. Eğer peygambersen bize, söyleyeceklerini dinleme
fırsatı ver." dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
"Bu konuda bana şimdiye kadar hiçbir şey gelmiş değil. Siz burada kalmaya
devam edin de Rabb'imin İsa (a.s) hakkında bildireceklerini size
söyleyeyim" buyurdu.
Ertesi günü sabah
olduğunda Yüce Allah Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e şu ayetleri
indirmişti: ''Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir .... Sana bu
bilgi geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve
bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı çağırın biz de kendi
çocuklarımızı çağıralım, siz kendi kadınlarınızı çağırın biz de kendi
kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine
lanet dileyelim." Ancak onlar ayette ifade edilenlere inanmayı
reddettiler. Bu arada Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Hasan ile
Hüseyin'i kendisinin bir örtüsü altına almış, Fatıma da arkasında olduğu halde
lanetleşmek için gidiyordu. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in O
vakit bir kaç hanımı vardı. Bu arada Şurahbil iki arkadaşına şöyle dedi:
"İkiniz de biliyorsunuz ki baştan sona tüm vadi halkı toplandığında benim
görüşümden ayrı hareket etmediler. Ben ise Vallahi tehlikeli bir gelecek
görüyorum. Vallahi, eğer bu adam Allah tarafından gönderilmiş bir kralsa bizler
gözünü oyan ve davasına karşı çıkan ilk millet oluruz. Araplar arasında onlara
en yakın komşu olmamız hasebiyle onun ve ashabının kalbinde bize karşı
hoşnutsuzluk oldukça bizi felaketler vurur. Şayet bu adam Allah (c.c)
tarafından gönderilmiş bir peygamber ise o zaman da yeryüzünde hiçbir kılımız
ve tırnağımız kalmaz, tamamen helak oluruz." Bunun üzerine arkadaşları
ona, "Peki görüşün nedir ey Ebu Meryem?" dediler. "Ben onu hakem
yapma düşüncesindeyim. Çünkü onu haksız bir hüküm vereceğini asla düşünmüyorum"
dedi. "O zaman onunla baş başa görüş" dediler. Şurahbil Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile buluşarak ona, "Ben seninle
lanetleşmekten daha uygun bir şey buldum" dedi. Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), "O nedir?" diye sorunca, "Bugün geceye kadar
veya geceleyin sabaha kadar hakkımızda hüküm vermendir. Bizim için ne hüküm
verirsen o geçerlidir" dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem),
"Ama geride senin kararına karşı çıkacak kimseler olabilir" buyurdu.
Şurahbil, "Arkadaşlarıma sor" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) sorunca onlar: "Vadiye ancak Şurahbil'in görüşü doğrultusunda
girilir ve çıkılır" dediler. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) onlarla lanetleşmeyip yanlarından ayrıldı.
Sabahleyin yanına
geldiklerinde Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara şu mektubu
verdi: "Bismillahirrahmanirrahim. Bu, üzerlerinde hüküm sahibi, Allah’ın
elçisi Muhammed peygamberin Necran halkına mektubudur. Her meyvede, her sarı,
beyaz ve siyahta, her kölede fazlalıklar onların olacaktır. Bunların hepsi
onlara bırakılıp kendilerinden iki bin hülle (takım elbise) alınacaktır.
Bunların binini Recep, diğer binini ise Safer ayında teslim edeceklerdir.
" Hadisin tamamında diğer şartlar zikredilmekte ve olayın gerisi
anlatılmaktadır.
Netice olarak, onların
Medine'ye gelişi hicretin 9. yılında olmuştur. Çünkü, Zühri der ki: Necranlılar
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e cizyeyi ilk ödeyenlerdir. Cizye
ayeti ise Mekke'nin fethinden sonra nazil olmuştur ki o ayet şudur: "Kendilerine
Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulü'nün
haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle,
küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın." (Tevbe, 29)
[1437] İbn Merduyeh,
Cabir (r.a.)'tan şöyle nakleder: Akib ve Tayyib adında iki kişi Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in huzuruna geldiler. Hz. Peygamber (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) onları lanetleşmeye çağırdı. Ertesi günü lanetleşmek için
O'na (Sallallahu aleyhi ve Sellem) söz verdiler. Sabah olunca Hz. Peygamber
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'in ellerinden tutup
geldi. Sonra bu adamlara haber gönderdi. Fakat onlar lanetleşmeyeceklerini
söyleyip haraç vergisini kabul ettiler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'de şöyle buyurdu: "Beni hak ile gönderen Allah'a and olsun ki
hayır diyecek olsalardı vadi onların üzerine ateş yağdıracaktı." Cabir
(r.a.) der ki: Yüce Allah'ın " ... de ki: Geliniz, sizler ve bizler de
dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı çağırın biz de kendi çocuklarımızı
çağıralım, siz kendi kadınlarınızı çağırın biz de kendi kadınlarımızı
çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lanet
dileyelim." ayeti onlar hakkında nazil oldu. Cabir (r.a.) devamla şöyle
der: "Kendimiz" ifadesiyle Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ile Ali (r.a.), "çocuklarımız" ifadesiyle Hz. Hasan ile Hz.
Hüseyin, "kadınlarımız" ifadesiyle de Hz. Fatıma (r.anha)
kastedilmiştir. Hakim, Müstedrek' inde .... Ali b. Müshir'in, Davud b. Ebi
Hind'den nakliyle bu manada rivayet etmiş, sonra "Buhari ve Müslim tahric
etmemişlerdir. Hadis Müslim'in koşullarını taşımaktadır" demiştir. Hakim
böyle demiştir. Bunu Ebu Davud Tayalisi de ... Şa'bi'den mürsel olarak rivayet
etmiştir ki bu daha sahihtir. İbn Abbas (r.a.) ile Bera'dan da benzer
rivayetler bulunmaktadır.
Şanı Yüce Allah daha
sonra şöyle buyuruyor: "Şüphesiz" ey Muhammed! "bunlar"
yani sana İsa (a.s) hakkında anlattıklarımız "doğru haberlerdir. "
Anlatılanlarda gerçekten hiçbir saptırma ve değiştirme yoktur, hepsi tamamen
gerçektir "Allah'tan başka ilah yoktur. Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak
güç ve hikmet sahibidir. "
"Eğer yine yüz
çevirirlerse" bu anlatılanları bırakıp başka söylenenlere kulak verirlerse
"şüphesiz Allah, bozguncuları" yani haktan batıla sapanları, ki asıl
bozguncular onlardır "hakkıyla bilendir." İşte Allah (c. c) onları
çok iyi bilmekte olup bunun cezasını onlara en kötü şekilde verecektir. Allah
(c. c) her şeye kadirdir. Her noksanlıktan münezzeh ve her hamde layık olan
Allah'ın (c. c) elinden hiçbir şey kaçamaz, kurtulamaz. Azabından Allah'a
sığınırız.
|
Devam etmek için aşağıdaki linki kullan |