İbn Kesir

Tefsir-i Kebir

Maide Suresi

20 – 26.ayetler

 

Beytü'l-Makdis'e Girme Emri ve İsrailoğullarının Tavrı:

 

20. Hani Musa kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size (lütfettiği) nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi.

21. Ey kavmim! Allah'ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes beldeye girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.

22. Onlar şu cevabı verdiler: Ey Musa! Orada zorba bir toplum var; onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz.

23. Korkanların içinden Allah'ın kendilerine lütuf ta bulunduğu iki kişi şöyle dedi: Onların üzerine kapıdan girin; oraya bir girdiniz mi artık siz zaferi kazanmışsınızdır. Eğer mü'minler iseniz ancakAllah'a güvenin.

24. "Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; artık sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız" dediler.

25. Musa, "Rabbiin! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır" dedi.

26. Allah, "Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen, yoldan çıkmış toplum için üzülme!" dedi.

 

Tefsiri:

 

Yüce Allah kulu, elçisi ve kelimesi (direk konuştuğu) olan Musa (a.s)'ın, kavmine, doğru yolda olduklarında Allah'ın kendilerine dünya ve ahiret nimetlerinin ikisini birden vererek yapmış olduğu lütuf, iyilik ve ihsanını hatırlattığını bildirerek şöyle buyuruyor: "Hani Musa kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size (lütfettiği) nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler çıkardı." Atanız İbrahim (a.s)'dan bu yana her peygamber vefat ettiğinde aranızdan bir peygamber göndermiştir. Gerçekten de öyleydi; onlarda Hz. İsa (a.s)'a kadar Allah'a (c.c) çağıran ve azabına karşı uyaran peygamberler hiç eksik olmamıştır. Sonra Allah (c.c) rasul ve nebilerin en sonuncusu olan İbrahim (a.s)'ın oğlu İsmail (a.s)'ın soyundan gelen Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e vahyetmiştir ki o kendinden önce gelenlerin hepsinden daha üstündür.

 

"Sizi hükümdarlar kıldı." Abdurrezzak, Hakem ile başka biri kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan, onun bu ayet hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: "Yani sizi hizmetçisi, eşi ve evi bulunan kimseler yaptı." Hakim de Müstedrek'inde Sevri'den, o A'meş'ten, o Mücahid'den, o da İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakletmiştir: "Sizi hükümdarlar kıldı." Yani kadın (eş) ve hizmetçisi olan kimseler yaptı. "Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi." Yani, o devirde bulunanlardan hiç kimseye vermediğini verdi." Daha sonra Hakim, "Buhari ve Müslim tahriç etmemiş olsalar da senedi sahihtir" demiştir.

Meymun b. Mihran, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder:

 

İsrailOğullarından birinin eşi, hizmetçisi ve evi varsa ona kral denirdi. Taberi, Ebu Abdurrahman el-Hubuli’den şöyle nakleder: Kendim işittim; Abdullah b. Amr b. el-As'a bir adam, "Biz fakir muhacirlerden değil miyiz?" deyince, Abdullah ona, "Kendisine sığındığın bir eşin yok mudur?" diye sordu. Adam, "Evet" dedi. "Oturduğun bir evin var mı?" dedi. Adam "Evet" dedi. Abdullah, "Öyleyse sen zenginlerdensin" dedi. Adam, "Bir de hizmetçim var" deyince, "O zaman sen krallardansın" dedi. Hasan-ı Basri der ki: "Mal-mülk denilen şey binek, hizmetçi ve evden başka nedir ki?" Bunu Taberi rivayet etmiştir. Taberi daha sonra Mansur, Hakem, Mücahid ve Süfyan-ı Sevri’den buna yakın sözler rivayet etmiştir. Bunu İbn Ebi Hatim de Meymun b. Mihran'dan rivayet etmiştir. İbn Şevzeb der ki: İsrailoğullarından bir adamın evi ve hizmetçisi varsa ve kendisinden izin alınıyorsa o kraldı. Katade, "İsrailoğulları ilk hizmetçi edinen kimselerdir" demiştir. Süddi, "Sizi hükümdarlar (melikler) kıldı" ayeti hakkında, "Sizden bir kimse kendisine, malına ve ailesine maliktir, onlar üzerinde söz sahibidir" demiştir. Bunu İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir.

 

 

[2579] İbn Ebi Hatim, Ebu Said el-Hudri (r.a.)'tan da Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"İsrailoğullarından birinin hizmetçisi, bineği ve eşi varsa kral sayılırdı. " Hadis, bu kanalla gariptir.

 

 

[2580] Taberi, Enes b. İyaz'dan şöyle nakleder: "Sizi hükümdarlar (melikler) kıldı." Bildiğim o ki Zeyd b. Eslem aynen şöyle dedi: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Kimin evi ve hizmetçisi varsa o kraldır. " Bu da mürsel ve gariptir. Malik ise, "Evi, hizmetçisi ve eşi varsa ... " diye rivayet etmiştir.

 

 

[2581] Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Sizden kimin bedeni sağlıklıysa, kendisi güven ve emniyet içindeyse ve yanında günlük yiyeceği varsa, sanki dünyanın tüm nimetleri onda toplanmış gibidir. "

 

"Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi. " Yani, yaşadığınız dönemdeki alemlerde ... Sanki onlar çağlarındaki Yunanlılardan, Kıptilerden ve diğer milletlerden daha izzetli ve saygın konumdaydılar.

,

Nitekim Allah (c.c) başka bir yerde şöyle buyurur: ''Andolsun ki biz, İsrailoğullarına Kitap, hüküm ve peygamberlik verdik. Onları güzel rızklarla besledik ve onları alemlere üstün kıldık." (Gısiye, 16) İsrailoğulları hakkında da şöyle buyurur: "İsrailoğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine, 'Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi, sen de bizim için bir ilah yap!' dediler. Musa: 'Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz' dedi. Şüphesiz bunların içinde bulundukları (din) yıkılmıştır, yapmakta oldukları da batıldır. Musa dedi ki: Allah sizi alemlere üstün kılmışken ben size Allah'tan başka bir ilah mı arayayım?" (A’raf, 138-140) Anlatmak istediğimiz şudur ki onlar kendi zamanlarının en üstünleriydiler. Yoksa, bu ümmet onlardan daha şerefli ve Allah (c. c) katında daha üstün, Şeriatı daha mükemmel, yol ve metodu daha düzgün, peygamberi daha değerli, hükümdarları daha çok, rızkı daha bol, mal ve evlatça daha zengin, sahip olduğu ülkeleri daha geniş, izzet ve gücü daha uzun sürelidir. Yüce Allah, "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" (Al-i İmran, 110) buyurmuştur. Yine, "İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasulün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık" (Bakara, 143) buyurmuştur. Al-i İmran suresindeki, "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" ayetinin tefsirinde bu ümmetin fazilet, üstünlük ve değeri hakkındaki mütevatir hadisleri zikretmiştik.

İmam Taberi'nin, İbn Abbas (r.a.), Ebu Malik ve Said b. Cübeyr'den naklettiğine göre onlar "Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi" ayetini "Muhammed Ümmeti" diye tefsir etmişlerdir. Sanki bu hitabın Muhammed Ümmetine olduğunu kastetmişlerdir. Cumhur ise bunun Musa (a.s)'ın kendi ümmetine hitabı olduğu görüşündedir. Daha önce anlattığımız gibi bu, kendi dönemlerinin alemleri olarak yorumlanır. Bir görüşe göre ise, "Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi" sözüyle, onlara kudret helvası ve bıldırcının indirilmesi, bulutun onları gölgelemesi gibi sadece onların gördüğü olağanüstü olaylardır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Yüce Allah daha sonra Musa (a.s)'ın İsrailOğullarını cihada ve Beyt-i Mukaddes'e (Kudüs'e) girmeye teşvik ettiğini bildiriyor. Kudüs, ataları Yakub (a.s) zamanında onların elindeydi. Yakup (a.s), oğulları ve ailesi Yusuf (a.s) zamanında Mısır'a gitmiş, sonra Musa (a.s) ile birlikte çıkana kadar orada yaşamışlardı. İsrailoğulları Kudüs'te güçlü ve zorba Amalika milletiyle karşılaştılar. Orayı ele geçirmiş ve hakim olmuşlardı. Allah'ın elçisi Musa (a.s) onlara oraya girmelerini ve düşmanlarıyla savaşmalarını emretti, onları yeneceklerini ve muzaffer olacaklarını müjdeledi. Ancak onlar emre uymadılar, itaat etmeyip isyan ettiler. Bunun üzerine Tih çölüne gitmek ve kırk yıl boyunca orada nereye gittiğini ve ne yaptığını bilmez halde şaşkın şaşkın dolaşmakla cezalandırıldılar. Bu onların Allah'ın emrinde gevşeklik göstermelerinin cezasıydı.

 

İşte Yüce Allah bunu haber veriyor ve Musa (a.s)'ın kavmine şöyle buyurduğunu bildiriyor: "Ey kavmim! Allah’ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes", yani pak ve temiz "beldeye girin." Süfyan-ı Sevri, A'meş'ten, o Mücahid'den, o da İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: "Mukaddes belde"den kasıt Tur dağı ve çevresidir. Mücahid ve birden çok kişi de böyle demiştir. Süfyan-ı Sevri, Ebu Said el-Bakkal'dan, o İkrime'den, o da İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakletmiştir: Mukaddes beldeden kasıt Eriha' dır. Birçok müfessir de böyle söylemiştir. Bu isabetli değildir. Çünkü fethedilmesi istenen belde Eriha olmadığı gibi orası Kudüs’e giderken yolları üzerinde de değildi. Çünkü onlar Kudüs'e, Allah (c.c) düşmanları Firavun'u (denizde) helak etmiş halde Mısır'dan geliyorlardı. Ama Eriha'dan kasıtları, Taberi'nin Süddi'den rivayet ettiği gibi Kudüs'ün batısındaki meşhur şehir değil de Kudüs'ün içinde bulunduğu topraklar ise o zaman başka.

 

''Allah'ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes beldeye ... " Yani, Allah'ın (c.c) size atanız Yakup (a.s)'ın diliyle sizden inananların ona sahip olacağına dair vaad ettiği mukaddes topraklara. "Ve arkanıza dönmeyin!" Cihattan geri kalmayın, kaçmayın, "yoksa kaybederek dönmüş olursunuz."

 

"Onlar şu cevabı verdiler: Ey Musa! Orada zorba bir toplum var; onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz." Yani, İsrailOğulları girmek ve halkıyla savaşmakla emrolundukları belde hakkında şu mazereti öne sürdüler: "Onlar zorba, yani korkunç büyüklükte ve çok kuvvetli insanlar. Biz onlara karşı koyamayız, saldıramayız. Orada bulundukları sürece oraya girmemiz imkansızdır. Çıkarlarsa gireriz, yoksa onlarla başa çıkacak güce sahip değiliz."

 

Taberi, Katade kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Musa (a.s)'a yaman ve kuvvetlilerin şehrine girmesi emredildi. Bunun üzerine Musa (a.s) yanındakilerle birlikte yola çıktı ve oraya yakın bir yerde (ki burası Eriha'dır) konakladı. Şehir halkı hakkında haberler getirmeleri için oraya her bir kabileden bir kişi olmak üzere on iki gözcü gönderdi. Şehre girdiklerinde halkın tarz, şekil ve iriliklerine dair korkunç şeyler gördüler. Şehre birinin bahçesinden girdiler. Bahçe sahibi meyve toplamak için geldiğinde onların izlerini fark etti. İzlerini takip edip onları buldu. Her birini buldukça meyveyle birlikte elbisesinin yenine atıyordu. Sonra onları alıp krallarına götürdü ve önüne serpti. Kralanlara, "Bizim durum ve halimizi görmüş bulunmaktasınız. Şimdi gidin de durumu liderinize haber verin" dedi. Onlar da Musa (a.s)'ın yanına gittiler ve tanık oldukları şeyleri anlattılar. Bunun senedi problemlidir.

 

Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Musa (a.s) ve kavmi (Beytulmakdis'e yakın bir yerde) konaklayınca, durum hakkında bilgi getirmeleri için onlardan on iki kişiyi -ki bunlar Allah'ın zikrettiği kabile temsilcileridir- şehre gönderdi. Onlar da yola çıktılar. Halktan güçlü kuvvetli biri onları gördü ve hepsini torbasına koyup şehre götürdü. İnsanlara seslendi ve etrafında toplandılar. "Sizler kimsiniz?" diye sordular. Onlar, "Biz Musa (a.s)'ın milletindeniz. Haberlerinizi almak için gönderdi" dediler. Onlar da bir kişiye yetecek tek üzüm tanesi verip, "Musa'ya ve kavmine gidin ve kendinizi meyvenizin büyüklüğüne göre ölçün" dediler. Musa (a.s)'ın yanına gelince, "Ey Musa! Artık sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız" dediler. Bunu İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir. Sonra Yahya b. Abdurrahman'dan şöyle nakletmiştir: Enes b. Malik'i gördüm. Eline bir sopa aldı ve ne kadar olduğunu bilmediğim bir ölçü belirledi. Sonra ondan elli veya elli beş uzunluğunda yer ölçtü. Sonra "Bu Amalika'ların uzunluğudur" dedi. Burada birçok müfessir bu zorba ve güçlü kuvvetli insanların bedenlerinin büyüklüğüne, Adem (a.s)'ın kızının oğlu Uc b. Unuk'un aralarında bulunduğu ve uzunluğunun 3333,3 arşın olduğuna dair İsrailOğullarının uydurma hikayelerini zikretmiştir. Bunlar insanın söylemeye haya ettiği şeylerdir.

 

 

[2582] Ayrıca bunlar sahih hadis kitaplarında yer alan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in "Allah (c.c) Adem (a.s)'ı 60 arşın yarattı. Sonra insanlar gitgide günümüze kadar küçüldüler" hadisine aykırıdır. Sonra bu adamın kafir ve veled-i zina olduğu, Nuh (a.s) tufanında gemiye binmeyi reddettiği, tufanın dizine bile ulaşamadığı gibi şeyler zikretmişlerdir. Bunlar yalan ve iftiradır. Çünkü Allah (c.c.) Nuh (a.s) 'ın yeryüzündeki tüm kafirlere beddua ettiğini haber vermektedir. Allah (c. c) şöyle buyurur: "Nuh, 'Rabbim! Yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma!' dedi" (Nuh, 26) Yine şöyle buyurur: "Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık. Sonra da geri kalanları suda boğduk." (Şuara, 120) Yüce Allah yine şöyle buyurur: "(Nuh), 'Bugün Allah'ın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur' dedi." (Hud, 43) Nuh (a.s)'ın kafir oğlu boğulduğuna göre, kafir ve veled-i zina olan Unuk oğlu Uc nasıl hayatta kalabilir? Bu aklen de şer'an da mümkün değildir. Kaldı ki Unuk oğlu Uc diye birinin varlığı bile şüphelidir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

"Korkanların içinden Allah'ın kendilerine lütufda bulunduğu iki kişi şöyle dedi." İsrailoğulları Allah'ın elçisi Musa (a.s)'a itaate ve ona uymaya yanaşmayınca Allah'ın kendilerine büyük lütuflarda bulunduğu iki kişi onları teşvik etti ki bunlar Allah'ın emrini önemseyen ve azabından korkan kimselerdi. Bazıları "....." yerine ''.....'' (ye harfini üstün yerine ötre, yani "kendinden korkulan" manasında bina-i meçhul kipinde) okumuşlardır. Yani insanlar nezdinde heybetli ve saygın kimselerdi. Onların Yuşa b. Nun ile Kaleb b. Yufenna olduğu söylenir. İbn Abbas (r.a.), Mücahid, İkrime, Atiyye, Süddi ve Rebi' b. Enes ile selef ve haleften pek çok kimse böyle demiştir. Onlardan bu iki kişi şöyle demiştir: "Onların üzerine kapıdan girin; oraya bir girdiniz mi artık siz zaferi kazanmışsınızdır. Eğer mü'minler iseniz ancak Allah'a güvenin." Yani, Allah'a tevekkül ettiğiniz, emrine uyduğunuz ve peygamberine itaat ettiğiniz vakit Allah (c.c) size düşmanlarınıza karşı yardım edecek, sizi destekleyecek ve onlara karşı muzaffer kılacak ve sonunda Allah'ın (c.c) sizin için yazdığı beldeye gireceksiniz. Fakat bu onlara hiçbir fayda vermedi ve "Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; artık sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız, dediler." Onlar bununla cihattan kaçmış, peygamberlerine muhalefet etmiş ve düşmanla savaşmaktan geri durmuş oluyorlardı. Denilir ki: Onlar cihada yanaşmayıp oradan ayrılmaya ve beldelerine gitmeye yeltenince Musa (a.s) ile Harun (a.s), yapmayı düşündükleri şeyin ne kadar dehşetli olduğunu göstermek için İsrailoğullarının önüne geçip Allah'a secdeye kapandılar. Yuşa b. Nun ile Kaleb b. Yufenna da elbiselerini yırtmak suretiyle yaptıklarından dolayı milletlerini kınadılar. İsrailoğullarının bu ikisini taşladıkları, büyük olayların ve hadiselerin cerayan ettiği söylenir.

 

 

[2583] Buna karşın, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Bedir günü sahabilere Ebu Süfyan ile birlikte bulunan kafileyi korumak üzere gelen savaşçılarla savaşma hususunda sahabilere danıştığında onların verdiği cevap ne güzeldir! Ticaret kafilesini avlama imkanı kaybedilmiş, kalkan ve kılıçlı teçhizatlarıyla 900-1000 savaşçı onlara iyice yaklaşmıştı. Önce Ebu Bekir (r.a.) güzel bir konuşma yaptı. Sonra muhacir sahabilerden bazıları konuşma yaptılar. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ise hala, "Bana bir şey söyleyin ey Müslümanlar!" diyordu. Bundaki kastı sadece, Ensar'ın fikrini öğrenmekti. Çünkü o gün Müslümanların büyük çoğunluğunu onlar oluşturuyordu. Bunun üzerine Sa'd b. Muaz şöyle dedi: "Ya Rasulallah! Sanki bizi kastediyorsun! Seni hak dinle gönderen Allah'a andolsun ki bize şu denizi gösterip dalsan seninle birlikte dalarız ve bizden tek bir kimse geri kalmaz. Yarın bizi düşmanla karşı karşıya getirmenden hoşlanmamamız gibi bir durum yoktur. Biz savaşta sebat eden, düşmanla tüm samimiyetiyle savaşan insanlarız. Umarız ki Allah (c.c) sana bizimle ilgili olarak gözünü aydınlatacak, seni mutlu edecek şeyler gösterir. Sen bizi Allah'ın bereketi üzere yürüt!" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Sa'd'ın konuşmasına sevindi ve bu ona moral verdi.

 

 

[2584] Ebu Bekir b. Mirdeveyh, Enes b. Malik (r.a.)'tan şöyle nakleder: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Bedir’e doğru yola çıktıktan sonra Müslümanlarla istişare etti. Hz. Ömer (r.a.) görüşünü söyledi. Sonra onlara görüşlerini tekrar sordu. Bunun üzerine Ensar'(dan bazıları), "Ey Ensar topluluğu, Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sizi kastediyor" dediler. Bunun üzerine Ensar, "Öyleyse, biz ona İsrailoğullarının Musa (a.s)'a söyledikleri gibi, 'Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız' demiyoruz. Seni hak ile gönderen Allah'a andolsun ki düşmanla Berku'I-Gimad'a (Yemen' de bir mevki) kadar savaşmamızı emretsen bile sana uyarız" dediler. Bunu İmam Ahmed b. Hanbel, Nesai ve İbn Hibban da rivayet etmişlerdir.

 

 

[2585] İbn Merduyeh, Utbe b. Abdussulemi'den şöyle nakleder: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabına, "Savaşmayacak mısınız?" deyince onlar, "Savaşacağız. Biz İsrailoğullarının dedikleri gibi, "Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız" demeyiz. Bilakis diyoruz ki: "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz de sizinle birlikte savaşacağız." O gün böyle diyenlerden biri de Mikdad b. Amr el-Kindi (r.a.) idi.

 

 

[2586] Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel, Tarık b. Şihab'dan şöyle nakleder: Bedir günü Mikdad Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e şöyle dedi: "Ya Rasulallah! Biz İsrailoğullarının Musa (a.s)'a söyledikleri gibi, 'Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız' demiyoruz. Bilakis, 'Sen ve Rabb'in gidin, savaşın. Biz de kesinlikle sizinle birlikte savaşacağız.' İmam Ahmed b. Hanbel hadisi bu tarikle böyle rivayet etmiştir.

 

 

[2587] Başka tarikle de şöyle nakletmiştir: ... Tarık b. Şihab'dan; İbn Mes'ud (r.a.) şöyle anlattı: Mikdad'ın öyle bir hareketine şahit oldum ki onu yapmış olmayı onun ağırlığınca mala sahip olmaktan daha çok temenni ederdim. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) müşriklere beddua ederek geldi. Mikdad, "Ya Rasulallah! Biz İsrailoğullarının Musa (a.s)'a dedikleri gibi, 'Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız' demeyiz. Bilakis senin sağında, solunda, önünde ve arkanda savaşacağız" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yüzünün bundan dolayı parladığını ve buna sevindiğini gördüm.

 

 

[2588] Bunu İmam Buhari de Meğazi ile Tefsir kitaplarında birçok tarikle Muharik'ten rivayet etmiştir. Tefsir kitabındaki rivayet şöyledir: İbn Mes'ud (r.a.)'tan: Mikdad Bedir günü "Ya Rasulallah! Biz sana İsrailoğullarının Musa (a.s)'a söyledikleri gibi "Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız" demiyoruz. Bilakis sen yürü biz de seninle beraberiz. " dedi. Sanki Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buna sevindi ... " Buhari daha sonra şöyle demiştir: " ... Süfyan'dan, o Muharik'ten, o da Tarık'tan şöyle rivayet etti: Mikdad Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e ... "

 

 

[2589] İmam Taberi, Katade'den şöyle nakleder: Bize anlatıldığına göre Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Hudeybiye günü müşrikler hedy kurbanı kesmelerini engellediklerinde ve kurban kesmelerinin önüne geçmeye çalıştıklarında ashabına, "Ben hedy kurbanını götürüp Kabe'nin orada keseceğim" dedi. Mikdad b. Esved de, "Vallahi biz peygamberlerine, 'Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız' diyen İsrailoğulları gibi olmayacağız. Bilakis sen ve Rabbin gidip savaşın, biz de seninle birlikte savaşacağız" dedi. Bunu duyan Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in ashabı oraya birikiverdiler. Bunun Hudeybiye günü gerçekleştiği kesinse Mikdad'ın (r.a.) bu sözü Bedir' de söyledikten sonra orada da tekrarlamış olması mümkündür.

 

"Musa, 'Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır' dedi." Yani, İsrailoğulları savaştan kaçınınca Musa (a.s) onlara öfkelenmiş ve "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum ... " diyerek beddua etmiştir. Yani, ben ve kardeşim Harun dışında onların hiçbiri sözümü dinleyip de Allah'ın emrini uymuyor, çağrıma icabet etmiyor. "Bizimle bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır." Avfi, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Yani, benimle onlar arasındaki hükmünü ver. Ali b. Ebi Talha da İbn Abbas (r.a.)'tan böyle rivayet etmiştir. Dahhak da, "Onlarla aramızda hükmünü ver ve onlarla aramızı aç" diye tefsir etmiştir. Başka biri de, "aramızı ayır" dan kasıt "beni onlardan ayır, onlarla alakamı kes" demektir, demiştir. Nitekim şair de şöyle der:

 

Rabbim, benimle onun arasını ayır. Aralarını en çok ayırdığın iki şey kadar.

"Allah da şöyle buyurdu: Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşocaklar ... " Cihada yanaşmamaları üzerine Musa (a.s) onlara beddua edince Allah (c.c) onlara bu şehre kırk yıl boyunca girmeyi yasakladı. Şaşkın kimseler oldular. Sürekli dolaşıyor ve oradan çıkamıyorlardı. Bulutun gölgelemesi, gökten kudret helvası ile bıldırcın kuşunun inmesi, yanlarında taşıdıkları sert kayadan suyun kaynaması ve Musa (a.s)'ın asasıyla her vuruşunda ondan her bir kabile için su fışkırması gibi Allah'ın Musa (a.s)'a destek olarak verdiği birçok ilginç olaylar ve olağanüstü hadiseler bu dönemde gerçekleşmiştir. Tevrat'ın inmesi, hükümlerin konması ve zaman kubbesi adı verilen Ahit kubbesinin yapılması da burada olmuştur.

 

Said b. Cübeyr'den şöyle nakledilir: İbn Abbas (r.a.)'a, ''Allah da şöyle buyurdu: Öyleyse orası onlara kırk yıl yasaklanmıştır ... " buyruğu hakkında sordum, şöyle cevap verdi: "Yeryüzünde kırk yıl boyunca şaşkın şaşkın dolaştılar. Her gün seyir halindeydiler, yerleşik bir hayatları yoktu. Sonra bu haldeyken onları bulut gölgeledi ve kudret helvası ile bıldırcın eti gönderildi. Bu, Fitneler adındaki hadisten bir bölümdür. Bir süre sonra Harun (a.s), ondan üç yıl sonra da Musa (a.s) vefat etti. Allah (c.c) Musa (a.s)'ın halife si olarak başlarına Yuşa b. Nun'u geçirdi. Bu sürede İsrailOğullarının çoğu öldü. Yuşa b. Nun ve Kaleb dışında tamamının öldüğü de söylenir. Buradan hareketle bazı müfessirler Allah'ın (c. c) bu ayetinde, "Öyleyse orası onlara yasaklanmıştırıldan sonra durmuşlar, "..... " (kırk yıl) ifadesini "..... " (yeryüzünde şaşkın dolaşacaklar) ile mansup yapmışlardır. Yani, "Yeryüzünde kırk yıl şaşkın şaşkın dolaşacaklar ... " Kırk yıl bitince Yuşa b. Nun (a.s) İsrailOğullarıyla veya onlardan ve ikinci nesilden geride kalanlarla birlikte çölden çıkıp Kudüs'e yöneldi ve orayı kuşattı. Kudüs'ün fethi Cuma günü ikindiden sonra gerçekleşti. Güneş batmak üzereydi. Cumartesi gününün girmesinden korkunca, "Sen de emrolunmuşsun, ben de emrolundum. Allah'ım! Onu benim için durdur" dedi. Allah (c. c) da Kudüs'ü fethedene kadar batmasını engelledi. Allah (c.c) Yuşa b. Nun'a, Kudüs'e girerken kapısından secde ederek ve "Hıtta", yani "Allah'ım! Günahlarımızı bağışla!" diyerek girmelerini emretti. Onlarsa emre uymayıp kalçaları üzere sürünerek ve "Habbetun fi şa'ra" (arpa içinde buğday tanesi) diyerek girdiler. Bunların tamamı Bakara suresinde geçti.

 

İbn Ebi Hatim, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: ''Allah da şöyle buyurdu: Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar ... " Kırk yıl boyunca şaşkın halde dolaştılar. Bu dönemde Musa (a.s), Harun (a.s) ve kırk yaşın üstünde olan herkes öldü. Kırk yıl geçtikten sonra onlarla Yuşa b. Nun mücadele etti. Bu görev Musa (a.s)'dan sonra ona verilmişti ve Kudüs'ü de o fethetti. Kendisine "Bu gün Cuma günüdür" denilen odur. İnsanlar Kudüs'ü fethetmeye karar vermişlerdi. Güneş batmaya yaklaşınca Cumartesi gününün girmesinden korktu (zira, İsrailoğullarının o gün çalışması yasaktır) ve güneşe "Ben de emrolundum, sen de emrolundun" dedi. Bunun üzerine güneş, orayı fethedene kadar batmadı. Fethettikleri yerde benzeri hiç görülmemiş ganimetler buldular. Ganimetleri ateşe attılar, fakat ateş yakmadı. Peygamber, "Aranızda ganimetten mal aşıranlar var" dedi. Sayıları on iki olan kabilelerin başlarını çağırdı ve onlarla bey' atlaştı. Onlardan birinin eli eline yapışınca, "Çalınan ganimet sende; onu çıkar" dedi. O da gözleri yakuttan, dişleri inciden olan altın bir baş çıkarıp ganimetlerin olduğu yere bıraktı. Bunun üzerine ateş gelip ganimetleri yok etti. Burada anlatılan şeyler sahih hadis kitaplarında da zikredilmiştir.

 

Taberi ise "kırk yıl" kelimesinin amilinin "Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır" olduğunu, onların kırk yıl boyunca oraya girmeden beklediklerini, hiçbir hedefleri olmaksızın karada şaşkın şaşkın dolaştıklarını tercih etmiştir. O şöyle der: Daha sonra Musa (a.s) ile çıktılar ve Kudüs'ün fethi onlarla gerçekleşti. Sonra buna eski milletlerin tarihi alanında uzman alimlerin Uc b. Unuk'u Musa (a.s)'ın öldürdüğüne dair icmalarını delil göstermiştir. Şöyle demiştir: Onun öldürülmesi şaşkın dolaşma döneminden önce olsaydı İsrailoğulları Amalika'dan korkmazlardı. Bu da onun çöle düştükten sonra olduğunu gösteriyor. Taberi yine şöyle der: Bu alimler Bel'am b. Baura'nın Musa (a.s)'a beddua etmek suretiyle zorbacılara yardım ettiği hususunda ittifak etmişlerdir. Taberi şöyle der: Bu ise ancak çöle düştükten sonra olmuştur. Çünkü, onlar çöle düşmeden önce Musa ile kavminden korkmuyorlardı. Bu onun delillendirmesidir.

 

Taberi daha sonra Said b. Cübeyr kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Hz. Musa (a.s)'ın asası on arşın, atış mesafesi on arşın ve kendisinin boyu da on arşındı. Musa (a.s) onu fırlattı ve Uc'un eğe kemiğine isabet ettirip öldürdü. Hatta Nil nehri halkı onu bir yıl boyunca köprü olarak kullandılar. Taberi, Nevf el-Bekali'den de şöyle rivayet etmiştir: Uc'un yatağı on arşın, Musa (a.s)'ın asası da on arşın uzunluğundaydı. Havada on arşın mesafeye fırlattı ve Uc'a vurdu. Onun aşığına isabet ettirdi ve Uc ölü olarak yere düştü. İnsanlar onu üzerinden geçtikleri köprü yaptılar.

 

"Artık sen, yoldan çıkmış toplum için üzülme, dedi." Bu Musa (a.s)'a yapılan bir tesellidir. Yani, onlar için üzülme ve hüzünlenme! Allah (c. c) onlar hakkında her ne hüküm verse onu hak ediyorlar.

 

Bu kıssada Yahudiler azarlanmakta, rezaletleri, emrolundukları cihad hususunda Allah'a (c.c) ve Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) muhalefetleri ortaya konmaktadır. Onlar düşmanla mücadele etme ve savaşma hususunda zaaf göstermişlerdi. Oysa Allah'ın elçisi, kelimullah ve zamanın seçkin kulu olan Musa (a.s) aralarındaydı ve onlara düşmanlarına karşı zafer ve galibiyet müjdesi veriyordu. Üstelik onlar, Allah'ın, düşmanları Firavun'a verdiği ceza ve azaplara, onu ve ordusunu denizde boğmasına şahit olmuşlar, sevinsinler diye bunlar gözleri önünde cereyan etmişti. Bu hadiselerin üzerinden fazla bir zaman geçmemiş olmasına rağmen onlar teçhizat ve sayı bakımından Mısırlıların onda biri bile etmeyen bir halkla savaşmaktan kaçınıyarlardı. Böylece onların bu iğrençlikleri avamı ve havasıyla herkesin önüne serildi ve gecenin kapatamayacağı ve gölgenin örtemeyeceği bir şekilde rezil rüsva oldular. Onlar hala cehaletleri içinde yüzmekte, sapkınlıkları içinde şaşkın halde yaşamaktadırlar. Allah'ın buğzettiği kimseler ve Allah'ın düşmanları oldukları halde bir de, "Biz Allah'ın oğulları ve dostlarıylZ" derler. Oysa Allah (c.c) onları domuzlara ve maymunlara çevirerek yüzlerini iğrençleştirmiş, kızgın ateşli cehenneme girinceye kadar kendilerinden ayrılmayacak lanete du çar etmiştir. Orada da ebedi kalacaklarına hükmetmiştir. Olan her şeyde hamd O'na mahsustur.

 

Devam etmek için aşağıdaki linki kullan

 

27 - 34. ayetler