|
İbn Kesir Tefsir-i Kebir |
Maide Suresi 20 – 26.ayetler |
Beytü'l-Makdis'e Girme
Emri ve İsrailoğullarının Tavrı:
20. Hani Musa kavmine
şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size (lütfettiği) nimetini hatırlayın; zira O,
içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Alemlerde hiçbir
kimseye vermediğini size verdi.
21. Ey kavmim!
Allah'ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes beldeye girin ve arkanıza
dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.
22. Onlar şu cevabı
verdiler: Ey Musa! Orada zorba bir toplum var; onlar oradan çıkmadıkça biz
oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz.
23. Korkanların
içinden Allah'ın kendilerine lütuf ta bulunduğu iki kişi şöyle dedi: Onların
üzerine kapıdan girin; oraya bir girdiniz mi artık siz zaferi kazanmışsınızdır.
Eğer mü'minler iseniz ancakAllah'a güvenin.
24. "Ey Musa!
Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; artık sen ve Rabbin
gidin savaşın; biz burada oturacağız" dediler.
25. Musa,
"Rabbiin! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum;
bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır" dedi.
26. Allah,
"Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet
içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen, yoldan çıkmış toplum
için üzülme!" dedi.
Tefsiri:
Yüce Allah kulu, elçisi
ve kelimesi (direk konuştuğu) olan Musa (a.s)'ın, kavmine, doğru yolda
olduklarında Allah'ın kendilerine dünya ve ahiret nimetlerinin ikisini birden
vererek yapmış olduğu lütuf, iyilik ve ihsanını hatırlattığını bildirerek şöyle
buyuruyor: "Hani Musa kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size
(lütfettiği) nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler çıkardı."
Atanız İbrahim (a.s)'dan bu yana her peygamber vefat ettiğinde aranızdan bir
peygamber göndermiştir. Gerçekten de öyleydi; onlarda Hz. İsa (a.s)'a kadar
Allah'a (c.c) çağıran ve azabına karşı uyaran peygamberler hiç eksik
olmamıştır. Sonra Allah (c.c) rasul ve nebilerin en sonuncusu olan İbrahim
(a.s)'ın oğlu İsmail (a.s)'ın soyundan gelen Muhammed (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)’e vahyetmiştir ki o kendinden önce gelenlerin hepsinden daha üstündür.
"Sizi hükümdarlar
kıldı." Abdurrezzak, Hakem ile başka biri kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan,
onun bu ayet hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: "Yani sizi hizmetçisi,
eşi ve evi bulunan kimseler yaptı." Hakim de Müstedrek'inde Sevri'den, o
A'meş'ten, o Mücahid'den, o da İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakletmiştir:
"Sizi hükümdarlar kıldı." Yani kadın (eş) ve hizmetçisi olan kimseler
yaptı. "Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi." Yani, o
devirde bulunanlardan hiç kimseye vermediğini verdi." Daha sonra Hakim,
"Buhari ve Müslim tahriç etmemiş olsalar da senedi sahihtir" demiştir.
Meymun b. Mihran, İbn
Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder:
İsrailOğullarından
birinin eşi, hizmetçisi ve evi varsa ona kral denirdi. Taberi, Ebu Abdurrahman
el-Hubuli’den şöyle nakleder: Kendim işittim; Abdullah b. Amr b. el-As'a bir
adam, "Biz fakir muhacirlerden değil miyiz?" deyince, Abdullah ona,
"Kendisine sığındığın bir eşin yok mudur?" diye sordu. Adam,
"Evet" dedi. "Oturduğun bir evin var mı?" dedi. Adam
"Evet" dedi. Abdullah, "Öyleyse sen zenginlerdensin" dedi.
Adam, "Bir de hizmetçim var" deyince, "O zaman sen
krallardansın" dedi. Hasan-ı Basri der ki: "Mal-mülk denilen şey
binek, hizmetçi ve evden başka nedir ki?" Bunu Taberi rivayet etmiştir.
Taberi daha sonra Mansur, Hakem, Mücahid ve Süfyan-ı Sevri’den buna yakın
sözler rivayet etmiştir. Bunu İbn Ebi Hatim de Meymun b. Mihran'dan rivayet
etmiştir. İbn Şevzeb der ki: İsrailoğullarından bir adamın evi ve hizmetçisi
varsa ve kendisinden izin alınıyorsa o kraldı. Katade, "İsrailoğulları ilk
hizmetçi edinen kimselerdir" demiştir. Süddi, "Sizi hükümdarlar
(melikler) kıldı" ayeti hakkında, "Sizden bir kimse kendisine, malına
ve ailesine maliktir, onlar üzerinde söz sahibidir" demiştir. Bunu İbn Ebi
Hatim rivayet etmiştir.
[2579] İbn Ebi Hatim,
Ebu Said el-Hudri (r.a.)'tan da Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"İsrailoğullarından
birinin hizmetçisi, bineği ve eşi varsa kral sayılırdı. " Hadis, bu
kanalla gariptir.
[2580] Taberi, Enes b.
İyaz'dan şöyle nakleder: "Sizi hükümdarlar (melikler) kıldı."
Bildiğim o ki Zeyd b. Eslem aynen şöyle dedi: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) şöyle buyurdu: "Kimin evi ve hizmetçisi varsa o kraldır. "
Bu da mürsel ve gariptir. Malik ise, "Evi, hizmetçisi ve eşi varsa ... "
diye rivayet etmiştir.
[2581] Bir hadiste şöyle
buyurulmuştur: "Sizden kimin bedeni sağlıklıysa, kendisi güven ve emniyet
içindeyse ve yanında günlük yiyeceği varsa, sanki dünyanın tüm nimetleri onda
toplanmış gibidir. "
"Alemlerde hiçbir
kimseye vermediğini size verdi. " Yani, yaşadığınız dönemdeki alemlerde
... Sanki onlar çağlarındaki Yunanlılardan, Kıptilerden ve diğer milletlerden
daha izzetli ve saygın konumdaydılar.
,
Nitekim Allah (c.c)
başka bir yerde şöyle buyurur: ''Andolsun ki biz, İsrailoğullarına Kitap, hüküm
ve peygamberlik verdik. Onları güzel rızklarla besledik ve onları alemlere
üstün kıldık." (Gısiye, 16) İsrailoğulları hakkında da şöyle buyurur:
"İsrailoğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım
putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine, 'Ey Musa! Onların ilahları
olduğu gibi, sen de bizim için bir ilah yap!' dediler. Musa: 'Gerçekten siz
cahil bir toplumsunuz' dedi. Şüphesiz bunların içinde bulundukları (din)
yıkılmıştır, yapmakta oldukları da batıldır. Musa dedi ki: Allah sizi alemlere
üstün kılmışken ben size Allah'tan başka bir ilah mı arayayım?" (A’raf,
138-140) Anlatmak istediğimiz şudur ki onlar kendi zamanlarının en
üstünleriydiler. Yoksa, bu ümmet onlardan daha şerefli ve Allah (c. c) katında
daha üstün, Şeriatı daha mükemmel, yol ve metodu daha düzgün, peygamberi daha
değerli, hükümdarları daha çok, rızkı daha bol, mal ve evlatça daha zengin,
sahip olduğu ülkeleri daha geniş, izzet ve gücü daha uzun sürelidir. Yüce
Allah, "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" (Al-i
İmran, 110) buyurmuştur. Yine, "İşte böylece sizin insanlığa şahitler
olmanız, Rasulün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık"
(Bakara, 143) buyurmuştur. Al-i İmran suresindeki, "Siz insanlar için
çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" ayetinin tefsirinde bu ümmetin fazilet,
üstünlük ve değeri hakkındaki mütevatir hadisleri zikretmiştik.
İmam Taberi'nin, İbn
Abbas (r.a.), Ebu Malik ve Said b. Cübeyr'den naklettiğine göre onlar
"Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi" ayetini
"Muhammed Ümmeti" diye tefsir etmişlerdir. Sanki bu hitabın Muhammed
Ümmetine olduğunu kastetmişlerdir. Cumhur ise bunun Musa (a.s)'ın kendi
ümmetine hitabı olduğu görüşündedir. Daha önce anlattığımız gibi bu, kendi
dönemlerinin alemleri olarak yorumlanır. Bir görüşe göre ise, "Alemlerde
hiçbir kimseye vermediğini size verdi" sözüyle, onlara kudret helvası ve
bıldırcının indirilmesi, bulutun onları gölgelemesi gibi sadece onların gördüğü
olağanüstü olaylardır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
Yüce Allah daha sonra
Musa (a.s)'ın İsrailOğullarını cihada ve Beyt-i Mukaddes'e (Kudüs'e) girmeye
teşvik ettiğini bildiriyor. Kudüs, ataları Yakub (a.s) zamanında onların
elindeydi. Yakup (a.s), oğulları ve ailesi Yusuf (a.s) zamanında Mısır'a
gitmiş, sonra Musa (a.s) ile birlikte çıkana kadar orada yaşamışlardı.
İsrailoğulları Kudüs'te güçlü ve zorba Amalika milletiyle karşılaştılar. Orayı
ele geçirmiş ve hakim olmuşlardı. Allah'ın elçisi Musa (a.s) onlara oraya
girmelerini ve düşmanlarıyla savaşmalarını emretti, onları yeneceklerini ve
muzaffer olacaklarını müjdeledi. Ancak onlar emre uymadılar, itaat etmeyip
isyan ettiler. Bunun üzerine Tih çölüne gitmek ve kırk yıl boyunca orada nereye
gittiğini ve ne yaptığını bilmez halde şaşkın şaşkın dolaşmakla cezalandırıldılar.
Bu onların Allah'ın emrinde gevşeklik göstermelerinin cezasıydı.
İşte Yüce Allah bunu
haber veriyor ve Musa (a.s)'ın kavmine şöyle buyurduğunu bildiriyor: "Ey
kavmim! Allah’ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes", yani pak ve temiz
"beldeye girin." Süfyan-ı Sevri, A'meş'ten, o Mücahid'den, o da İbn
Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: "Mukaddes belde"den kasıt Tur dağı
ve çevresidir. Mücahid ve birden çok kişi de böyle demiştir. Süfyan-ı Sevri,
Ebu Said el-Bakkal'dan, o İkrime'den, o da İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle
nakletmiştir: Mukaddes beldeden kasıt Eriha' dır. Birçok müfessir de böyle
söylemiştir. Bu isabetli değildir. Çünkü fethedilmesi istenen belde Eriha
olmadığı gibi orası Kudüs’e giderken yolları üzerinde de değildi. Çünkü onlar
Kudüs'e, Allah (c.c) düşmanları Firavun'u (denizde) helak etmiş halde Mısır'dan
geliyorlardı. Ama Eriha'dan kasıtları, Taberi'nin Süddi'den rivayet ettiği gibi
Kudüs'ün batısındaki meşhur şehir değil de Kudüs'ün içinde bulunduğu topraklar
ise o zaman başka.
''Allah'ın size (vatan
olarak) yazdığı mukaddes beldeye ... " Yani, Allah'ın (c.c) size atanız
Yakup (a.s)'ın diliyle sizden inananların ona sahip olacağına dair vaad ettiği
mukaddes topraklara. "Ve arkanıza dönmeyin!" Cihattan geri kalmayın,
kaçmayın, "yoksa kaybederek dönmüş olursunuz."
"Onlar şu cevabı
verdiler: Ey Musa! Orada zorba bir toplum var; onlar oradan çıkmadıkça biz
oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz."
Yani, İsrailOğulları girmek ve halkıyla savaşmakla emrolundukları belde hakkında
şu mazereti öne sürdüler: "Onlar zorba, yani korkunç büyüklükte ve çok
kuvvetli insanlar. Biz onlara karşı koyamayız, saldıramayız. Orada bulundukları
sürece oraya girmemiz imkansızdır. Çıkarlarsa gireriz, yoksa onlarla başa
çıkacak güce sahip değiliz."
Taberi, Katade kanalıyla
İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Musa (a.s)'a yaman ve kuvvetlilerin
şehrine girmesi emredildi. Bunun üzerine Musa (a.s) yanındakilerle birlikte
yola çıktı ve oraya yakın bir yerde (ki burası Eriha'dır) konakladı. Şehir
halkı hakkında haberler getirmeleri için oraya her bir kabileden bir kişi olmak
üzere on iki gözcü gönderdi. Şehre girdiklerinde halkın tarz, şekil ve
iriliklerine dair korkunç şeyler gördüler. Şehre birinin bahçesinden girdiler.
Bahçe sahibi meyve toplamak için geldiğinde onların izlerini fark etti.
İzlerini takip edip onları buldu. Her birini buldukça meyveyle birlikte
elbisesinin yenine atıyordu. Sonra onları alıp krallarına götürdü ve önüne
serpti. Kralanlara, "Bizim durum ve halimizi görmüş bulunmaktasınız. Şimdi
gidin de durumu liderinize haber verin" dedi. Onlar da Musa (a.s)'ın
yanına gittiler ve tanık oldukları şeyleri anlattılar. Bunun senedi
problemlidir.
Ali b. Ebi Talha, İbn
Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Musa (a.s) ve kavmi (Beytulmakdis'e yakın bir
yerde) konaklayınca, durum hakkında bilgi getirmeleri için onlardan on iki
kişiyi -ki bunlar Allah'ın zikrettiği kabile temsilcileridir- şehre gönderdi.
Onlar da yola çıktılar. Halktan güçlü kuvvetli biri onları gördü ve hepsini
torbasına koyup şehre götürdü. İnsanlara seslendi ve etrafında toplandılar.
"Sizler kimsiniz?" diye sordular. Onlar, "Biz Musa (a.s)'ın
milletindeniz. Haberlerinizi almak için gönderdi" dediler. Onlar da bir
kişiye yetecek tek üzüm tanesi verip, "Musa'ya ve kavmine gidin ve
kendinizi meyvenizin büyüklüğüne göre ölçün" dediler. Musa (a.s)'ın yanına
gelince, "Ey Musa! Artık sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada
oturacağız" dediler. Bunu İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir. Sonra Yahya b.
Abdurrahman'dan şöyle nakletmiştir: Enes b. Malik'i gördüm. Eline bir sopa aldı
ve ne kadar olduğunu bilmediğim bir ölçü belirledi. Sonra ondan elli veya elli
beş uzunluğunda yer ölçtü. Sonra "Bu Amalika'ların uzunluğudur" dedi.
Burada birçok müfessir bu zorba ve güçlü kuvvetli insanların bedenlerinin
büyüklüğüne, Adem (a.s)'ın kızının oğlu Uc b. Unuk'un aralarında bulunduğu ve
uzunluğunun 3333,3 arşın olduğuna dair İsrailOğullarının uydurma hikayelerini
zikretmiştir. Bunlar insanın söylemeye haya ettiği şeylerdir.
[2582] Ayrıca bunlar sahih
hadis kitaplarında yer alan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in
"Allah (c.c) Adem (a.s)'ı 60 arşın yarattı. Sonra insanlar gitgide
günümüze kadar küçüldüler" hadisine aykırıdır. Sonra bu adamın kafir ve
veled-i zina olduğu, Nuh (a.s) tufanında gemiye binmeyi reddettiği, tufanın
dizine bile ulaşamadığı gibi şeyler zikretmişlerdir. Bunlar yalan ve iftiradır.
Çünkü Allah (c.c.) Nuh (a.s) 'ın yeryüzündeki tüm kafirlere beddua ettiğini
haber vermektedir. Allah (c. c) şöyle buyurur: "Nuh, 'Rabbim! Yeryüzünde
kafirlerden hiç kimseyi bırakma!' dedi" (Nuh, 26) Yine şöyle buyurur:
"Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde
(taşıyarak) kurtardık. Sonra da geri kalanları suda boğduk." (Şuara, 120)
Yüce Allah yine şöyle buyurur: "(Nuh), 'Bugün Allah'ın emrinden
(azabından), merhamet sahibi Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur'
dedi." (Hud, 43) Nuh (a.s)'ın kafir oğlu boğulduğuna göre, kafir ve
veled-i zina olan Unuk oğlu Uc nasıl hayatta kalabilir? Bu aklen de şer'an da
mümkün değildir. Kaldı ki Unuk oğlu Uc diye birinin varlığı bile şüphelidir.
Doğrusunu en iyi Allah bilir.
"Korkanların
içinden Allah'ın kendilerine lütufda bulunduğu iki kişi şöyle dedi."
İsrailoğulları Allah'ın elçisi Musa (a.s)'a itaate ve ona uymaya yanaşmayınca
Allah'ın kendilerine büyük lütuflarda bulunduğu iki kişi onları teşvik etti ki
bunlar Allah'ın emrini önemseyen ve azabından korkan kimselerdi. Bazıları
"....." yerine ''.....'' (ye harfini üstün yerine ötre, yani
"kendinden korkulan" manasında bina-i meçhul kipinde) okumuşlardır.
Yani insanlar nezdinde heybetli ve saygın kimselerdi. Onların Yuşa b. Nun ile
Kaleb b. Yufenna olduğu söylenir. İbn Abbas (r.a.), Mücahid, İkrime, Atiyye,
Süddi ve Rebi' b. Enes ile selef ve haleften pek çok kimse böyle demiştir.
Onlardan bu iki kişi şöyle demiştir: "Onların üzerine kapıdan girin; oraya
bir girdiniz mi artık siz zaferi kazanmışsınızdır. Eğer mü'minler iseniz ancak
Allah'a güvenin." Yani, Allah'a tevekkül ettiğiniz, emrine uyduğunuz ve
peygamberine itaat ettiğiniz vakit Allah (c.c) size düşmanlarınıza karşı yardım
edecek, sizi destekleyecek ve onlara karşı muzaffer kılacak ve sonunda Allah'ın
(c.c) sizin için yazdığı beldeye gireceksiniz. Fakat bu onlara hiçbir fayda
vermedi ve "Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla
girmeyiz; artık sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız,
dediler." Onlar bununla cihattan kaçmış, peygamberlerine muhalefet etmiş
ve düşmanla savaşmaktan geri durmuş oluyorlardı. Denilir ki: Onlar cihada
yanaşmayıp oradan ayrılmaya ve beldelerine gitmeye yeltenince Musa (a.s) ile
Harun (a.s), yapmayı düşündükleri şeyin ne kadar dehşetli olduğunu göstermek
için İsrailoğullarının önüne geçip Allah'a secdeye kapandılar. Yuşa b. Nun ile
Kaleb b. Yufenna da elbiselerini yırtmak suretiyle yaptıklarından dolayı
milletlerini kınadılar. İsrailoğullarının bu ikisini taşladıkları, büyük
olayların ve hadiselerin cerayan ettiği söylenir.
[2583] Buna karşın, Hz.
Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Bedir günü sahabilere Ebu Süfyan ile
birlikte bulunan kafileyi korumak üzere gelen savaşçılarla savaşma hususunda
sahabilere danıştığında onların verdiği cevap ne güzeldir! Ticaret kafilesini
avlama imkanı kaybedilmiş, kalkan ve kılıçlı teçhizatlarıyla 900-1000 savaşçı
onlara iyice yaklaşmıştı. Önce Ebu Bekir (r.a.) güzel bir konuşma yaptı. Sonra
muhacir sahabilerden bazıları konuşma yaptılar. Rasulullah (Sallallahu aleyhi
ve Sellem) ise hala, "Bana bir şey söyleyin ey Müslümanlar!" diyordu.
Bundaki kastı sadece, Ensar'ın fikrini öğrenmekti. Çünkü o gün Müslümanların
büyük çoğunluğunu onlar oluşturuyordu. Bunun üzerine Sa'd b. Muaz şöyle dedi:
"Ya Rasulallah! Sanki bizi kastediyorsun! Seni hak dinle gönderen Allah'a
andolsun ki bize şu denizi gösterip dalsan seninle birlikte dalarız ve bizden tek
bir kimse geri kalmaz. Yarın bizi düşmanla karşı karşıya getirmenden
hoşlanmamamız gibi bir durum yoktur. Biz savaşta sebat eden, düşmanla tüm
samimiyetiyle savaşan insanlarız. Umarız ki Allah (c.c) sana bizimle ilgili
olarak gözünü aydınlatacak, seni mutlu edecek şeyler gösterir. Sen bizi
Allah'ın bereketi üzere yürüt!" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) Sa'd'ın konuşmasına sevindi ve bu ona moral verdi.
[2584] Ebu Bekir b.
Mirdeveyh, Enes b. Malik (r.a.)'tan şöyle nakleder: Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) Bedir’e doğru yola çıktıktan sonra Müslümanlarla istişare
etti. Hz. Ömer (r.a.) görüşünü söyledi. Sonra onlara görüşlerini tekrar sordu.
Bunun üzerine Ensar'(dan bazıları), "Ey Ensar topluluğu, Allah Rasulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) sizi kastediyor" dediler. Bunun üzerine
Ensar, "Öyleyse, biz ona İsrailoğullarının Musa (a.s)'a söyledikleri gibi,
'Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız' demiyoruz. Seni hak ile
gönderen Allah'a andolsun ki düşmanla Berku'I-Gimad'a (Yemen' de bir mevki)
kadar savaşmamızı emretsen bile sana uyarız" dediler. Bunu İmam Ahmed b.
Hanbel, Nesai ve İbn Hibban da rivayet etmişlerdir.
[2585] İbn Merduyeh,
Utbe b. Abdussulemi'den şöyle nakleder: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) ashabına, "Savaşmayacak mısınız?" deyince onlar,
"Savaşacağız. Biz İsrailoğullarının dedikleri gibi, "Sen ve Rabbin
gidin savaşın; biz burada oturacağız" demeyiz. Bilakis diyoruz ki:
"Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz de sizinle birlikte savaşacağız." O
gün böyle diyenlerden biri de Mikdad b. Amr el-Kindi (r.a.) idi.
[2586] Nitekim İmam
Ahmed b. Hanbel, Tarık b. Şihab'dan şöyle nakleder: Bedir günü Mikdad
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e şöyle dedi: "Ya Rasulallah! Biz
İsrailoğullarının Musa (a.s)'a söyledikleri gibi, 'Sen ve Rabbin gidin savaşın;
biz burada oturacağız' demiyoruz. Bilakis, 'Sen ve Rabb'in gidin, savaşın. Biz
de kesinlikle sizinle birlikte savaşacağız.' İmam Ahmed b. Hanbel hadisi bu
tarikle böyle rivayet etmiştir.
[2587] Başka tarikle de
şöyle nakletmiştir: ... Tarık b. Şihab'dan; İbn Mes'ud (r.a.) şöyle anlattı:
Mikdad'ın öyle bir hareketine şahit oldum ki onu yapmış olmayı onun ağırlığınca
mala sahip olmaktan daha çok temenni ederdim. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) müşriklere beddua ederek geldi. Mikdad, "Ya Rasulallah! Biz
İsrailoğullarının Musa (a.s)'a dedikleri gibi, 'Sen ve Rabbin gidin savaşın;
biz burada oturacağız' demeyiz. Bilakis senin sağında, solunda, önünde ve
arkanda savaşacağız" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in
yüzünün bundan dolayı parladığını ve buna sevindiğini gördüm.
[2588] Bunu İmam Buhari
de Meğazi ile Tefsir kitaplarında birçok tarikle Muharik'ten rivayet etmiştir.
Tefsir kitabındaki rivayet şöyledir: İbn Mes'ud (r.a.)'tan: Mikdad Bedir günü
"Ya Rasulallah! Biz sana İsrailoğullarının Musa (a.s)'a söyledikleri gibi
"Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız" demiyoruz.
Bilakis sen yürü biz de seninle beraberiz. " dedi. Sanki Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) buna sevindi ... " Buhari daha sonra şöyle
demiştir: " ... Süfyan'dan, o Muharik'ten, o da Tarık'tan şöyle rivayet
etti: Mikdad Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e ... "
[2589] İmam Taberi,
Katade'den şöyle nakleder: Bize anlatıldığına göre Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem), Hudeybiye günü müşrikler hedy kurbanı kesmelerini
engellediklerinde ve kurban kesmelerinin önüne geçmeye çalıştıklarında
ashabına, "Ben hedy kurbanını götürüp Kabe'nin orada keseceğim" dedi.
Mikdad b. Esved de, "Vallahi biz peygamberlerine, 'Sen ve Rabbin gidin
savaşın; biz burada oturacağız' diyen İsrailoğulları gibi olmayacağız. Bilakis
sen ve Rabbin gidip savaşın, biz de seninle birlikte savaşacağız" dedi.
Bunu duyan Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in ashabı oraya
birikiverdiler. Bunun Hudeybiye günü gerçekleştiği kesinse Mikdad'ın (r.a.) bu
sözü Bedir' de söyledikten sonra orada da tekrarlamış olması mümkündür.
"Musa, 'Rabbim! Ben
kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış
toplumun arasını ayır' dedi." Yani, İsrailoğulları savaştan kaçınınca Musa
(a.s) onlara öfkelenmiş ve "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına
hakim olamıyorum ... " diyerek beddua etmiştir. Yani, ben ve kardeşim
Harun dışında onların hiçbiri sözümü dinleyip de Allah'ın emrini uymuyor,
çağrıma icabet etmiyor. "Bizimle bu yoldan çıkmış toplumun arasını
ayır." Avfi, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Yani, benimle onlar
arasındaki hükmünü ver. Ali b. Ebi Talha da İbn Abbas (r.a.)'tan böyle rivayet
etmiştir. Dahhak da, "Onlarla aramızda hükmünü ver ve onlarla aramızı
aç" diye tefsir etmiştir. Başka biri de, "aramızı ayır" dan
kasıt "beni onlardan ayır, onlarla alakamı kes" demektir, demiştir.
Nitekim şair de şöyle der:
Rabbim, benimle onun
arasını ayır. Aralarını en çok ayırdığın iki şey kadar.
"Allah da şöyle
buyurdu: Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu
müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşocaklar ... " Cihada yanaşmamaları
üzerine Musa (a.s) onlara beddua edince Allah (c.c) onlara bu şehre kırk yıl
boyunca girmeyi yasakladı. Şaşkın kimseler oldular. Sürekli dolaşıyor ve oradan
çıkamıyorlardı. Bulutun gölgelemesi, gökten kudret helvası ile bıldırcın
kuşunun inmesi, yanlarında taşıdıkları sert kayadan suyun kaynaması ve Musa
(a.s)'ın asasıyla her vuruşunda ondan her bir kabile için su fışkırması gibi
Allah'ın Musa (a.s)'a destek olarak verdiği birçok ilginç olaylar ve olağanüstü
hadiseler bu dönemde gerçekleşmiştir. Tevrat'ın inmesi, hükümlerin konması ve
zaman kubbesi adı verilen Ahit kubbesinin yapılması da burada olmuştur.
Said b. Cübeyr'den şöyle
nakledilir: İbn Abbas (r.a.)'a, ''Allah da şöyle buyurdu: Öyleyse orası onlara
kırk yıl yasaklanmıştır ... " buyruğu hakkında sordum, şöyle cevap verdi:
"Yeryüzünde kırk yıl boyunca şaşkın şaşkın dolaştılar. Her gün seyir
halindeydiler, yerleşik bir hayatları yoktu. Sonra bu haldeyken onları bulut
gölgeledi ve kudret helvası ile bıldırcın eti gönderildi. Bu, Fitneler adındaki
hadisten bir bölümdür. Bir süre sonra Harun (a.s), ondan üç yıl sonra da Musa
(a.s) vefat etti. Allah (c.c) Musa (a.s)'ın halife si olarak başlarına Yuşa b.
Nun'u geçirdi. Bu sürede İsrailOğullarının çoğu öldü. Yuşa b. Nun ve Kaleb
dışında tamamının öldüğü de söylenir. Buradan hareketle bazı müfessirler
Allah'ın (c. c) bu ayetinde, "Öyleyse orası onlara yasaklanmıştırıldan
sonra durmuşlar, "..... " (kırk yıl) ifadesini "..... "
(yeryüzünde şaşkın dolaşacaklar) ile mansup yapmışlardır. Yani, "Yeryüzünde
kırk yıl şaşkın şaşkın dolaşacaklar ... " Kırk yıl bitince Yuşa b. Nun
(a.s) İsrailOğullarıyla veya onlardan ve ikinci nesilden geride kalanlarla
birlikte çölden çıkıp Kudüs'e yöneldi ve orayı kuşattı. Kudüs'ün fethi Cuma
günü ikindiden sonra gerçekleşti. Güneş batmak üzereydi. Cumartesi gününün
girmesinden korkunca, "Sen de emrolunmuşsun, ben de emrolundum. Allah'ım!
Onu benim için durdur" dedi. Allah (c. c) da Kudüs'ü fethedene kadar
batmasını engelledi. Allah (c.c) Yuşa b. Nun'a, Kudüs'e girerken kapısından
secde ederek ve "Hıtta", yani "Allah'ım! Günahlarımızı
bağışla!" diyerek girmelerini emretti. Onlarsa emre uymayıp kalçaları
üzere sürünerek ve "Habbetun fi şa'ra" (arpa içinde buğday tanesi)
diyerek girdiler. Bunların tamamı Bakara suresinde geçti.
İbn Ebi Hatim, İbn Abbas
(r.a.)'tan şöyle nakleder: ''Allah da şöyle buyurdu: Öyleyse orası (arz-ı
mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın
şaşkın dolaşacaklar ... " Kırk yıl boyunca şaşkın halde dolaştılar. Bu dönemde
Musa (a.s), Harun (a.s) ve kırk yaşın üstünde olan herkes öldü. Kırk yıl
geçtikten sonra onlarla Yuşa b. Nun mücadele etti. Bu görev Musa (a.s)'dan
sonra ona verilmişti ve Kudüs'ü de o fethetti. Kendisine "Bu gün Cuma
günüdür" denilen odur. İnsanlar Kudüs'ü fethetmeye karar vermişlerdi.
Güneş batmaya yaklaşınca Cumartesi gününün girmesinden korktu (zira,
İsrailoğullarının o gün çalışması yasaktır) ve güneşe "Ben de emrolundum,
sen de emrolundun" dedi. Bunun üzerine güneş, orayı fethedene kadar batmadı.
Fethettikleri yerde benzeri hiç görülmemiş ganimetler buldular. Ganimetleri
ateşe attılar, fakat ateş yakmadı. Peygamber, "Aranızda ganimetten mal
aşıranlar var" dedi. Sayıları on iki olan kabilelerin başlarını çağırdı ve
onlarla bey' atlaştı. Onlardan birinin eli eline yapışınca, "Çalınan
ganimet sende; onu çıkar" dedi. O da gözleri yakuttan, dişleri inciden
olan altın bir baş çıkarıp ganimetlerin olduğu yere bıraktı. Bunun üzerine ateş
gelip ganimetleri yok etti. Burada anlatılan şeyler sahih hadis kitaplarında da
zikredilmiştir.
Taberi ise "kırk
yıl" kelimesinin amilinin "Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk
yıl yasaklanmıştır" olduğunu, onların kırk yıl boyunca oraya girmeden
beklediklerini, hiçbir hedefleri olmaksızın karada şaşkın şaşkın dolaştıklarını
tercih etmiştir. O şöyle der: Daha sonra Musa (a.s) ile çıktılar ve Kudüs'ün
fethi onlarla gerçekleşti. Sonra buna eski milletlerin tarihi alanında uzman
alimlerin Uc b. Unuk'u Musa (a.s)'ın öldürdüğüne dair icmalarını delil
göstermiştir. Şöyle demiştir: Onun öldürülmesi şaşkın dolaşma döneminden önce
olsaydı İsrailoğulları Amalika'dan korkmazlardı. Bu da onun çöle düştükten
sonra olduğunu gösteriyor. Taberi yine şöyle der: Bu alimler Bel'am b.
Baura'nın Musa (a.s)'a beddua etmek suretiyle zorbacılara yardım ettiği
hususunda ittifak etmişlerdir. Taberi şöyle der: Bu ise ancak çöle düştükten
sonra olmuştur. Çünkü, onlar çöle düşmeden önce Musa ile kavminden
korkmuyorlardı. Bu onun delillendirmesidir.
Taberi daha sonra Said
b. Cübeyr kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Hz. Musa
(a.s)'ın asası on arşın, atış mesafesi on arşın ve kendisinin boyu da on
arşındı. Musa (a.s) onu fırlattı ve Uc'un eğe kemiğine isabet ettirip öldürdü.
Hatta Nil nehri halkı onu bir yıl boyunca köprü olarak kullandılar. Taberi,
Nevf el-Bekali'den de şöyle rivayet etmiştir: Uc'un yatağı on arşın, Musa
(a.s)'ın asası da on arşın uzunluğundaydı. Havada on arşın mesafeye fırlattı ve
Uc'a vurdu. Onun aşığına isabet ettirdi ve Uc ölü olarak yere düştü. İnsanlar onu
üzerinden geçtikleri köprü yaptılar.
"Artık sen, yoldan
çıkmış toplum için üzülme, dedi." Bu Musa (a.s)'a yapılan bir tesellidir.
Yani, onlar için üzülme ve hüzünlenme! Allah (c. c) onlar hakkında her ne hüküm
verse onu hak ediyorlar.
Bu kıssada Yahudiler
azarlanmakta, rezaletleri, emrolundukları cihad hususunda Allah'a (c.c) ve
Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem) muhalefetleri ortaya konmaktadır. Onlar
düşmanla mücadele etme ve savaşma hususunda zaaf göstermişlerdi. Oysa Allah'ın
elçisi, kelimullah ve zamanın seçkin kulu olan Musa (a.s) aralarındaydı ve
onlara düşmanlarına karşı zafer ve galibiyet müjdesi veriyordu. Üstelik onlar,
Allah'ın, düşmanları Firavun'a verdiği ceza ve azaplara, onu ve ordusunu
denizde boğmasına şahit olmuşlar, sevinsinler diye bunlar gözleri önünde
cereyan etmişti. Bu hadiselerin üzerinden fazla bir zaman geçmemiş olmasına
rağmen onlar teçhizat ve sayı bakımından Mısırlıların onda biri bile etmeyen
bir halkla savaşmaktan kaçınıyarlardı. Böylece onların bu iğrençlikleri avamı
ve havasıyla herkesin önüne serildi ve gecenin kapatamayacağı ve gölgenin
örtemeyeceği bir şekilde rezil rüsva oldular. Onlar hala cehaletleri içinde
yüzmekte, sapkınlıkları içinde şaşkın halde yaşamaktadırlar. Allah'ın
buğzettiği kimseler ve Allah'ın düşmanları oldukları halde bir de, "Biz
Allah'ın oğulları ve dostlarıylZ" derler. Oysa Allah (c.c) onları
domuzlara ve maymunlara çevirerek yüzlerini iğrençleştirmiş, kızgın ateşli
cehenneme girinceye kadar kendilerinden ayrılmayacak lanete du çar etmiştir.
Orada da ebedi kalacaklarına hükmetmiştir. Olan her şeyde hamd O'na mahsustur.
|
Devam etmek için aşağıdaki linki kullan |