İbn Kesir

Tefsir-i Kebir

En’am Suresi

74 – 83.ayetler

 

ibrahim (a.s) ve Azer:

 

74. İbrahim, babası Azer'e, "Birtakım putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.

75. Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin perde arkasını gösteriyorduk.

76. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, "Rabbim budur" dedi. Yıldız batınca, "Batanları sevmem" dedi.

77. Ay'ı doğarken görünce, "Rabbim budur" dedi. O da batınca, "Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum" dedi.

78. Güneşi doğarken görünce de, "Rabbim budur, zira bu daha büyük" dedi. O da batınca dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.

79. Btin Hanif olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben Müşriklerden değilim.

 

Tefsiri:

 

Dahhak, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: İbrahim (a.s)'ın babasının adı Azer değil, Tareh idi. Bunu İbn Ebi Hatim de rivayet etmiştir. İbn Ebi Hatim İbn Abbas (r.a.)'tan İkrime kanalıyla da şöyle rivayet etmiştir: Azer putun ismidir. İbrahim (a.s)'ın babasının adı ise Tareh'tir. Annesinin adı Mesani, eşinin adı Sare, İsmail (a.s)'ın annesinin adı ise Hacer'dir. Hacer İbrahim (a.s)'ın odalığıdır. Nesep alimlerinden birçoğu da bu şekilde, babasının adının Tareh olduğunu söylemişlerdir. Mücahid ve Süddi de, "Azer bir putun adıdır" demişlerdir. Ben derim ki: Azer putuna hizmetinden dolayı bir süre sonra onun adı haline gelmiş gibidir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. İmam Taberi der ki: Bazıları ise Azer'in onların dilinde sövgü ve ayıp bir kelime olduğunu ve eğri manasına geldiğini söylemiş, fakat bunu herhangi bir kimseye nispet etmemiş, hiç kimseden rivayet etmemiştir. İbn Ebi Hatim, Mu'temir b. Süleyman'dan şöyle nakleder: Babamı, "İbrahim, babası Azer'e, 'Birtakım putları ilahlar mı ediniyorsun?' dedi" ayetini okurken ve şöyle derken duydum: "Bana ulaşan bilgiye göre Azer eğri manasına gelmektedir ve bu İbrahim (a.s)'ı söylediği en ağır kelimedir. İmam Taberi de, "Doğrusu, babasının adı Azer' dir" demiştir. Sonra bu sözüne itiraz olarak nesep alimlerinin, "Onun babasının adı Tareh'tir" sözünü getirmiş, sonra buna şöyle cevap vermiştir: Babasının, bir çok kimsenin olduğu gibi iki ismi olabilir. Veya onlardan biri lakabı olabilir. Taberi 'nin söylediği iyi ve kuvvetlidir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Kurralar ".....: Azer" kelimesinin okunuşu hakkında ihtilaf etmişlerdir.

İmam Taberi'nin rivayetine göre Hasan-ı Basri ile Ebu Yezid el-Medeni bunu "...." şeklinde sonunu ötreli okumuşlardır. O durumda, "Ey Azer! Birtakım putları ilahlar mı ediniyorsun?" demiş olur. Cumhur ise "Azera" şeklinde üstün okumuşlardır. Bu, ya munsarıf olmayan acem isim olması itibariyledir ve ".... babasına"dan bedeldir. Veya atf-ı beyandır ki bu doğruya daha yakındır. Bunu sıfat yapanlara göre de, Ahmer (kırmızı) ve Esved (siyah) gibi gayr-i munsarıf olur. "....." fiilinin mamulü (mef'ulü) olduğu, cümlenin takdirinin "Sen Azer'i put mu edineceksin?" olduğu görüşü ise zayıftır; çünkü soru edatından sonra gelen amil öncesinde amel etmez. Çünkü, soru edatı cümlenin başında olmak ister. İmam Taberi ve başKaları konuyu bu şekilde ortaya koymuşlardır. Bu Arapça'da meşhur bir kaidedir.

 

Konumuza dönecek olursak; İbrahim (a.s) putlara ibadet etmemesi hususunda babasına nasihat ediyor, onu bundan men ediyor ve nehyediyor. O ise bunu bırakmıyor. Yüce Allah olayı şöyle anlatmaktadır: "İbrahim, babası Azer'e, 'Birtakım putları ilahlar mı ediniyorsun?' dedi." Bir putu ilah edinip Allah dışında ona mı tapıyorsunuz? "Doğrusu ben seni de kavmini de", yani senin yolunda gidenleri de "apaçık bir sapıklık içinde" nereye gideceğini bilemeyen, şaşkınlık ve cehalet içinde olan, cehaletleri ve sapıklıkları her aklıselim sahibi için açık ve belli biri olarak "görüyorum" demişti. " Yüce Allah başka bir yerde de şöyle buyurur: "Kitap'ta İbrahim'i an. Zira o, sıdkı bütün bir Peygamberdi. Bir zaman o babasına dedi ki: "Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah'a asi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum" (dedi). (Babası,) "Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!" dedi. İbrahim, 'Selam sana! Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkardır. Sizden de, Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime dua etmemle bedbaht (emeği boşa gitmiş) olmam' dedi" (Meryem, 41-48) İbrahim (a.s) hayatta olduğu sürece babası için bağışlanma dilemiş. Babası şirk üzere ölünce İbrahim (a.s) için durum belli olmuş ve onun için bağışlanma dilemekten vazgeçip bundan uzaklaşmıştır: "İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi. " (Tevbe, 114)

 

 

[2919] Sahih bir hadiste ifade edildiğine göre; İbrahim (a.s) kıyamet gününde babası Azer ile karşılaştığında babası ona, "Eyoğlum! Bugün senin sözünü dinlemezlik etmeyeceğim" der. İbrahim (a.s), "Ey Rabbim, sen bana tekrar diriltileceğimiz günde beni rüsvay etmeyeceğine söz vermiştin. Rahmetinden uzak olası ca babamın bu halinden daha büyük bir rüsvaylık olabilir mi?" der. Sonra ona, "Ey İbrahim, arkana bak!" denilir. Bakınca çok kıllı, çamura bulanmış bir sırtlan görür. Ayaklarından tutulup Cehennem ateşine atılır." 

Yüce Allah devamla şöyle buyuruyor: "Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk." Yani, İbrahim (a.s)'ın bakışıyla göklerin ve yerin yaratılışının onları yaratanın onların sahibi ve yaratıcısı olduğuna, O' ndan başka hiçbir ilahın ve hiçbir Rabbin bulunmadığına delalet edişini açıklıyorduk. Nitekim Yüce Allah başka ayetlerde şöyle buyurur: "De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bakın (da ibret alın!). Fakat inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz." (Yunus, 101) "Göklerin ve yerin hükümranlığını, Allah'ın yarattığı her şey ve ecellerinin yaklaşmış olabileceği hususunda düşünmediler mi? O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar?" (A'raf, 185) "Onlar, gökte ve yerde önlerine ve arkalarına bakmıyorlar mı? Dilesek onları yere batırırız, ya da üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda (Rabbine) yönelen her kul için bir ibret vardır." (Sebe, 9)

 

İmam Taberi ve başkaları Mücahid, Ata, Said b. Cübeyr, Süddi ve başkalarından şöyle rivayet etmiştir (ifade Mücahid'e aittir): Ona gökler açılıverdi ve oradakilere baktı. Sonunda gözü Arş'ı da gördü. Ona yerin yedi katmanı açıldı ve oradakilere baktı. Onlardan başkasının sözünde şu ziyade vardır:

"Bundan sonra günah içinde olan kullara bakmaya ve onlara beddua etmeye başladı. Bunun üzerine Allah (c.c), "Ben kullarıma senden daha merhametliyim. Belki tevbe eder ve dönerler" diyordu. İbn Merduyeh bu konuda Muaz b. Cebel (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.)'tan da iki merfu hadis rivayet etmiştir. Fakat bunların senetleri sahih değildir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. İbn Ebi Hatim, Avfi kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan, "Böylece biz, kesin iman edenlerden olması" "....." ifadesindeki vav harfi ziyadedir ve takdiri vavsız halidir. Aynı şekilde, "Böylece suçluların yolu belli olsun diye ayetleri iyice açıklıyoruz" (En'am, 55) ayetindeki "....." ifadesinde de vav harfi ziyadedir. Bir görüşe göre ise vav ziyade değildir ve mana, "Ona bunu bilmesi ve kesin iman edenlerden olması için gösteriyorduk"tur. (Yani, vav harfi daha öncesindeki gizli bir "bilmesi için" ifadesine atf etmiştir.)

 

"Kesin iman edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin perde arkasını gösteriyorduk" buyruğu hakkında şöyle nakleder: Allah (c.c) ona

her şeyin gizli veya açık tüm hakikatlerini sundu. Kulların hareket ve eylemlerinden hiçbir şey ona gizli kalmadı. İbrahim (a.s) günah işleyenlere lanet edince Allah (c.c) ona, "Sen bunu yapamazsın" buyurdu ve onu önceki haline döndürdü.

 

Bu, gözlerini hakikatlere açması ve böylece onları ayan beyan görmesi şeklinde olabilir. Basiretini açarak onu kalbiyle görmesini, ondaki dehşet verici hikmetler, kat'i delil ve mucizeleri kesin bir şekilde öğrenmesi, bilmesi ve kesin kanaate sahip olması şeklinde de olabilir.

 

 

[2920] Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel ve Tirmizi'nin -sahih olduğunu söyleyerek- Muaz b. Cebel (r.a.)'tan rivayet ettikleri "uyku hadisi"nde Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Rabbim bana en güzel surette geldi ve "Ey Muhammed! Mele-i A'la hangi hususta tartışıyorlar?" diye sordu. Ben, "Bilmiyorum ey Rabbim!" dedim. Elini omuzlanmın arasına koydu, hatta parmaklarının soğukluğunu iki göğsümün arasında hissettim. Bunun üzerine bana her şey tecelli etti ve her şeyi bildim ... "

 

"Gecenin karanlığı onu kaplayınca ... " (Kur'an'ın ifadesi, ".....", yani örtünce, kaplayınca) "bir yıldız" (.....) "gördü, "Rabbim budur" dedi. Yıldız batınca", yani, gözden kaybolunca (....). Muhammed b. İshak Uful'ün (Efele'nin masdarı) gitmek manasına geldiği rivayet edilmiştir. Taberi ise şöyle demiştir: "....." kelimesi Arapçada ''yıldız gözden kayboldu" manasına gelmektedir ve fiilin çekimi şöyledir: "....." Şair Zürrümme de şiirinde böyle demiştir.

 

Onlar yıldızların peşinden yürütemediği. Batıp gözlerden kaybolmayan dişi develerdir.

 

Yine, "Bizi bırakıp nereye kayboldun?" manasındaki (.....) cümlesinde de bu fiil kullanılmıştır.

 

"Batanları sevmem, dedi." Katade der ki: İbrahim (a.s) Rabbinin zeval bulmayan, yok olmayan eb edi olduğunu anlamıştı.

 

''Ay'ı doğarken" (Kur'an'daki ifade "....." şeklindedir) "görünce, 'Rabbim budur' dedi. O da batınca, 'Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum' dedi. "Güneşi", yani o parlak ve aydınlık veren cismi "doğarken görünce de, "Rabbim budur, zira bu daha büyük", yani irilik bakımından yıldız ve Ay'dan daha büyük ve daha aydınlatıcı "dedi." O da batınca, dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım."

 

"Ben kendimi Hanif olarak", yani, şirki bırakıp tevhide yönelen bir muvahhid olarak "yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben Müşriklerden değilim. "

 

Müfessirler burada anlatılanların İbrahim (a.s)'ın tefekkürü mü, kavmiyle tartışması mı olduğu hususunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. İmam Taberi, Ali b. Ebi Talha kanalıyla İbn Abbas (r.a.)'tan bunun tefekkür ve düşünme olduğunu ifade eden bir rivayet nakletmiş, kendisi de bunu tercih etmiş ve İbrahim (a.s)'ın, "Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum" sözünü delil göstermiştir. Muhammed b. İshak, "İbrahim (a.s) bunu annesinin kendisini doğurduğu yeraltı evinden çıktığında söylemiştir. Zira, Nemrud, saltanatını yok edecek bir çocuğun doğacağı söylenince o yıl doğan tüm çocukları öldürmüş, İbrahim (a.s)'ın annesi de hamile kalıp doğum vakti gelince şehrin sırt kısmında bulunan bir yer altı mağarasına gidip İbrahim (a.s)'ı doğurmuş ve orada bırakmıştı" demiştir. Muhammed b. İshak, bununla ilgili selef ve haleften diğer müfessirlerin de zikrettiği gibi bir takım olağan üstü olaylar zikretmiştir.

 

Fakat, hakikat o ki İbrahim (a.s) bunları kavmiyle tartışırken onlara, heykellere ve putlara tapınmalarının saçmalığını açıklamak için söylemiştir. İlk adımda babasının da olduğu ortamda ortaya, kendilerini huzurunda ibadet edemeyecek kadar hakir gördükleri büyük yaratan katında şefaat etmeleri için yeryüzünde bulunan gökteki meleklerin suretindeki putlara ibadet hatalarını ortaya koymuştur. Onlar meleklere ibadeti rızk, zafer ve başka ihtiyaçlarında şefaat etmesi için Allah'la aralarında aracı olarak kabul ediyorlardı. Bu makamda İbrahim (a.s) onlara heykellere, yani yedi gezegene tapınmalarındaki hatalarını ve sapıklıklarını açıklamıştır ki o gezegenler (gökcisimleri) Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Merih, Jüpiter ve Satürn' dür. Onlara göre bunların en parlağı Güneş, sonra Ay, sonra Venüs idi. İbrahim (a.s) da evvela bu Venüs'ün ilah olamayac'ağını, çünkü kendisi için belirlenmiş belli bir yörüngede olduğunu, oradan sağa veya sola sapamayacağını ve kendisi için hiçbir şeye sahip olmadığını, Allah'ın yarattığı parlak bir gök cisminden başka bir şeyolmadığını açıklamıştır. Bunlar ise büyük hikmetlere binaen böyle yapılmıştır. Zira, bu gezegen doğudan doğar, sonra batıya doğru Güneş batıp gözlerden kaybolana kadar hareket eder. Ardından sonraki gece aynı şekilde ortaya çıkar. Böyle bir şey ise ilah olamaz.

 

Sonra Ay'a geçmiş ve önceki yıldızda (gezegende) anlattığı hususları onda da açıklamıştır. Sonra aynı şekilde Güneş'e geçmiştir. Gözlerin görebildiği gökcisimlerinden ışığı en güçlü olan bunların ilah olmayacağı ortaya çıkınca ve bu kat'i delillerle kesinlik kazanınca İbrahim (a.s) şöyle demiştir:

"Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağı m. "Yani, ben onlara ibadet etmekten, onları dost edinmekten beriyim. Eğer bunlar ilah iseler, hiç beklemeden hep birlikte bana tuzak kurun bakalım.

 

"Ben Hanı! olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben Müşriklerden değilim." Yani, ben ancak tüm mahlukatı yaratan, yoktan var eden, görevini veren, kaderini belirleyen, işlerini düzenleyen, her şeyin sahipliği kendi elinde olan, her şeyin yaratıcısı, rabbi, maliki ve ilahı olan Allah'a ibadet ederim. Nitekim Yüce Allah başka bir ayette şöyle buyurur: "Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!" (A'raf, 54)

 

Böyle iken nasılolur da İbrahim (a.s) bu olayda düşünen ve tefekkür eden bir konumda sayılabilir. Nitekim Yüce Allah başka ayetlerde de şöyle buyurmuştur: ''Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine, 'Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?' demişti." (Enbiya, 51-52) "İbrahim, gerçekten Hakk'a yönelen, Allah'a itaat eden bir önder idi; Allah'a ortak koşanlardan değildi. Allah'ın nimetlerine şükrediciydi. Çünkü Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti. Ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki o, ahirette de salihlerdendir. Sonra da sana, 'Doğru yola yönelerek İbrahim'in dinine uy! O Müşriklerden değildi' diye vahyettik." (Nahl, 120-123) "De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi." (En' am, 161)

 

 

[2921] İmam Buhari ile Müslim'in Ebu Hureyre (r.a.)'tan rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar" buyurmuştur.

 

 

[2922] İmam Müslim'in İyaz b. Himar'dan naklettiği bir hadiste ise Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: ''Allah (c.c) şöyle buyurdu: Ben kullarımı Hanifler (muvahhidler) olarak yarattım. "

 

Yüce Allah aziz kitabında da şöyle buyurmuştur: "(Rasulüm!) Sen yüzünü Hanif olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat dinine çevir. Allah'ın yaratışznda değişme yoktur." (ROm, 30) Yüce Allah yine şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde, 'Biz bundan habersizdik' demeyesiniz diye Rabbin Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' (Onlar da), 'Evet (buna) şahit olduk' dediler." (A'raf, 172) Bu ayetin tefsirinde açıklanacağı üzere bunun manası "(Rasulüm!) Sen yüzünü Hanif olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat dinine çevir. Allah'ın yaratışznda değişme yoktur" (Rum, 30) ayetinde ifade edilen manadır. Diğer insanlar hakkında böyle iken Allah'ın halili olan ve hakkında, "İbrahim, gerçekten Hakk'a yönelen, Allah'a itaat eden bir önder idi; Allah'a ortak koşanlardan değildi" (Nahl, 120) buyurduğu İbrahim (a.s) nasılolur da bu makamda düşünen ve arayan bir konumda sayılır? Bilakis o, hiç şüphesiz, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’den sonra sağlıklı fıtrata ve düzgün doğaya herkesten daha yakın olan insandır. Konunun devamındaki ayetlerde ifade edilenler de bunun İbrahim (a.s) ile kavmi arasında bir tartışma olduğunu desteklemektedir:

 

 

 

80. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbim'in bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hala ibret almıyor musunuz?

81. Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki guruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır?

82. İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.

83. İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

 

Tefsiri:

 

Allah (c.c), İbrahim (a.s)'ın tevhid inancını ortaya koyması üzerine kavminin onunla tartışınca ve bir takım şüphe ve vehimlerle onunla cedelleşince İbrahim (a.s)'ın onlara şöyle dediğini ifade ediyor: "Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz?" Yani, Allah (c.c) bana hakikati gösterip ona iletmişken ve O'nun katından açık bir delilim varken siz benimle Allah hakkında, ondan başka hiçbir ilahın bulunmadığı konusunda tartışıyor musunuz? Sizin fasit görüşlerinizi ve temelsiz şüphelerinizi nasıl dikkate alınm?! "Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbimin bir şey dilemesi hariç. " Yani, sizin görüşünüzün asılsız olduğunun bir delili de ibadet etmekte olduğunuz hiçbir etki ve gücü bulunmayan bu ilahlardan korkmamam, onlara aldırış etmememdir. Eğer onların yapabileceği bir şey varsa haydi hep birlikte bana tuzak kurun. Hiçbir süre tanımayın ve acele edin. ''Ancak, Rabbim'in bir şey dilemesi hariç" cümlesi munkatı' istisnadır. Anlatılmak istenen şudur: Zarar ve faydayı ancak Allah verebilir. "Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır." Onun ilmi tüm mahlukatı kuşatmıştır. Dolayısıyla O'ndan hiçbir şey gizli kalmaz. "Hala ibret almıyor musunuz?" Yani, size açıkladıklarımı düşünüp bu ilahların asılsız ve batıl olduklarını idrak ederek onlara ibadeti bırakmıyor musunuz? Bu delil Allah'ın, Kitab'ında anlattığı, Peygamberi Hud (a.s)'ın kavmi Ad'e söylemiş olduğu delile benzemektedir. Nitekim Yüce Allah orada şöyle buyurur: "Dediler ki: Ey Hud! Sen bize açık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle ilahlarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz. Biz, 'İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış!' demekten başka bir söz söylemeyiz!" (Hud) dedi ki: "Ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım. O'ndan başka (taptıklarınızın hepsinden uzağım). Haydi hepiniz bana tuzak kurun; sonra da bana mühlet vermeyin! Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır." (Hud,56)

 

"Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüccet" (İbn Abbas (r.a.) ve seleften birçok kimse buradaki "sultan"ı "hüccet" ile tefsir etmişlerdir) "indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım!" Yani, ben sizin Allah'ı bırakıp taptığınız şu putlardan nasıl korkarım! Bunun benzeri şu ayetlerdir: "Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır?" (Şura 21) "Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir." (Necm, 23)

 

"Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır?" Yani, hangisi daha doğru yol üzeredir; zarar ve faydanın elinde olduğu zata ibadet eden mi, yoksa hiçbir delile dayanmadan zarar ve fayda verme gücü bulunmayan şeylere ibadet eden mi? Bunlardan hangisi hiçbir ortağı bulunmayan Allah'ın (c.c) kıyamet günündeki azabından emniyettedir.

 

"İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır. " Yani, sadece hiçbir ortağı

bulunmayan tek Allah'a ibadet eden ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayan bu kimseler kıyamet gününde asıl emniyette olacak, dünya ve ahirette doğru yolu bulmuş kimselerdir.

 

 

[2923] İmam Buhari, Alkame'den İbn Mes'ud (r.a.)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya .... " ayeti nazil olunca sahabiler Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e, "Bizden kim nefsine zulmetmedi ki!" dediler. Bunun üzerine, "Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) ayeti nazil oldu.

 

 

[2924] İmam Ahmed b. Hanbel'in Alkame'den rivayetine göre İbn Mes'ud (r.a.) şöyle demiştir: "İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya .. " ayeti nazil olunca bu insanlara ağır geldi ve "Ya Rasulallah! Bizden kim nefsine zulmetmiyor ki!" dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Bundan kasıt söylediğiniz mana değildir. Salih kulun (Lokman'ın) ne dediğini duymadınız mı: "Lokman, oğluna öğüt vererek, 'Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür' demişti." Zulümden kasıt şirktir. "

 

 

[2925] İbn Ebi Hatim, Alkame'den şöyle nakleder: İbn Mes'ud (r.a.) şöyle dedi: "İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya ... " ayeti nazil olunca bu insanlara ağır geldi ve "Ya Rasulallah! Bizden kim nefsine zulmetmiyor ki!" dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Bu sizin sandığınız gibi değildir. Lokman (a.s), oğluna şöyle demişti: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür. "

 

 

[2926] İbn Ebi Hatim, İbn Mes'ud (r.a.)'tan Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in "İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya ... " buyruğunu "bir şirk bulaştırmayanlar" diye tefsir ettiğini rivayet etmiştir. İbn Ebi Hatim daha sonra şöyle demiştir: Ebu Bekir es-Sıddık, Ömer, Übeyy b. Ka'b, Selman, Huzeyfe, İbn Abbas, İbn Ömer, Amr b. Şurahbil, Ebu Abdurrahman es-Süllemi, Mücahid, İkrime, İbrahim en-Nehai, Dahhak, Katade ve Süddi’den de bunun benzeri rivayet edilmiştir.

 

 

[2927] İbn Merduyeh, Alkame’den şöyle nakleder: "İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya ... " ayeti nazil olunca Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Bana 'Sen de onlardansın' denildi. "

 

 

[2928] İmam Ahmed b. Hanbel, Cerir b. Abdullah'tan şöyle nakleder:

Bir gün Medine’den çıkıp yüksek bir yerine geldiğimizde bir atlı bize doğru geldi. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Sanki bu süvari sizi arıyor" buyurdu. Yanımıza kadar geldikten sonra bize selam verdi. Biz de selamını aldık. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ona, "Nereden geldin?" diye sordu. "Ailemin, çocuklarımın ve aşiretimin yanından geldim ve Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e gidiyorum" dedi. Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), ''Aradığını buldun" buyurdu. Bunun üzerine süvari, "Ya Resulullah! Bana imanın ne olduğunu öğret!" dedi. Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), ''Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına, tek olup hiçbir ortağı bulunmadığına, Muhammed'in de O'nun kulu ve rasulü olduğuna şahitlik eder, namaz kılar, zekat verir, Ramazan orucu tutar ve Kabe'ye hacca gidersin" buyurdu. Adam, "Kabul ettim" dedi. Sonra devesinin ayağı bir tarla faresi yuvasına girip deve yıkılınca adam da yıkılıp tepesi üstü düşerek öldü. Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), ''Adamı bana getirin" buyurdu. Ammar b. Yasir ile Huzeyfe b. Yeman derhal harekete geçtiler ve onu oturttular. "Ya Resulullah! Adam ruhunu teslim etti" dediler. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onlara hiçbir cevap vermeden gitti. Sonra onlara, "Yüzümü adamdan çevirdiğimi görmediniz mi? Ben onun ağzına Cennet yiyeceklerini koyan iki melek gördüm. Bildim ki o aç olarak ölmüş" buyurdu. Sonra şöyle buyurdu: "Bu, haklarında Allah'ın (c. c), "İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya ... " buyurduğu kimsedir. " Sonra "Kardeşinizi alın" buyurdu. Onu suya götürdük. Yıkayıp kefenledik ve tabuta koyup kabre götürdük. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) geldi ve kabrin kenarına oturup "Lahd yapın, yarık yapmayın. Zira lahd bize, yarma ise başkalarına mahsustur" buyurdu.

 

 

[2929] Sonra İmam Ahmed b. Hanbel Cerir b. Abdullah'tan bunun benzerini rivayet etmiş, ayrıca şöyle demiştir: "Bu az amel işleyip çok sevap kazananlardandır" demiştir.

 

 

[2930] İbn Ebi Hatim, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Biz Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in de bulunduğu bir yolculukta onunla birlikteydik. Karşısına bir bedevi çıktı ve "Ya Rasulallah! Seni hak ile gönderene andolsun ki senin yolunu tutmak ve sözünden almak için yurdumu, malımı ve mülkümü terk edip geldim. Senin yanına vardığımda bende yeşilliklerden başka bir yiyeceğim kalmamıştı. Bana (İslam'ı) anlat" dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) anlattı, o da kabul etti. Adamın etrafında biriktik. Devesinin ayağı bir fare yuvasına girince bedevi düşüp ayağı kırıldı. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Beni hak ile gönderene and olsun ki doğru söylemiş. Gerçekten de benim yoluma uymak ve sözlerimden dinlemek için yurdunu, malını ve mülkünü terk etmiş. Bana geldiğinde ziraat yeşilliğinden başka bir şeyi yoktu. Az amel yapıp çok sevap işleyen birini işittiniz mi? İşte bu, onlardandır. İman edip imanlarına hiçbir zulüm karıştırmayan, emniyet içinde olup doğru yolu bulmuş kimseleri duydunuz mu? İşte bu onlardandır. "

 

 

[2931] İbn Merduyeh, Abdullah b. Sahbere'den, o da babasından şöyle rivayet etmiştir: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem), "Kime nimet verildiğinde şükrederse, kim mahrum edildiğinde sabrederse, nefsine zulmeder de istiğfar ederse, kendisine zulmedilir de bağışlarsa" buyurdu ve sustu. Oradakiler, "Ya Rasulallah! Ona ne olmuş?" dediler. "Onlar güven içinde olan ve doğru yolu bulmuş kimselerdir" buyurdu.

 

"İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir." Yani, hüccetini kavmine doğru yönlendirdik. Mücahid ve başkaları şöyle demişlerdir:

Burada kastediten hüccet İbrahim (a.s)'ın, "Siz, Allah’ın size haklarında hiç-

, bir hüküm indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır?" sözüdür. Allah (c.c) İbrahim (a.s)'ın sözünü tasdik etmiş, hakkında emniyet ve hidayetle hükmederek şöyle buyurmuştur: "İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır." Yüce Allah bunların hepsinden sonra şöyle buyuruyor: "İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. " Buradaki "......" ifadesi, Yusuf suresindeki gibi hem izafetli (derecat'ın sonu tenvinsiz), hem izafetsiz (sonu tenvinli) okunmuştur. İkisi de mana bakımından birbirine yakındır. "Şüphesiz ki senin Rabbin" söz ve fiillerinde "hikmet sahibidir. " Hidayet edeceği kimselerle önlerine hüccet ve burhanlar koyduğu halde saptıracağı kimseleri "hakkıyla bilendir." Nitekim Yüce Allah başka bir yerde de, "Gerçekten haklarında Rabbinin sözü (hükmü) sabit olanlar, inanmazlar. Kendilerine (istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmayacaklardır" (Yunus, 96-97) buyurmuştur. O yüzden burada devamla, "Şüphesiz ki senin Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir" buyurmuştur.

 

Devam etmek için aşağıdaki linki kullan

 

84. Biz O'na İshak ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u ve O'nun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u doğru yola iletmiştik; Biz iyi davrananları işte böyle mükafatlandırırız.

85. Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi.

86. İsmail, Elyesa', Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini alemlere üstün kıldık.

87. Onların babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarına da (üstün meziyetler verdik). Onları seçkin kıldık ve doğru yola ilettik.

88. İşte bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi.

89. İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve Peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer onlar bunları inkar ederse şüphesiz yerlerine bunları inkar etmeyecek bir topluluğu buna vekil kılmışızdır.

90. İşte onlar Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna (Peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur'an) alemler için ancak bir öğüttür.

 

21