|
İbn Kesir Tefsir-i Kebir |
A’raf Suresi 85 - 95.ayetler |
Şuayb (a.s) ve Medyenliler:
85. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı
gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur.
Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın,
insanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde
bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz, bunlar sizin için daha hayırlıdır.
Tefsiri:
Muhammed b. İshak der
ki: Medyenliler İbrahim oğlu Midyan
oğlu Medyen'in soyundandırlar. Şuayb
ise Yeşcen oğlu Mikil oğlu Şuayb'tır. Süryanice' de adı Yesrun'
dur. Ben derim ki: Meyden hem kavmin hem de şehrin adıdır. Şehir Hicaz yolu
üzerinde Mean yakınlarındadır. Yüce Allah şöyle
buyurur: "Musa, Medyen suyuna varınca, orada
(hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu." (Kasas, 23) Allah'ın izniyle anlatacağımız gibi bunlar Eyke halkıdır. "Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk
edin, sizin ondan başka İlahınız yoktur. " Bu bütün Peygamberlerin
davetidir. "Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir" Yani, Allah
(c. c) getirdiği şeylerin doğru olduğunu gösteren hüccetler ve mucizeler
koymuştur. Şuayb (a.s) daha sonra onlara insanlarla
alış-verişlerinde ölçü ve tartıyı tam yapmaları, malları hususunda insanlara
haksızlık yapmamaları, yani o konuda onlara ihanet etmemeleri, bahs yoluyla yani gizlice ve hileyle mallarını eksik
vermemeleri hususunda nasihat ediyor: "artık ölçüyü, tartıyı tam yapın,
insanların eşyalarını eksik vermeyin." Nitekim Yüce Allah bu hususta Kur'an'da şöyle buyurur: "Eksik ölçüp noksan yapan hilekarlara yazıklar olsun! Onlar insanlardan alırken ölçüp
tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise eksik ölçer ve
tartarlar. Onlar düşünmezler mi ki tekrar diriltilecekler!" (Mutaffifin, 1-4) Bu büyük bir
gözdağı, vurgulu bir tehditlir. Allah bizi ondan
korusun. Yüce Allah daha sonra, ifadelerindeki fesahat ve nasihatlerindeki
akıcılık sebebiyle "Peygamberlerin hatibi" adıyla anılan Şuayb (a.s)'ın şöyle dediğini
bildiriyor:
86. Tehdit ederek,
inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her
yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki
bozguncuların sonu nasıl olmuştur.
87. Eğer içinizden bir
gurup benimle gönderilene inanır, bir gurup da inanmamışsa, Allah aramızda
hükmedinceye kadar bekleyin. O hüküm verenlerin en iyisidir.
Tefsiri:
Şuayb (a.s) şu sözleriyle onları maddi ve manevi yolları
kesmekten nehyediyor: "Tehdit ederek" yani
insanları size mallarını vermedikleri taktirde
öldürmekle tehdit ederek. Süddi ve başkaları:
Sayıları yirmiydi, demişlerdir. İbn Abbas (r.a.), Mücahid ve başkalarından yapılan rivayete göre ise mana
"Şuayb'a tabi olmak için gelen Mü'minleri tehdit etmeyin"dir.
Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Çünkü cümlenin devamında "öyle her
yolun başında" denilmiştir. İkinci görüşün söylediğini ifade eden ise
ayetteki "inananları Allah yolundan alıkoyarak" cümlesidir. "ve
o yolu eğip bükmek isteyerek" yani, Allah'ın yolunun eğri büğrü olmasını
isteyerek "öyle her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O
sizi çoğalttı." Yani, az olduğunuzdan dolayı ezilen kimselerdiniz ve
sayınızın kalabalıklaşmasıyla güçlendiniz. Öyleyse Allah'ın bu hususta size
olan nimetini hatırlayın. "Bakın ki bozguncuların sonu nasılolmuştur."
Yani, Allah'a isyan ve Peygamberlerini yalanlamadaki cüretkarlıkları
sebebiyle geçmiş ümmetlerin ve nesillerin başlarına gelen azap ve cezalara
bakın.
"Eğer içinizden bir
gurup benimle gönderilene inanır, bir gurup da inanmamışsa" Yani, siz
benim hakkımda ihtilafa düştüyseniz, "Allah" sizinle bizim
"aramızda hükmedinceye" hükmünü verinceye "kadar bekleyin."
"Sabredin"den kasıt "bekleyin" dir. "O hüküm verenlerin en iyisidir." Zira güzel
akibeti müttakilere, helakı ise kafirlere verir.
88. Kavminden ileri
gelen kibirliler dediler ki: "Ey Şuayb! Seni ve
seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız. Veya
dinimize döneceksiniz" Şuayb dedi ki: "Biz istemesek
de mi?"
89. Doğrusu Allah bizi
ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allah'a karşı yalan
uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah dilemiş başka, yoksa geri dönmemiz bizim için
olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a
dayanırız. Rabbimiz! bizimle kavmimiz arasında
adaletle hükmet. Sen hüküm verenlerin en hayırlzsısın.
Tefsiri:
Yüce Allah burada kafirlerin, Allah'ın nebisi Şuayb
(a.s)'a ve onunla birlikteki Mü'minleri yurtlarından
sürmekle tehdit ettiklerini, dinlerini terk edip kendileriyle birlikte önceki
hallerine dönmeye zorladıklarını haber vermektedir. Burada hitap Şuayb (a.s)'adır, fakat kasıt
onunla aynı din üzere olan beraberindeki takipçileridir.
"Şuayb dedi ki: "Biz istemesek de mi?" Yani,
çağırdığınız şeyi kabul etmesek de bize bunu yapacak mısınız? Çünkü biz sizin
dininize döner ve içinde olduğunuz duruma düşersek, Allah'a ortaklar edinerek
O'na büyük iftira atmış oluruz. Şuayb (a.s) bunu
kavmini temsilen söylemiştir.
"Rabbimiz Allah dilemiş
başka" burada iş Allah'ın iradesine havale edilmiştir. Çünkü Allah (c.c)
her şeyi bilir ve bilgisi her şeyi kuşatmıştır. "yoksa geri dönmemiz bizim
için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz"
yaptıklarımız ve terk ettiklerimizle tüm işlerimizde "sadece Allah’a
dayanırız. Rabbimiz! bizimle kavmimiz arasında
adaletle hükmet. " Yani, bizimle kavmimiz arasındaki hükmünü ver ve bizi
onlara karşı muzaffer eyle. "Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın."
Çünkü hiçbir zaman zulmetmeyen adil sensin. Ayetteki "Fntihin"
kelimesi "hüküm verenler" manasına gelmektedir.
90. Kavminden ileri
gelen kafirler dediler ki: Eğer Şuayb'a
uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız.
91. Derken o şiddetli
deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü donakaldılar.
92. Şuayb'ı yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç oturmamış
gibiydiler. Asıl ziyana uğrayanlar Şuayb'ı
yalanlayanların kendileridir.
Tefsiri:
Yüce Allah Şuayb (a.s)'ın kavminin küfür,
isyan ve azgınlığının şiddetini, içinde bulundukları sapıklığı, kalplerinin
karakteri haline gelen hakka muhalefeti haber veriyor. Bu karakterlerinden
dolayıdır ki yeminle şöyle demişlerdir: "Eğer Şuayb'a
uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız." O yüzden Allah (c.c)
daha sonra şöyle buyuruyor: "Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi
de yurtlarında diz üstü donakaldılar." Yani, Yüce Allah burada, Şuayb (a.s)'ı ve arkadaşlarını sarstıkları, onları sürgüne
göndermekle tehdit ettikleri gibi kendilerini de şiddetli bir depremin yakaladığını
haber veriyor.
Yüce Allah (A'raf suresinde onlara gelen azabın deprem olduğunu
zikrederken) Hud suresinde (azaplarının çığlık
olduğunu bildirerek) şöyle buyuruyor: "Emrimiz gelince, Şuayb'ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir
rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir çığlık yakaladı da yurtlarında
diz üstü çökekaldılar." (Hud,
94) Allah daha iyi bilir ya, burada çığlığın zikredilmesindeki hikmet şudur; bu
suredeki kıssada onların "Ey Şuayb!
Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi
yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa
sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!" (Hud, 87)
diyerek Allah'ın Peygamberi Şuayb (a.s) ile alay
ettikleri ifade edilmiştir. Onlar alayedince çığlık
gelerek onları susturmuştur.
Yüce Allah Şuara
suresinde de onlar hakkında ("gölge gününün azabı"yla azap
edilmelerini ifade ederek) şöyle buyuruyor: "Velhasılonu
yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten
o, muazzam bir günün azabı idi!" (Şuara, 189) Çünkü bu surede daha önce
anlatıldığına göre onlar "Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten
azap yağdır." (Şuara, 187) demişlerdi. Allah da onlara "gölge
azabı"nın geldiğini bildirmiştir. Onlara bunların hepsi de olmuştur.
Evvela gölge gününün azabı isabet etmiştir ki o içinde büyük bir ateş, yalazlar
ve yakıcı alevler bulunan ve onları gölgeleyen bir buluttur. Sonra gökten bir
çığlık gelmiş, altlarından da büyük bir sarsıntıyla sarsılmışlardır. Bunun
üzerine ruhları çıkmış, nefesleri gitmiş ve bedenleri kül haline gelmiştir.
"yurtlarında diz üstü donakaldılar. "
Yüce Allah daha sonra
şöyle buyuruyor: "Şuayb'ı yalanlayanlar sanki
yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. " Yani, sanki başlarına bu bela
gelince bir zamanlar Peygamberi ve arkadaşlarını oradan çıkarmayı düşündükleri
beldelerinde kalamadılar. Sonra onların sözlerine karşılık şöyle buyuruyor:
''Asıl ziyana uğrayanlar Şuayb'ı yalanlayanların
kendileridir."
93. Şuayb, onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: "Ey kavmim! Ben
size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kafir bir kavme nasıl acırım!"
Tefsiri:
Yani, onların başına bu
felaket, azap ve ceza gelince Şuayb (a.s) onlardan
uzaklaştı, azarlayarak ve yererek şöyle dedi: "Ey kavmim! Ben size
Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim." Yani,
benimle gönderilen şeyi size tebliğ ettim. Getirdiklerimi yalanladığınıza göre
size üzülecek değilim. O yüzden ardından şöyle demiştir: ''Artık kafir bir kavme nasıl acırım!"
94. Biz hangi ülkeye
bir Peygamber gönderdiysek, ara halkını, yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka
yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.
95. Sonra kötülüğü
değiştirip yerine iyilik getirdik, nihayet çoğaldılar ve: ''Atalarımız da böyle
sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı" dediler. Biz de onları, kendileri farkına
varmadan ansızın yakaladık.
Tefsiri:
Yüce Allah geçmişte
kendilerine Peygamber gönderilen geçmiş ümmetleri hastalık ve yoksulluğa
müptela etmesini haber veriyor. Ayetteki "....." dan
kasıt bedenlerine isabet eden hastalık ve sakatlıklar, "....."dan
kasıt ise başlarına gelen fakirlik ve muhtaçlık gibi sıkıntılardır.
"Yalvarıp yakarsınlar diye" yani, başlarına gelen belayı def etmesi
için Allah'a dua etsinler, korku ve saygı içinde yalvarıp yakarsınlar diye.
Cümlenin açılımı şöyledir: Allah (c.c) yalvarıp yakarsınlar diye belalar verdi.
Ancak onlar Allah'ın (c. c) kendilerinden istediği hiçbir şeyi yapmadılar. Bu
defa Allah (c.c) denemek için onları sıkıntıdan genişliğe çıkardı. Nitekim Yüce
Allah (c.c) daha sonra şöyle buyuruyor: "Sonra kötülüğü değiştirip yerine
iyilik getirdik" yani, şükretsinler diye onları sıkıntıdan genişliğe,
hastalık ve sakatlıktan sağlık ve afiyete, fakirlikten zenginliğe çıkardık.
Fakat onlar bunu yapmadılar. "nihayet çoğaldılar" Yani, sayıları,
malları ve evlatları çoğaldı. Buradaki fiil, "....."
(şu şey çoğaldı) cümlesindeki fiildendir. "ve: ''Atalarımız da böyle
sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı" dediler. Biz de onları, kendileri farkına
varmadan ansızın yakaladık." Allah Teala
buyuruyor ki: Biz onları yalvarmaları ve Allah'a dönmeleri için hem onunla hem
bununla sınadık. Fakat ne o fayda verdi, ne bu. Onları yaptıklarından ne o
engelledi, ne bu. Bilakis "Bizim başımıza gelen hastalık ve fakirlik,
sonra genişlik, eskiden atalarımızın başına gelenler gibidir. Bunlar böyledir;
bazen iyilikler, bazen felaketler gelir." dediler. Allah'ın kendileri
hakkındaki emrinin farkına varmadılar, her ikisinin de sınavalduğunu
hissetmediler. Genişlikte Allah'a şükreden, sıkıntılı durumlarda sabreden Mü'minler ise onlardan farklıdırlar.
[3136] Nitekim Buhari ve Müslim, Sahih'lerinde Resulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den
şöyle rivayet etmişlerdir: "Mü'minin durumu
hayret vericidir. Allah (c.c) ona ne takdir ederse onun için hayırlı olur; bir
nimet ulaşırsa şükreder ve bu onun için hayırlz olur,
başına bir bela gelirse sabreder, bu da onun için hayırlz
olur. " İşte Mü'min Allah'ın (c.c) kendisini
sınadığı bolluk ve darlığın farkında olan kişidir.
[3137] O yüzden bir
hadiste şöyle buyurulmuştur: "Günah Mü'mine onu günahlarından arındırana kadar gelmeye devam
eder. Münafığın durumu ise merkep gibidir. Sahibinin onu neden bağladığını da
neden serbest bıraktığım da bilmez. " O yüzden Allah (c.c) daha sonra bu
sıfatlara sahip olan kişiler hakkında şöyle buyurmuştur: "Biz de onları,
kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık. " Yani, biz onları ansızın
cezayla yakaladık. Yani, onlar farkına varmadan, aniden, yani onları bir anda
yakaladık.
[3138] Hadiste ifade
edildiği gibi: ''Ani ölüm Mü'min için rahatlıktır.42 Kafir için ise Allah'ın onu gazapla yakalamasıdır."
|
Devam etmek için aşağıdaki linki kullan |