İbn Kesir

Tefsir-i Kebir

A’raf Suresi

155 – 162.ayetler

 

Musa (a.s)'ın Kavminden Yetmiş Kişiyi Seçmesi:

 

155. Musa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca, Musa dedi ki: "Ey Rabbim, dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği yüzünden hepimizi helak edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim dostumuzsun, bizi bağışla ve bize acı, sen bağışlayanların en iyisisin!"

156. Bize, bu dünyada da iyilik yaz ahirette de. Şüphesiz biz sana döndük. Allah buyurdu ki: "Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kaplamıştır. Onu, sakınanlara, zekatI verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım. "

 

Tefsiri:

 

Ali b. Ebi Talha bu ayetin tefsirinde İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Allah (c.c) Musa (a.s)'a kavminden yetmiş adam seçmesini emretti. O da yetmiş kişi seçip Rabb'lerine dua etmeleri için çıkardı. Dua ederken, "Allah'ım! Bize, bizden önce hiç kimseye vermediğin şey ver ve onu bizden sonra kimseye verme" deyince Allah (c.c) dualarını kabul etmedi ve onları birden sarsıntı yakaladı. Musa (a.s) "Ey Rabbim, dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin .... " dedi. Süddi der ki: Allah (c.c) Musa (a.s)'a buzağıya tapınmalarından dolayı af dilemek için İsrailOğullarından bir grup insanla gelmesini emretti ve onlara belli bir gün belirledi. Musa (a.s) da gözüyle yetmiş kişiyi seçti ve af dilemek için onlarla birlikte buluşma yerine gitti. O mekana vardıklarında "Ey Musa! Allah'ı apaçık görmedikçe O'na iman etmeyeceğiz. Çünkü sen onunla konuştun. Bize de göster." dediler. Böyle deyince anında onları sarsıntı tuttu ve öldüler. Musa (a.s) kalkıp Allah'a dua etti. "Ey Rabbim, sen İsrailoğulları'nın en hayırlılarını helak ettin. İsrailOğullarıyla karşılaştığımda onlara ne diyeceğim? "Ey Rabbim, dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin" dedi.

 

Muhammed b. İshak der ki: Musa (a.s) İsrailoğullarından en seçkin yetmiş kişiyi seçti ve "Allah'a gidin ve yaptıklarınızdan dolayı ondan özür dileyin. Kavminizden geride bıraktığınız kişiler için O'ndan af dileyin. Oruç tutun, temizlenin ve elbiselerini temizleyin." dedi. Rabb'inin belirlediği bir vakitte onlarla birlikte Tur-i Sina'ya çıktı. Oraya ancak O'nun izni ve bilgisiyle giderdi. Bana söylendiğine göre bu yetmiş kişi Musa (a.s)'ın söylediklerini yapıp Rabb'iyle buluşmak üzere Musa (a.s) ile birlikte çıktıklarında, "Bizim için iste de Rabb'imizden iste de O'nun sesini duyalım" dediler. Allah (c. c) "İsteğinizi yerine getireceğim." buyurdu. Musa (a.s) dağa yaklaşınca üzerine buluttan direk şeklinde bir şey indi ve dağın tamamını kapladı. Musa (a.s) yaklaşıp içine girdi. Kavmine de "Yaklaşın" dedi. Allah (c.c) Musa (a.s) ile konuştuğu zaman alnına parlak bir nur iner ve İsrailOğullarından hiç kimse ona bakamazdı. Bu kez önüne bir perde konuldu. Kavminden insanlar yaklaştılar. Buluta girince secdeye kapandılar. Allah'ın Musa (a.s) ile konuşmasını, ona 'şöyle yap", "şöyle yapma" şeklinde emir ve yasaklarını duydular. Allah'ın (c.c) ona emirleri bitince bulut çekildi ve Musa kavmine doğru gitti. Musa (a.s)'a "Allah'ı apaçık görmedikçe sana asla inanmayacağız" dediler. Birden onları recfe (mealde: sarsıntı) yakaladı -ki o kasırgadır-. Can verip orada öldüler. Bunun üzerine Musa (a.s) kalkıp Rabbine dua etmeye, yalvarmaya ve razı etmeye çalışmaya başladı. Şöyle diyordu: "Ey Rabbim, dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin." "Bunlar beyinsizlik yaptılar. Şimdi geride kalan İsrailoğulları'nı da mı helak edeceksin?"

 

Süfyan-ı Sevri der ki: Bana Ebu İshak, Umara b. Ubeyd es-Seluli, o da Ali b. Ebi Talha (r.a.)'tan şöyle nakletti: Musa (a.s), Harun (a.s), Şebber ve Şebir yola çıkıp dağın eteğine kadar gittiler. Harun (a.s) bir yatak üzerinde uykuya daldığında Allah (c. c) onu vefat ettirdi. Musa (a.s) İsrailoğullarına döndüğünde ona "Harun nerede?" diye sordular. Musa (a.s) "Aziz ve Celil olan Allah onun canını aldı" dedi. "Onu sen öldürdün. Güzel muamelesinden ve yumuşaklığından dolayı bizi çekemedin." veya buna benzer şeyler söylediler. Musa (a.s) "Aranızdan dilediğinizi seçin" dedi. Onlar da yetmiş kişi seçtiler. İşte Allah'ın "Musa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti." buyruğunda anlatılan olay budur. Yanına varınca "Ey Harun, seni kim öldürdü?" dediler. "Beni kimse öldürmedi. Sadece, Allah canımı aldı." dedi. Bunun üzerine onlar: "Ey Musa, bundan sonra sana asla isyan edilmeyecek." dediler. O anda onları sarsıntı tuttu. Musa (a.s) sağa sola gitmeye başladı. Şöyle diyordu: "Ey Rabbim, dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği yüzünden hepimizi helak edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin." Bunun üzerine Allah (c.c) onları diriltti ve hepsini Peygamber yaptı. Bu çok garip bir rivayettir. Ravilerden Ammara b. Ubeyd'i tanımıyorum. Bunu Şu'be de Ebu İshak'tan, o Beni Selül kabilesinden bir adamdan, o da Hz. Ali’den rivayet etmiştir. İbn Abbas (r.a.), Mücahid, Katade ve İbn Cüreyc şöyle demişlerdir:

 

Onları sarsıntının yakalaması buzağıya taparken kavimlerinden ayrılmamaları ve onları men etmemeleri sebebiyledir. Musa (a.s)'ın "İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği yüzünden hepimizi helak edecek misin?" duası da bu görüşün isabetli olduğunu göstermektedir.

 

"Bu iş, senin imtihanından (fitne) başka bir şey değildir." Yani, senin denemenden, sınamandan ve imtihan etmenden başka bir şey değildir. İbn Abbas (r.a.), Said b. Cübeyr, Ebu Aliye, Rebi' b. Enes ile selef ve haleften bir çok alim böyle demişlerdir. Bunun başka bir manası yoktur. Musa (a.s) şöyle demek istemiştir: Emir sadece senin emrin, hüküm sadece senin hükmündür. Sen ne dilersen o olur. Dilediğini saptırır, dilediğine hidayet verirsin. Senin saptırdığını hidayete erdirecek, hidayet ettiğini saptıracak yoktur. Engellediğini verecek, verdiğini engelleyecek yoktur. Mülkün hepsi senindir, hüküm sadece sana aittir. Yaratma ve emretme sadece senin yetkindedir.

 

"Sen bizim dostumuzsun, bize mağfiret et (bağışla) ve bize acz" (Mağfiret ile aynı kökten olan) "Gafr" örtmek ve günahtan dolayı cezalandırmamak manasına gelir. Rahmet ile birlikte zikredildiğinde ise "gelecekte onun gibisine düşürmeme" manasına gelir. "Sen mağfiret edenlerin en iyisisin!" Yani, günahları ancak sen bağışlarsın.

 

"Bize, bu dünyada da iyilik yaz ahirette de." Duanın ilk bölümünde Allah'tan kötülükleri def etmesine dair, burada ise arzulanan şeyleri vermesine dair istekler vardır. "Bize, bu dünyada da iyilik yaz ahirette de." Yani, bize iki dünyada da iyilik yaz ve ver. İyiliğin (.....) manası Bakara suresinde geçti.

 

"Şüphesiz biz sana döndük."...." (Sana doğru hidayet ettik) cümlesinin manası "Tevbe ettik, sana döndük ve yöneldik"tir. Bunu İbn Abbas (r.a.), Said b. Cübeyr, Mücahid, Ebu Aliye, Dahhak, İbrahim et-Teymi, Süddi, Katade ve bir çok kişi söylemiştir. Kelime arapçada da bu manaya gelir. İmam Taberi, (Cabir b. Yezid el-Cu'fi'nin bulunduğu bir senetle) Hz. Ali (r.a.)'tan şöyle nakleder: Yahudilere bu ismin verilmesi ''Biz sana doğru hidayet ettik (tevbe ettik, döndük)" demelerinden dolayıdır. Cabir el-Cu'fi zayıftır.

 

Allah (c.c), Musa (a.s)'ın "Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir ... " sözüne cevaben şöyle buyuruyor: "Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kaplamıştır." Yani, ben dilediğimi yapar, istediğim hükmü veririm. Her şeyde hikmet ve adalet benimdir. Kendinden başka hiçbir ilah olmayan Allah her noksanlıktan münezzehtir. "Rahmetim ise her şeyi kaplamıştır." Bu, çok geniş ve kapsamlı olan büyük bir ayettir. Nitekim Yüce Allah Arş'ı yüklenen meleklerle onun çevresinde bulunan meleklerin şöyle dua ettiklerini bildirir: "Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır." (Mü'min, 7)

 

 

[3166] İmam Ahmed b. Hanbel, Cündüb b. Abdullah el-Beceli (r.a.)'tan şöyle nakleder: Bir bedevi gelip devesini çökertti, sonra bağladı. Sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in arkasında namaz kıldı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) namazı bitirince bedevi bineğine gelip bağını çözdü, sonra bindi. Sonra "Allah'ım! Bana ve Muhammed'e merhamet et ve başka hiç kimseyi rahmetimize ortak etme." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ne dersiniz; bu mu sapıtmış, yoksa devesi mi? Ne söylediğini duymadınız mı?" buyurdu. "Evet, duyduk" dediler. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "Sen geniş rahmeti daralttın. Allah (c.c) yüz rahmet yaratmış, bir rahmeti (mahlukatına) indirmiştir. Cinni, insanı ve hayvanıyla bütün mahlukat birbirlerine o rahmetle merhamet ederler. Doksan dokuz rahmeti ise yanında tutmuştur. Ne dersiniz; bu mu sapıtmış, yoksa devesi mi?" Bunu Ebu Davud, Ali b. Nasr'dan, o Abdussamed b. Abdulvaris'ten .... rivayet etmiştir.

 

 

[3167] Yine İmam Ahmed b. Hanbel, Selman-ı Farisi (r.a.)'tan Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: ''Aziz ve Celil olan Allah'ın yüz rahmeti vardır. Bunlardan biri mahlukatın onunla birbirlerine merhamet ettiği ve vahşi hayvanların yavrularına şefkat gösterdiği rahmettir. Doksan dokuzunu ise kıyamet gününe ertelemiştir. " Bunu İmam Müslim de rivayet etmiştir.

 

 

[3168] İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Hureyre (r.a.)'tan şöyle nakleder: Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: ''Allah'ın yüz rahmeti vardır. Bunların doksan dokuzu ondadır. Birini de size bırakmıştır. Siz cinler kendi aranızda, insanlar kendi aranızda ve mahlukat kendi aranızda birbirinize onunla merhamet edersiniz. Kıyamet günü geldiğinde Allah (c.c) onu da kendisindekilere katacak. " Hadisi bu tarikle sadece İmam Ahmed rivayet etmiştir.

 

 

[3169] İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Said el-Hudri (r.a.)'tan şöyle nakleder; Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: ''Allah'ın yüz rahmeti vardır. Onların birini yaratıkları arasında paylaştırmıştır. İnsanlar, vahşi hayvanlar ve kuşlar birbirlerine onunla merhamet ederler. " Bunu İbn Mace de Ebu Muaviye'nin A'meş'ten nakliyle rivayet etmiştir.

 

 

[3170] Hafız Taberani, Huzeyfe b. Yeman (r.a.)'tan şöyle nakleder: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Canımı elinde tutan Allah'a andolsun ki dini yaşantısında günahkar olan da geçiminde ahmak olan da mutlaka Cennete girecek. Canımı elinde tutan Allah’a andolsun ki günahları sebebiyle Cehennemin derisini yaktığı kişi de mutlaka Cennete girecek. Canımı elinde tutan Allah'a andolsun ki kıyamet günü Allah (c.c) öyle bir mağfiret edecek ki İblis dahi kendisine de erişir ümidiyle ona uzanacaktır. " Bu çok garip bir hadistir. Ravilerden Sa'd'ı tanımıyorum.

 

"Onu, $akınanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım." Yani, benden iyilik ve ihsan olarak onlara rahmetimin erişmesini vacip kılacağım. Nitekim Allah (c.c) başka bir ayette şöyle buyurur: "O, merhamet etmeyi kendi zatma farz kıldı. " (En' am, 12)

 

"Onu, sakınanlara .. yazacağım." Yani, bu sıfatlara sahip kimselere yazacağım ki onlar Muhammed ümmetidir. "Sakınanlara" yani, şirkten ve büyük günahlardan sakınanlara. "zekatı verenlere" ifadesinden kasıt kimine göre nefis tezkiyesi (tezkiye de zekat kökünden gelmektedir), kimine göre ise malın zekatını vermektir. Kastın, her ikisini kapsayan genel mana olması da mümkündür. Çünkü ayet Mekki ayetlerdendir. "Ayetlerimize inananlara" ise onları tasdik edenlere manasına gelmektedir.

 

 

 

157. Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.

 

Tefsiri:

 

"Yanlarındaki Tevrat ve İncil' de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygamber'e uyanlar (var ya) ... " Bunlar, Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in, ümmetlerine onun Peygamber olarak gönderileceğini müjdeleyen ve tabi olmalarını emreden Peygamberlerin kitaplarında geçen sıfatlarıdır. O'nun (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sıfatları kitaplarında daima yer almış, alimleri ve din adamları o bilgiye hep sahip olmuşlardır.

 

 

[3171] İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Sahr el-Ukayli'den şöyle rivayet etmiştir: Bedevilerden biri bana şöyle anlattı: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in hayatında Medine'ye mal götürmüştüm. Satışımı bitirince "Mutlaka şu adama gideceğim ve dinleyeceğim." dedim. O'na Ebu Bekir ile Ömer'in arasında, hep birlikte yürürlerken rastladım ve peşlerine düştüm. Sonunda Tevrat'ı açmış okuyan Yahudi bir adama gittiler. Ölmek üzere olan son derece güzeloğlu için onunla teselli buluyordu. Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "Sana Tevrat'ı indiren Allah aşkına soruyorum; bu kitabında benim vasfımı ve çıkacağımı / zuhur edeceği yeri buluyor musun?" dedi. Yahudi başıyla, "Hayır" diye işaret etti. Oğlu ise, "Evet. Tevrat'ı indirene yemin olsun ki biz kitabımızda senin vasfım ve çıkışını buluyoruz. Ben Allah'tan başka hiçbir ilah bulunmadığına ve senin Allah'ın elçisi olduğuna şehadet ediyorum." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "Yahudi'yi kardeşinizden uzaklaştırın" buyurdu. Sonra kefenlemeyi ve cenaze namazını kılmayı kendi üzerine aldı. Bu ceyyit ve kuvvetli bir hadis olup Enes (r.a.)'tan rivayet edilen sahih bir şahidi vardır.

 

 

[3172] Müstedrek yazarı Hakim, Hişam b. el-As el-Emevi'den şöyle nakleder: Ben ve bir adam İslam'a davet etmek üzere Rum imparatoru Heraklius'a gönderildik. Yola çıktıktan sonra Gavta'ya -yani Dimeşk'teki Gavta'yı kastediyor- vardığımızda Cebele b. el-Eyhem el-Gassani'ye misafir olduk. Eve girdiğimizde onu bir yatak üzerinde bulduk. Bize kendisiyle konuşacağımız bir elçi gönderdi. Biz "Vallahi hiçbir elçiyle konuşmayacağız. Biz krala gönderildik. İzin verirse konuşuruz. Yoksa elçiyle konuşmaylZ." dedik. Elçi yanına gidip bunu haber verdi. Bunun üzerine Cebele bize izin verdi ve "Konuşun" dedi. Onunla Hişam b. el-Aws konuştu ve onu İslam'a davet etti. Üzerinde siyah bir elbise vardı. Hişam ona "Bu üzerindeki nedir?" diye sordu. Bunu, sizi Şam ülkesinden atmadıkça çıkarmayacağıma yemin ederek giydim." dedi. "Şu oturduğun şey. Vallahi onu senden alacağız. Allah'ın izniyle en büyük imparatorun ülkesini de ele geçireceğiz. Bunu bize Peygamberimiz Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem) söyledi." dedik. "Siz o kimseler değilsiniz. Onlar gündüzleri oruç tutan, gecelerini namazla geçiren kimselerdir. Sizin orucunuz nasıldır?" dedi. Biz nasılolduğunu söyleyince yüzü kapkara kesildi ve "kalkın" dedi. Bizimle birlikte bir elçi gönderdi. Çıktık ve şehre yaklaştığımızda yanımızdaki "Bu hayvanınız kralın şehrine giremez. İsterseniz sizi arık atlar ve katırlarla götürelim." dedi. Biz "Vallahi, biz hayvanlarımızdan başka bir şeyle girmeyiz. Krala "bunu kabul etmiyorlar diye haber gönderin." dedik. Böylece kılıçlarımızı kuşanmış halde bineklerimizin üstünde girdik. Bir odaya vardık ve hayvanlarımızı dibinde yatırdık. Adam bize bakıyordu. Biz "La ilahe illallah, Allahu Ekber" dedik. Allah biliyor ki oda rüzgarın salladığı hurma dalı gibi çatırdadı. Bunun üzerine bize ''Sizin, dininizi bize izhar etme yetkiniz yoktur." diye haber gönderildi. Sonra bize "İçeri girin" diye haber geldi. Biz de girdik. Yanında Bizanslı patrikler vardı. Meclisindeki her şey kırmızı, etrafındakiler kırmızıydı. Üzerinde de kırmizi bir elbise vardı. Biz yanına yaklaşınca güldü ve "Bana aranızda selamlaştığınız gibi selam verseydiniz ne olurdu ki?" dedi. "Sana bizim selamımızı vermemiz bize helal değildir. Seni sana verilen selamla selamlamamız da helal değildir." dedik. "Aranızdaki selamınız nasıldır?" dedi. "es-Selamu aleyküm" dedik. "Kralınızı nasıl selamlarsınız?" dedi. "Yine bununla" dedik. ''O size nasıl cevap verir?" dedi. "Aynısıyla" dedik. "Sizin en büyük sözünüz nedir?" dedi. "La ilahe illallah, Allahu Ekber" dedik. Allah biliyor ki biz onu söyleyince oda sarsıldı. Başını kaldırdı ve "Siz söylerken odanın sallandığı bu sözü siz evlerinizde her söylediğinizde odanız sallanır mı?" dedi. "Hayır. Onun bizde böyle bir etki yaptığını hiç görmedik." dedik. "Sizin bunu her söylediğinizde, saltanatımın yarısını kaybetmem pahasına her şeyinizin sarsılmasını arzulardım." dedi. "Neden?" dedik. "Çünkü bu çok basittir. Peygamberlikle alakasız ve insanların bir hilesi olmaya daha yakındır?" dedi. Sonra bize ne istediğimizi sordu. Biz de söyledik. Sonra "Namazınız ve orucunuz nasıldır?" dedi. Onları söyledik. "Kalkın" dedi ve kalktık. Bize güzel bir ev tahsis edilmesini ve bol ikramda bulunulmasını emretti. Üç gün kaldık. Bir gece bizi yanına çağırdı ve gittik. Sözlerimizi tekrar etmemizi söyledi, biz de tekrar söyledik. Sonra altın işlemeli, büyük dört köşeli bir kutu getirtti. İçinde, üzerlerinde kapılar bulunan evler vardı. Kilitle onlardan birini açtı. İçinden siyah bir ipek çıkarıp serdi. Bir de baktık ki içinde kırmızı bir resim, onda da gözleri iri ve kalçaları büyük bir adam var. Onun gibi uzun boyunlu insan görmedim. Sakalı da yoktu. Allah'ın (c.c) bütün kullarınınkinden daha güzel iki saç örgüsü vardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu Adem (a.s)'dır" dedi. Baktık ki saçları da bütün insanlarınkinden daha sık. Sonra başka bir kapı açtı ve ondan siyah bir ipek kumaş çıkardı. Onun içinde de beyaz bir resim vardı. Resimde saçları kedi tüyü gibi, gözleri kırmızı, başı büyük ve tsakalı hoş biri vardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu Nuh (a.s)'dır" dedi. Sonra başka bir kapı açtı ve siyah bir ipek çıkardı. Onda da bembeyaz, gözleri güzel, alnı geniş, yanağı uzun, sakalı güzel, gülümser gibi duran bir resim var. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu İbrahim (a.s)'dır" dedi. Sonra başka bir kapı açtı. Onda da beyaz bir resim var. Vallahi bir de baktık ki o Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem). "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz, "Evet. Allah'ın elçisi Muhammed'dir" dedik ve ağladık. Vallahi adam hemen kalkıp doğruldu, sonra oturdu. "Allah aşkına gerçekten bu o mudur?" dedi. "Evet. Bu O' dur. Sen sanki bizzat ona bakıyorsun." dedik. Resmi alıp bir saat boyunca baktı. Sonra şöyle dedi: "Vallahi bu son resimdi, fakat sizdeki adamı öğrenebilmek için öne aldım." dedi. Sonra başka bir kapı açtı ve ondan siyah bir ipek çıkardı. Onda da buğday benizli ve esmer bir resim vardı. Resimde kıvırcık saçlı, gözleri çökük, bakışları sert, asık suratlı, dişleri üst üste binmiş, dudakları buruşuk öfkeli bir halde duran birinin resmi var. "Bunun kim olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu Musa (a.s)'dır "dedi. Yanında ona benzeyen bir resim vardı. Fakat onun saçı yağlı, alnı genişti ve gözlerinde de siyahlık vardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu İmran oğlu Harun (a.s)'dır"dedi. Sonra başka bir kapıyı açtı ve ondan beyaz bir ipek çıkardı. Onda da buğday benizli, orta boylu ve uzuvlar düzgün bir adamın resmi vardı. O da kızgın gibiydi. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu Lut (a.s)'dır" dedi. Sonra başka bir kapı açtı ve ondan beyaz bir ipek çıkardı. Bir de baktık ki onda kırmızıya çalan beyaz renkli, ince ve uzun burunlu, yüzü güzel bir adam. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu İshak (a.s)'dır." dedi. Sonra başka bir kapı açtı ve ondan beyaz bir ipek çıkardı. Bir de baktık ki onda İshak (a.s)'a benzeyen bir resim. Fakat bunun dudağında bir ben vardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu Yakup (a.s)'dır." dedi. Sonra başka bir kapı açtı ve ondan içinde beyaz, güzel yüzlü, burnu ince ve uzun, güzel boylu, yüzü nurlu, huşusu yüzünden okunan kırmızıya çalar bir adam. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu Peygamberinizin dedesi İsmail (a.s)'dır." dedi. Sonra başka bir kapı açtı ve ondan içinde Adem (a.s)'ın resmine benzeyen, yüzü Güneş gibi parlak bir adamın resmi bulunan beyaz bir ipek çıkardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu Yusuf (a.s)'dır." dedi. Sonra başka bir kapı açtı ve ondan beyaz bir ipek çıkardı. Bir de baktık ki içinde kırmızı, bacakları ince, gözleri dar ve küçük, karnı büyük, orta boylu ve kılıç kuşanmış bir adam resmi. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu Davud (a.s)'dır." dedi. Sonra başka bir kapı açtı ve içinden iri kalçalı, ayakları uzun ayaklı ve ata binmiş bir adam resmi bulunan ondan beyaz bir ipek çıkardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, ''Hayır" dedik. "Davud oğlu Süleyman' dır." dedi. Sonra başka bir kapı açtı ve ondan içinde beyaz bir resim bulunan siyah bir ipek çıkardı. Bir de baktık ki simsiyah saçlı, sık sakallı, gözleri ve yüzü güzel bir adam. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu, "Hayır" dedik. "Bu İsa (a.s)'dır." dedi. Ona "Bu resimler sana nereden eline geçti. Çünkü Peygamberler oldukları gibi resmedilmişler. Nitekim Peygamberimizin resmini kendisi gibi bulduk" dedik. Dedi ki: "Adem (a.s) Rabb'inden, çocuklarından Peygamber olanları kendisine göstermesini istedi. Allah da (c.c) ona resimlerini indirdi. Bunlar güneşin balttığı yerdeki Adem (a.s)'ın hazinelerinde bulunuyordu. Zülkarneyn güneşin battığı yerden getirip Danyal'a verdi. Sonra "Vallahi canım hükümdarlığı bırakıp ölene kadar sizin en güçsüzünüze köle olmayı daha çok arzuluyor." dedi. Sonra bize güzel ikramlarda bulundu ve serbest bıraktı. Hz. Ebu Bekir es-Sıddik'in (r.a.) yanına geldiğimizde bize gösterdiklerini ve söylediklerini ona anlattık. Ebu Bekir (r.a.) ağladı ve "Zavallı. Allah (c.c) onun için hayır dileseydi onu yapardı." dedi. Sonra şöyle dedi: Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bize onların ve Yahudilerin Allah Rasulü'nün vasıflarını kitaplarında bulduklarını söyledi" buyurdu. Bunu büyük hafız Ebu Bekir el-Beyhaki (rh.a) "Delailu'n-Nübüvve"de Hakim'den icazet yoluyla rivayet etmiş ve zikretmiştir. Senedi fena değildir.

 

 

[3173] İmam Taberi, Ata b. Yesar'dan şöyle nakleder: Abdullah b. Amr (r.a.) ile karşılaştım ve "Bana Allah Rasulü'nün (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tevrat'taki vasıflarını söyle" dedim. Dedi ili: "Pekala. Vallahi O'nun (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tevrat'taki vasıfları aynen Kur’an' daki gibidir (ve onda şu ifadeler yer alır): Ey nebi! Ben seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve ümmiler için sığınak ollırak gönderdim. Sen benim kulum ve rasulümsün. Adını "Mütevekkil" (tevekkül eden) diye andım. O sert ve kaba değildir. Eğri yoldaki millet "La ilahe illallah" diyerek doğru yola gelmedikçe Allah onun canını almayacak. Allah (c.c) onun sayesinde kapalı kalpleri, sağır kulakları ve kör gözleri açacak." Ata der ki: Sonra Ka'b ile karşılaştım ve bunu ona da sordum. İkisi arasında tek bir harf farkı yoktu. Ancak Ka'b kendi diliyle, "ğuHen" yerine "ğulufiyyen", "Summen" yerine "Sumumiyyen", "Umyen" yerine "Umumiyyen" dedi. Bunu İmam Buhari de Sahih'inde Muhammed b. Sinan'ın Füleyh'ten, onun Hilal b. Ali'den .. nakliyle rivayet etmiştir. Ancak Buhari'nin rivayetinde, "sert ve kaba değildir" ifadesinden sonra "Çarşıda bağırıp çağırmaz. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilakis hoş görür ve affeder" ziyadesi vardır. Selef-i salihinin bir çoğu "Tevrat"ı, kitap ehlinin (İncil'i de içine alan bütün) kitapları için kullanmıştır. Bazı hadislerde de buna benzer şeyler varit olmuştur. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

 

[3174] Hafız Taberani, Cübeyr b. Mut'im'den şöyle nakleder: Ticaret için Şam'a doğru yola çıkmıştım. Şam'a en yakın bir mevkide kitap ehlinden bir adamla karşılaştım. "Sizde Peygamberlik iddiasında bulunan bir adam çıktı mı?" diye sordu. "Evet" dedim. "Resmini görürsen tanır mısın?" dedi. "Evet" dedim. Bunun üzerine beni içinde resimler bulunan bir eve götürdü. Onlar arasında Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in resmini görmedim. Ben o haldeyken yanımıza onlardan bir adam girdi ve "Siz ne ile meşgulsünüz?" dedi. Biz de söyledik. Bunun üzerine bizi evine götürdü. İçeri girer girmez Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in resmini gördüm. Bir de baktım ki resimde bir de Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in eteğine tutunmuş bir adam var. "Onun eteğinden tutan kimdir?" dedim. "Bu Peygamber dışında her Peygamberden sonra mutlaka bir Peygamber gelirdi. Bu Peygamberden sonra ise bir Peygamber yoktur. Bu da onun halifesidir." dedi. Baktım ki adam Ebu Bekir (r.a.)'ın vasfını anlatıyor.

 

 

[3175] Ebu Davud, Hz. Ömer b. Hattab (r.a.)'ın müezzini Akra'dan şöyle nakleder: Ömer (r.a.) beni bir papaza gönderdi. Gidip çağırdım. Ömer (r.a.) ona "Beni bu kitapta buluyor musun?" dedi. O "Evet" deyince Ömer (r.a.): "Nasıl buluyorsun?" dedi. Papaz: "Kale olarak buluyorum" dedi. Hz. Ömer (gayri ihtiyari elindeki) kamçıyı kaldırarak "Ne kalesi?" dedi. Papaz: "Sağlam ve güvenilir, demirden bir kale" dedi. Hz. Ömer (r.a.) "Benden sonra gelecek halifeyi nasıl buluyorsun?" dedi. Papaz: "Onu salih, fakat yakınlarını (diğer Müslümanlara) tercih eden bir halife olarak görüyorum." dedi. Ömer (r.a.) üç defa "Allah Osman'a (r.a.) merhametiyle muamele etsin" dedi. Ardından, "Ondan sonrakini nasıl buluyorsun?" dedi. Papaz: "Onu demir kuşanmış olarak buluyorum" dedi. Ömer (r.a.) elini başına koyarak -Vah şu rezalete, ''vah şu iğrençliğe!" diye feryat etti. Papaz: Ey Mü'minlerin emiri, kendisi salih bir halifedir. Fakat kılıçların çekildiği ve kanların döküldüğü bir zamanda halife olacaktır." dedi. 

 

"O Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder ... " Bunlar Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in önceki ilahi kitaplardaki vasıflandır. Gerçekten de Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) öyleydi; ancak iyiyi emreder, ancak kötüden men ederdi. Nitekim İbn Mes'ud (r.a.) şöyle der: "Allah'ın (c. c) "Ey iman edenler" hitabını duyduğunda ona kulak ver. Çünkü o ya emrolunan bir iyilik veya nehyedilen bir kötülüktür." Allah'ın onunla gönderdiği en büyük ve en önemli emir ve nehiy ise "tek olan ve hiçbir ortağı bulunmayan Allah'a ibadet etmeyi emri ve onun dışındakilere ibadetten nehyi"dir ki Allah (c.c) daha önce gönderdiği bütün Peygamberleri de bununla göndermiştir. Nitekim Yüce Allah bir ayette şöyle buyurur: ''Andolsun ki biz, 'Allah'a kulluk edin ve Tağut'tan sakının' diye (emretmeleri için) her ümmete bir Peygamber gönderdik!" (Nahl, 36)

 

 

[3176] İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Humeyd ile Ebu Üseyd'den şöyle rivayet etmiştir: Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Eğer bana nispet edilen ve kalbinize tanıdık olan, saçlarınızın ve tüylerinizin ürperdiği ve size yakın hissettiğiniz bir hadis işitirseniz bilin ki ben ona hepinizden daha layıkımdır. Bana nispet edilen ve kalbinizin tanımadığı, saçlarınızın ve kıllarınızın ürktüğü ve sizden uzak olduğunu düşündüğünüz bir hadis işitirseniz bilin ki ben ona hepinizden daha uzağımdır. " Bunun senedi ceyyittir. Ancak diğer meşhur hadis kitaplarında yoktur.

 

 

[3177] İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Buhteri kanalıyla Hz. Ali (r.a.) 'tan şöyle nakleder: "Size Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’den bir hadis naklettiğimde onun hidayete (doğru yola) en muvafık, en faydalı ve takvaya en yakın olduğuna inanın."

 

 

[3178] İmam Ahmed b. Hanbel daha sonra Ebu Buhteri'nin Ebu Abdurrahman'dan, onun da Hz. Ali'den naklettiği Hz. Ali'nin şu sözünü zikretmiştir: "Size Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den bir hadis nakledildiğinde onun hidayete en muvafık, en faydalı ve takvaya en yakın olduğunu düşünün."

 

"Onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar." Yani, kendilerini sıkıntıya sokarak haram kıldıkları bahira, saibe, vasile, ham gibi hayvanları onlara helal kılar. "pis şeyleri haram kılar." Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle nakleder: Domuz etini, faizi ve Allah (c.c) haram kıldığı halde helal gördükleri yiyecekleri onlara haram kılar.

 

Bazı alimler: "Allah'ın her helal kıldığı temizdir, bedene ve dine faydalıdır. Her haram kıldığı da pistir, bedene ve dine zararlıdır." demişlerdir.

 

İyiyle kötünün akılla bilineceği (Tahsin ve Takbih) görüşünde olanlar bu ayeti delil göstermişlerdir. Buna cevap verilmiştir, fakat burası onları zikre uygun değildir. Alimlerden, helal veya haramlığına dair hiçbir nassın bulunmadığı durumlarda yiyeceklerin helal oluşunun Arapların bolluk ve genişlik halinde onu temiz bulmalarına, haram oluşunun onların pis bulmalarına binaen belirleneceğini söyleyenler de yine bu ayeti delil göstermişlerdir. Bu konuda da aynı şekilde çok şeyler söylenmiştir.

 

"Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir." Yani, Hz. Peygamber (dinde) kolaylık ve müsamaha getirmiştir.

 

 

[3179] Nitekim bir çok tarikten gelen bir hadiste Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Ben müsamahalı / hoşgörülü hanif diniyle gönderildim. "

 

 

[3180] Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Yemen'e gönderdiği iki emiri Muaz b. Cebel (r.a.) ile Ebu Musa el-Eş’ari (r.a.)'a gönderirken "Müjdeleyin, ürkütmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyum içinde olun, ayrılığa düşmeyin. " buyurmuştur.

 

Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in sahabilerinden Ebu Berze el-Eslemi der ki: Ben Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte bulundum ve onun kolaylaştırmalarına şahit oldum. Bizden önceki ümmetlere ise hükümler daraltılmış ve zorlaştırılmıştı. Fakat Allah (c.c) bu ümmete işlerini kolaylaştırdı ve rahatlaştırdı.

 

 

[3181] O yüzden Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah, dile getirmedikleri ve yapmadıkları sürece ümmetimin gönlünden geçirdiklerini bağışlamıştır. "

 

 

[3182] Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Ümmetimden hata, unutma ve zorla yaptırıldıkları şeylerin hükmü / sorumluluğu kaldırılmıştır." buyurdu. O yüzden Yüce Allah bu ümmete şöyle demelerini öğütlemiştir: "Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işlere de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et!" (Bakara, 286)

 

 

[3183] Sahih-i Müslim'deki bir hadise göre Allah (c. c) ayetteki duaların her birinden sonra "Ben de öyle yaptım" der. "O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren" afetteki "ta'zir" (.....) tazim ve saygıda bulunmak demektir. "ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur'a" yani tebliğci olarak insanlara getirdiği Kur'an'a ve vahye "uyanlar var ya, işte" dünya ve ahirette "kurtuluşa erenler onlardır."

 

 

 

158. De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah'a ve ümmi Peygamber olan Rasulü'ne -ki o, Allah'a ve onun sözlerine inanır- iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız.

 

Tefsiri:

 

Allah (c.c), nebisi ve Rasulü Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e şöyle buyuruyor: Ey Muhammed! "De ki: Ey insanlar!" Bu kırmızıya ve siyaha, Arab'a ve Acem'e (her renk ve milletten insana) hitaptır. "Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim." Bu Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şerefi ve büyüklüğüdür; zira o Peygamberlerin sonuncusudur ve bütün insanlara gönderilmiştir. Nitekim Yüce Allah başka bir ayette şöyle buyurur: "De ki: (Hak Peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu." (En'am, 19) Bir ayette, "Zümrelerden hangisi onu inkar ederse işte Cehennem ateşi onun varacağı yerdir." (Had, 17) buyurur. Yüce Allah yine "Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: Ehl-i kitab'a ve ümmilere de 'Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?' de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır." (Al-i İmran, 20) buyurur. Bu konudaki ayetler pek çoktur. Hadisler ise sayılamayacak kadar çoktur. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in bütün insanlara gönderildiği hususu her Müslümanın bilmek zorunda olduğu dini konulardandır.

 

 

[3184] İmam Buhari, Ebu İdris el-Havlani'den şöyle nakleder: Ebu'd-Derda'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebu Bekir (r.a.) ile Ömer (r.a.) arasında bir konuşma geçti ve onda Ebu Bekir Ömer'i kızdırdı. Bunun üzerine Ömer öfkelenerek meclisi terk etti. Ebu Bekir hemen peşine düştü ve ondan kendisini bağışlamasını istedi. Ancak Ömer onu affetmedi. Hatta kapısını yüzüne kapattı. Bundan sonra Ebu Bekir Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in yanına geldi. Ebu Derda olayın bundan sonrasını şöyle anlatır: O esnada biz, Hz. Peygamber'in yanındaydık. Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) "Bu arkadaşınız hayırda öne geçmiştir" buyurdu. Ebu Derda devamla şöyle der: Ömer de yaptıklarına pişman olmuştu. Kalkıp Allah Resulü'ne gelerek selam verdi ve yanına oturdu. Sonra yaşanan olayı anlattı. Hz. Peygamber ona kızdı. Ebu Bekir: "Ey Allah'ın Elçisi! Hakikaten ben daha haksızdım!" demeye başladı. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: ''Arkadaşımı bana bırakın, arkadaşımı bana bırakın ... Ben size, "Ey insanlar! Ben Allah'ın hepinize gönderilmiş elçisiyim" dedim. Siz bana 'Yalan söyledin,' dediniz, Ebu Bekir ise 'Doğru söyledin,' dedi. " Bunu sadece İmam Buhari rivayet etmiştir.

 

 

[3185] İmam Ahmed b. Hanbel, İbn Abbas (r.a.)'tan Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bana öyle beş şey verildi ki onlar benden önce hiçbir Peygambere verilmemişti -ki bunu övünmek için söylemiyorum-: ben bütün insanlara, kırmızıya ve siyaha gönderildim. Bir aylık mesafeden (düşmanımın kalbine gönderilen) korkuyla yardım olundu m. Ganimetler benden önce hiç kimseye helal kılınmamışken bana helal kılındı. Yeryüzü bana mescid ve temizleyici yapıldı. Bana şefaat hakkı verildi ve onu ümmetim için (ahirete) bıraktım. O ümmetimden Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayanlar içindir. " Hadisin senedi sahihtir. Diğer muhaddisler tahric etmemişlerdir.

 

 

[3186] Yine İmam Ahmed, Amr b. el-As (r.a.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Tebuk gazvesi yılında gece kalkıp namaz kılmaya başladı. Bunun üzerine ashabından onu koruyan bazıları toplanıp arkasında namaza durdular. Namazı bitirince onlara dönüp "Vallahi bu gece bana, benden önce hiç kimseye verilmeyen beş şey verildi. Ben bütün insanlara gönderildim, benden önceki her Peygamber ise kavmine gönderildi. Düşmana karşı (kalbine atılan) korku ve heybetle yardım olundum. Benimle onlar arasında bir aylık mesafe olsa kalpleri benim korkumla dolar. Bana ganimetler, onları yemek helal kılındı. Benden öncekiler ise onu yemeyip yakarlardı. Yeryüzü bana mescid ve temizleyici kılındı. Namaz vakti ben neredeyken girse orayı düzeltip namaz kılarım. Benden öncekiler ise bunu büyük görür, sadece mabedlerinde ve kiliselerinde ibadet yaparlardı. Hele beşincisi, o nedir (biliyor musunuz?); bana "Dilediğini iste" denildi. Benden önce her Peygamber de bir istekte bulunmuştu ve ben duamı kıyamet gününe bıraktım. O sizler ve Allah'tan (c.c) başka hiçbir ilah bulunmadığına şehadet edenler içindir." buyurdu. Diğer hadisçiler kitaplarında zikretmemişlerdir, fakat bunun senedi de aynı şekilde ceyyit ve kuvvetlidir.

 

 

[3187] Yine İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Musa Eş'ari (r.a.)'tan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Ümmetimden biri veya bir Yahudi veyahut bir Hristiyan beni duyar da bana iman etmezse Cennete giremez. "

 

 

[3188] Sahih-i Müslim'de Ebu Musa Eş'ari (r.a.)'tan başka bir tarikle gelen bir hadiste Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Canımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki bu ümmetten, Yahudi ve Hristiyan'dan bir adam beni duyar da bana iman etmezse Cehenneme girer. "

 

 

[3189] İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Hureyre (r.a.)'tan, Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Canımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki bu ümmetten, Yahudi ve Hristiyanlardan bir adam beni duyar, sonra da gönderildiğim risalete iman etmeden ölürse kesinlikle Cehennem ehlinden olur. "

 

 

[31901 İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Musa Eş'ari (r.a.)'tan şöyle rivayet edilmiştir; Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Bana beş şey verildi. Kırmızıya ve siyaha (Arab'a ve Acem'e, yani tüm insanlara) gönderildim. Yeryüzü bana mescid ve temizleyici kılındı. Ganimetler benden öncekilere helal kılınmazken bana helal kılındı. Bir aylık mesafeden (düşmanlarıma ulaşan) bir korku ve heybetle yardım olundum. Her Peygamber şefdat istemiştir, ben ise şefdatimi sakladım, sonra ümmetimden şirk üzere ölmeyen kimselere ayırdım. " Bunun senedi de sahihtir. Diğer muhaddislerin tahric ettiklerini görmedim. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

 

[3191] Bu hadis Buhari ve Müslim'in Sahih'lerinde de vardır ki o da Cabir (r.a.)'tan rivayet edilmiştir; Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Bana benden önce hiç kimseye verilmeyen beş şey bahşedildi; bir aylık zamanda kat edilecek uzaklıkta bulunan düşmanlarımın kalbine (gönderilen) korkuyla desteklendim. Yeryüzü benim için mescid ve temizleyici kılındı. Bu yüzden ümmetimden her kim, bir namaz vaktine girerse, namazını (hemen orada) kılsın. Ganimetler benim için helal kılındı. Benden önce hiç kimseye helal kılınmamıştı. Bana şefaat hakkı tanındı. Peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderilirdi. Ben ise tüm insanlara gönderildim. "

 

"Göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. " cümlesinde "O'ndan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür." cümlesi ''Allah'ın elçisiyim." ifadesindeki "Allah"ın sıfatıdır. Yani, beni Peygamber olarak gönderen zat her şeyin yaratıcısı, Rabbi ve maliki olan, tüm varlık ile diriltme ve öldürme elinde bulunan, hüküm yetkisi sadece kendisinde olan Allah'tır.

 

Yüce Allah ardından "Öyle ise Allah'a ve ümmi Peygamber olan Rasulü'ne ... iman edin ... " buyuruyor. (Ayete göre) Allah Resulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) kendisinin onlara gönderilen bir Peygamber olduğunu haber vermiş, sonra onlara kendisine uymalarını ve iman etmelerini emretmiştir. "Ümmi Peygamber" yani, evvelki ilahi kitaplarda vaad olunduğunuz ve müjdelendiğiniz Peygamber. Zira Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onların kitaplarında ümmilikle nitelendirilir ve o yüzden "Ümmi Peygamber" denilmiştir.

,

"Ki o, Allah'a ve onun sözlerine inanır." Yani, sözü hareketlerini doğrular. O; Rabb'inden kendisine indirilene iman eder. "Ona iman edin ve O'na uyun" yani yoluna girin ve izinden gidin "ki hidayete eresiniz." Yani doğru yolu bulasınız.

 

 

 

159. Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde adil davranan bir topluluk vardır.

 

Tefsiri:

 

Yüce Allah İsrailoğullarından bir topluluğun hakikate tabi olduklarını ve onun sayesinde adaletli davrandıklarını haber veriyor. Nitekim Yüce Allah başka ayetlerde de şöyle buyurur: "Hepsi bir değildir; Ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın ayetlerini okurlar." (Al-i İmran, 113) "Ehl-i kitaptan öyleleri var ki Allah'a, hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah'ın ayetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır." (Al-i İmran, 199) Allah (c.c.) yine şöyle buyurur: "Ondan (Kur'an'dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara (Kur'an) okunduğu zaman: Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de Müslüman idik, derler. İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükafatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar." (Kasas, 52-54) Allah başka bir ayette: "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman ederler." (Bakara, 121) buyurur. Yine: "De ki: Siz ona ister inanın, ister inanmayın; şu bir gerçek ki bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur'an) okununca, derhal yüzüstü secdeye kapanırlar. Ve derlerdi ki: Rabbimizi tesbih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka yerine getirilir. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar. (Kur'an okumak) onların saygısını artırır. " (İsra, I07-109) buyurur.

 

İmam Taberi bu açetin tefsirinde ilginç bir haber zikrederek şöyle demiştir: Bize İbn Cüreyc'den, "Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde adil davranan bir topluluk vardır. " ayetiyle ilgili şöyle rivayet edildi: Bana İsrailoğullarından ulaşan bilgilere göre onlar on iki oymak idiler. Bunlar Peygamberleri öldürünce ve yalanlayınca onlardan bir oymak bundan geri durdular. Özür dilediler ve Allah'tan onları diğerlerinden ayırmasını istediler. Allah da (c.c.) onlara yer altından bir tünel açtı. Oraya girdiler ve ta Çin'in ötesinden yer üstüne çıktılar. Şimdi onlar orada muvahhid Müslümanlardırlar ve bizim kıblemize yönelerek namaz kılarlar. İbn Cüreyc'in söylediğine göre İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Allah'ın "Arkasından da İsrailoğullarına: 'o topraklarda oturun! Ahiret vaadi tahakkuk edince, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz' dedik." (İsra, 104) buyruğunda anlatılan olay işte budur. Ahiret vaadinden kas ıt Meryem oğlu İsa (a.s.)'dır. İbn Cüreyc'in söylediğine göre İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Onlar bu yolda bir buçuk yıl yürüdüler. Süfyan b. Uyeyne, Sadaka Ebu Hüzeyl'den, Süddi'nin ''Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde adil davranan bir topluluk vardır. " buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: Onlar öyle bir kavimdir ki sizinle onlar arasında baldan bir nehir vardır.

 

 

 

160. Biz İsrailoğulları'nı oymaklar halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya, ''Asanı taşa vur!" diye vahyettik. Derhalondan on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Sonra üzelilerine bulutla gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. (Onlara dedik ki) "Size verdiğimiz rızkların temizlerinden yiyin." Ama onlar (em irlerim izi dinlememekle) bize değil kendilerine zulmediyorlardı.

161. Onlara denildi ki: Şu şehirde (Kudüs'te) yerleşin, ondan (nimetlerinden) dilediğiniz gibi yiyin, "bağışlanmak istiyoruz" deyin ve kapıdan eğilerek girin ki hatalarınızı bağışlayalım. İyilik yapanlara ileride ihsanımızı daha da artıracağız.

162. Fakat onlardan zalim olanlar, sözü, kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler. Biz de zulmetmelerinden ötürü üzerlerine gökten bir azap gönderdik.

 

Tefsiri:

 

Bu ayetlerin hepsinin tefsiri Bakara suresinde geçti. O ayetler Medeni'ydi. Bunların üslubu ise Mekki'dir. Allah'a hamd-ü senalar olsun, ikisi arasındaki farkı daha önce tekrara gerek kalmayacak kadar uzunca açıkladık.

 

Devam etmek için aşağıdaki linki kullan

 

A’raf 163 - 170