|
İbn Kesir Tefsir-i Kebir |
Tevbe Suresi 118 ve 119.ayetler |
Tevbesi Kabul Edilen
Üç Kişi:
118. Ve geri bırakılan
üç kişinin tevbelerini de kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş,
vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan yine Allah'a
sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra eski hallerine dönsünler
diye tevbeye muvaffak etti. Şüphesiz Allah tevbeyi çok kabul eden, pek
merhametlidir.
119. Ey iman edenler!
Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun.
Tefsiri:
[3699] İmam Ahmed b.
Hanbel, Ka'b b. Malik (r.a.)'tan şöyle nakleder: Ka'b b. Malik'in oğlu
Abdullah'ın oğlu Abdurrahman, dedesi Ka'b gözlerini kaybettikten sonra oğulları
arasında rehberi olan babası Abdullah'tan şöyle nakleder: Ka'b b. Malik'ten
Tebuk gazvesinde Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den geri kalış
hikayesini dinledim. Ka'b şöyle dedi:
Ben bu gazve, Tebuk
gazvesi dışında hiçbir gazveden geri kalmadım. Sadece Bedir gazvesine
katılmamıştım, onda ise katılmayan hiç kimse suçlanmamış, ayıplanmamıştı. Çünkü
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sadece Kureyş kervanının önünü kesme
maksadıyla çıkmış, ancak Yüce Allah onları öncesinde bir vaadleşme olmaksızın
düşmanlarıyla karşı karşıya getirmişti. Andolsun ben, Akabe gecesinde
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte İslam üzere
ahitleştiğimiz vakit orada bulunuyordum. Her ne kadar insanlar arasında Bedir o
geceden daha meşhur ise de ben o gecede bulunmayı Bedir' de bulunmaya değişmem.
Benim Tebuk gazvesinden
geri kalmamla ilgili haberlerin bir kısmı şöyledir: Ondan geri kaldığım vakitte
her zamankinden daha güçlü ve varlıklı idim. Vallahi, daha önce hiçbir gazvede
olmazken bunda iki bineğim birden vardı. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) bir gazveye çıkacağı zaman mutlaka başka bir yere gidecekmiş izlenimi
verirdi. Bu gazvenin vakti gelip Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
onun için hazırlanmaya başladığında ise hava aşırı sıcaktı. Uzak ve tehlikeli
bir yolculuğa sayıca kalabalık bir düşmanla karşılaşmak üzere yola çıkıyordu.
Bundan dolayı Müslümanların bu gazalarına gereği gibi hazırlanabilmeleri için
onlara durumu açıkça beyan etti ve kendilerine gitmek istediği ciheti haber
verdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile birlikte çıkan Müslümanlar
oldukça kalabalıktı. Onların hepsinin ismini yazan hiçbir kapsamlı defter
-divan defterini kastediyor- yoktur. Bir adam geri kalmak istedi mi hakkında
vahiy inmediği sürece durumunun Allah Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
gizli kalacağını zannederdi. Rasulullah bu gazaya mahsullerin olgunlaştığı,
gölgelerin hoş ve güzelolduğu bir zamanda çıkmıştı ve ben de onlara
meylediyordum. Rasulullah ve onunla birlikte Müslümanlar gaza için hazırlandılar.
Ben de evden onlarla birlikte hazırlanma niyetiyle çıkıyor, fakat hiçbir şey
yapmamış olarak dönüyordum. Kendi kendime, "Ben bunu (kolaylıkla)
yapabilirim" diyordum. Ama bu savsaklamam sürüp gitti. İnsanlar ise sıkı
bir şekilde hazırlandılar. Bir sabah Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
ve onunla birlikte Müslümanlar sefere çıktıklarında ben hiçbir hazırlık yapmış
değildim. "Bir-iki gün sonra hazırlanır, sonra onlara yetişirim"
dedim. Sabah vakti hazırlanmaya gittim, fakat yine hiçbir iş görmeden geri
döndüm. Daha sonra yine gittim, yine bir şey yapmadan döndüm. Onlar iyice
hızlanıncaya ve gazaya katılmak imkanı adeta elimden kaçıncaya kadar bu halim
devam edip gitti. İçimden deveme binip, onlara yetişeyim diye azmettim. Keşke
yapmış olsaydım. Fakat bu da benim için mukadder olmadı.
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) gazaya çıktıktan sonra insanlar arasına çıkıp aralarında
dolaşırken ya münafıklık ile itham edilen bir adam yahut Allah'ın mazeretli
kabul ettiği güçsüz kimseler dışında hiç kimseyi görmemek beni
hüzünlendiriyordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) de Tebuk'e
varıncaya kadar benden sözetmemiş. Tebuk'te Ashab arasında otururken:
"Ka'b ne
yaptı?" diye sormuş. Selime oğullarından bir adam: "Ey Allah'ın
Rasulü! Kıymetli iki burdesi ve kibirle iki tarafına bakınması onu
alıkoydu." demiş. Muaz b. Cebel: "Ne kötü söz söyledin. Ey Allah'ın
Rasulü! Allah'a yemin olsun ki biz onun hakkında hayırdan başka bir şey
bilmiyoruz." demiş. Rasulullah da susup bir şey söylememiş.
Ka'b b. Malik (devamla)
dedi ki: Onun Medine'ye geri dönmek üzere yola çıktığı haberini alınca beni
hüzün ve kederim sardı. Nasıl bir yalan söyleyeceğimi düşünmeye koyuldum.
"Yarın öfkesinden nasıl kurtulabilirim?"
f demeye başladım. Yakınlarımdan
görüş sahibi herkesin yardımını istedim.
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) artık Medine'ye çok yaklaştı denilince ise her türlü yalan ve
hile benden uzaklaştı ve ondan hiçbir şekilde kurtulamayacağımı anlayarak
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e doğruyu söylemeye karar verdim.
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) bir sabah Medine'ye geldi. O bir seferden döndü mü önce
mescide gider, orada iki rekat kılar, sonra da insanları dinlemek için
otururdu. Bu sefer de aynı şeyi yapınca gazveden geri kalanlar gelip O'na
mazeretlerini beyan etmeye ve yemin etmeye başladılar. -Bunlar seksen küsur
kişi idi.- Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onların açığa vurduğu
hallerini kabul ediyor, onlar için istiğfar ediyor, içlerinde gizlediklerini
ise Allah'a havale ediyordu.
Nihayet ben de huzuruna
vardım. Selam verince bana kızgın bir eda ile gülümsedikten sonra
"Gel" dedi. Ben de yürüyerek gidip önünde oturdum. Bana: "Ne
diye geri kaldın? Kendine binek almamış mıydın?" dedi. Ben:
Evet, Allah'a yemin
ederim, dünya ehlinden senden başka birisinin huzurunda oturmuş olsaydım bir
mazeret ileri sürerek onun öfkesinden kendimi kurtarabilirdim. Çünkü bana bir
tartışma kabiliyeti verilmiş. Fakat Allah'a yemin ederim şunu da biliyorum ki
şayet bugün benden hoşnut olmanı sağlaycak yalan bir söz söyleyecek olursam
fazla zaman geçmeden Yüce Allah üzerime senin öfkeni çekecektir. Andolsun eğer
ben sana doğru bir söz söylesem ve bundan dolayı sen de bana bir parça kızsan
dahi bu sebepten ben Yüce Allah'ın bu hususta beni affedeceğini ümit ederim.
Hayır, Allah'a yemin ederim hiçbir mazeretim yoktu. Allah'a yemin ederim,
senden geri kaldığımda vaktim her zamankinden daha müsait ve mali durumum her
zamankinden daha iyiydi, dedim. Bunun üzerine Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi
ve Sellem): "Bu doğru söylemiş bulunuyor. Haydi kalk, Allah senin hakkında
hüküm verinceye kadar bekle. " diye buyurdu. Ben de kalktım.
Selime oğullarından bazı
adamlar hemen arkamdan geldiler. Bana: Allah'a yemin ederiz, bundan önce senin
bir günah işlediğini bilmiyoruz. Andolsun sen geride kalanların beyan ettikleri
mazeretler ile Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e mazeret belirtmekten
acze düşmüş bulunuyorsun. Gerçekten Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in
sana mağfiret dilemesi günahının affı için yeterdi, dediler. Allah'a yemin
ederim, onlar bana serzenişlerini o kadar sürdürdüler ki sonunda geri dönüp
kendi kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: Bu durumla, benimle birlikte
başka biri daha karşılaştı mı? diye sordum. Onlar: Evet iki adam daha senin
dediğinin benzerini söylediler ve onlara sana söylenilenin benzeri söylendi,
diye cevap verdiler. Ben: O ikisi kimdir? diye sordum. "Murar b. er-Rebi
el-Amri ile Hilal b. Umeyye el-Vakıfi" diyerek Bedir’e katılmış, bana
örneklikleri bulunan salih iki adamın adını verdiler. Bana bu ikisinin adını
vermeleri üzerine ben de kararlılığımı sürdürdüm.
Rasulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) onunla savaşa katılmaktan geri kalan kimseler arasından
bizlerle yani üçümüzle konuşmayı müslümanlara yasakladı. Bu sebeple insanlar
bizden uzaklaştılar, bize karşı tutumları değişti. Hatta benim için yer bile
tanınmaz hale geldi; artık o benim bildiğim yer değildi. Bu halde elli gece
(gün) kaldık. Diğer iki arkadaşım kendi hallerine çekildiler, evlerinde oturup
ağlamaya koyuldular. Bense onların en güçlü ve en dayanıklıları idim. Dışarı
çıkıyor, Müslümanlarla namazda bulunuyor, çarşı pazarda dolaşıyordum. Ama kimse
benimle konuşmuyordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in huzuruna
gidip O'na selam veriyor, içimden "Acaba selamımı almak için dudaklarını
hareket ettirdi mi, ettirmedi mi?" diye soruyordum. O'na (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) yakın bir yerde namaz kılıyor, namazdan sonra oturduğu
meclisinde selam veriyor, sonra ona yakın bir yerde namaza duruyor, gizliden
gizliye ona bakıyordum. Namazıma kendimi verince dönüp bana bakıyordu, ben ona
doğru bakışımı yöneltecek olunca da benden yüzünü çeviriyordu.
İnsanların uzaklaşmaları
bana uzun gelince Ebu Katade'nin (bahçe) duvarına tırmandım. O benim amcamın
oğlu ve insanlar arasında en çok sevdiğim kişi idi. Ona selam verdim. Allah'a
yemin ederim selamımı almadı. "Ey Ebu Katade! Allah aşkına söyle; benim
Allah'ı ve Rasulü'nü sevdiğimi biliyorsun değil mi?" dedim. Sustu. Tekrar
Allah adına yemin ederek soruyu yineleyince "Allah ve Rasulü daha iyi
bilir" dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar boşaldı. Döndüm ve duvardan
tırmanarak geri geldim.
(Ka'b b Malik) Devamla
dedi ki: Bir ara Medine pazarında dolaşırken Medine'de satmak üzere yiyecek
getirmiş olan Şam Nabatilerinden birinin:
"Bana Ka'b b.
Malik'i kim gösterecek?" dediğini gördüm. Herkes ona beni
f işaret etmeye başladı.
Nihayet yanıma geldi ve bana Gassan hükümdarından bir mektup uzattı. Ben
katiptim. Okuduğumda onda şunlar yazılı olduğunu gördüm: "İmdi, bana
ulaştığına göre senin arkadaşın sana sert davranıyormuş. Halbuki Allah seni
horlanacağın ve harcanacağın bir yerde yaratmadı. Şu halde, gelip bize katıL.
Biz seni layık olduğun şekilde görür gözetiriz." Bunları okuyunca: Bu da
başka bir imtihan türü, dedim ve mektubu alıp tandıra atarak yaktım.
Nihayet elli gecenin
(günün) kırkı geçmişti. Baktım ki Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in
elçisi yanıma gelerek "Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) sana
hanımından uzak durmanı emrediyor" dedi. "Onu boşayacak mıyım, ne
yapacağım?" dedim. "Hayır, ondan uzak dur ve yaklaşma" dedi.
Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) diğer iki arkadaşıma da benzer bir
haber göndermiş. Artık hanımıma: "Ailenin yanına git ve Allah bu iş
hakkında hükmünü verinceye kadar yanlarında kal" dedim.
Ka'b dedi ki: Hilal b.
Umeyye'nin hanımı Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e varıp "Ey
Allah Resulü! Hilal b. Umeyye oldukça yaşlı ve aciz birisidir, hizmetçisi de
yoktur. Ona hizmet etmemden hoşlanmayacak mısın?" demiş. Allah Resulü
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) de: "Hayır. Fakat sana yaklaşmasın"
buyurmuş. Hanımı: Allah'a yemin ederim onun hiçbir şeye hareket edecek bir hali
yoktur. Allah'a yemin ederim, o iş başına geldiğinden bugüne kadar ağlayıp
duruyor, demiş. Yakınlarımdan birisi bana: "Sen de Hilal b. Umeyye'nin
hanımına Hilal'e hizmet etmek üzere izin verdiği gibi Resulullah'tan hanımın
için izin istesen" dedi. Ben ise: "Allah'a yemin ederim ki bu hususta
Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den izin istemeyeceğim. Hem bu hususta
hanımım için Resulullah'tan izin isteyecek olursam onun bana ne cevap
vereceğini de bilemiyorum." dedim.
Ka'b şöyle devam etti:
Bundan sonra on gece (gün) daha kaldım ve nihayet Resulullah (Sallallahu aleyhi
ve Sellem)'in bizimle konuşmayı yasakladığı zamandan itibaren elli gecemiz
tamamlanmış oldu.
Ellinci gecenin
sabahında sabah namazını evlerimizden birinin damında kılmıştım. Yüce Allah'ın
zikrettiği gibi içimin daraldığı, bütün genişliğine rağmen yeryüzünün bana dar
geldiği bir halde otururken Sel' Dağı üzerine çıkmış birisinin avazı çıktığı
kadar "Ey Ka'b b. Malik, sana müjdeler olsun." diye bağırdığını
duydum. Kurtuluşumuzun gerçekleştiğini anlayarak hemen secdeye kapandım. Rasulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) de sabah namazını kıldıktan sonra Allah'ın (c.c.)
tevbemizi kabul ettiğini ilan etmişti. Bu sebeple insanlar bizi müjdelemeye
geldiler. Diğer iki arkadaşıma da müjdeciler gitti. Bana müjde vermek üzere bir
adam bir atı koşturmuş, Eslem'lilerden biri ise koşarak dağa çıkmıştı. Bu
sebeple sesin müjdesi attan daha hızlı ulaştı. Sesini beni müjdelerken
işittiğim şahıs yanıma gelince üzerimdeki (alt ve üst) iki elbisemi çıkartarak
bana verdiği müjde karşılığında ona verdim. Allah'a yemin ederim ki o gün
giyecek başka elbisem yoktu. Bu sebeple iki elbise ödünç aldım ve onları
giyinip Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in huzuruna gittim. İnsanlar
akın akın beni karşılıyor, tevbemin kabulünden dolayı tebrik ederek:
Allah'ın tevbeni kabul
etmesi sana mübarek olsun, diyorlardı.
Ka'b dedi ki: Nihayet
mescide girdim. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ashabı etrafında
bulunduğu halde oturuyordu. Talha b. Ubeydullah benim için kalkıp koşarak yanıma
geldi ve benimle musafaha ederek kutladı. Allah'a yemin ederim, muhacirler
arasından ondan başka benim için kimse ayağa kalkmadı. Oğlu der ki: Ka'b
Talha'nın bu davranışını hiç unutmazdı.
Ka'b (devamla) dedi ki:
Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’e selam verince sevinçten yüzü
parlayarak ''Annenin seni doğurduğundan bu yana geçirdiğin bu en hayırlı gün
dolayısıyla sana müjdeler olsun." buyurdu. "Ey Allah'ın Resulü! Bu
(tevbemin kabulü) senden mi yoksa Allah'tan mı?" diye sordum. "Hayır,
Allah katındandır" buyurdu.
Resulullah (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) sevindiği vakit yüzü parlayıp bir ay parçası gibi olurdu ve
bu hali kendisinden bilinirdi. Onun önünde oturunca:
"Ey Allah'ın
Resulü! Tevbemin bir parçası da Allah'a ve Resulü'ne sadaka olmak üzere malımı
vermektir" dedim. "Malının bir kısmını elinde tut. Bu senin için daha
hayırlıdır" buyurdu. Ben de: O zaman Hayber'deki payımı kendime
bırakıyorum, dedim. Sonra: Ey Allah'ın Resulü! Şüphesiz Allah beni doğruluk
sayesinde kurtardı. Tevbemin bir gereği olarak hayatta kaldığım sürece ancak
doğru konuşacağım, dedim.
(Ka'b dedi ki): Allah'a
yemin ederim ben bunu Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e söylediğimden
bu yana Allah'ın (c.c.) doğru söz söylemede Müslümanlardan hiçbirini benimki kadar
güzel bir sınavla imtihan ettiğini bilmiyorum. Ben o sözümü Resulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e söylediğimden bu güne kadar bir defa dahi
kasten yalan söylemiş değilim. Allah'ın hayatımın geri kalan bölümünde de beni
koruyacağını ümit ederim. Allah bu konuda: ''Andolsun ki Allah, müslümanlardan
bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra Peygamberi ve güçlük
zamanında ona uyan Muhacirler'in ve Ensar'ın tevbesini kabul etti. Sonra onlara
tevbeyi nasip etti. Şüphesiz O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.
Ve geri bırakılan üç kişinin tevbelerini de kabul etti. Yeryüzü, genişliğine
rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet
Allah'tan yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra eski
hallerine dönsünler diye tevbeye muvaffak etti. Şüphesiz Allah tevbeyi çok
kabul eden, pek merhametlidir. Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla
beraber olun." buyruklarını indirdi. Allah'a yemin ederim, Allah'ın beni
İslama hidayet ettikten sonra bana göre, Resulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'e doğru söyleyip, yalan söylememiş olmamdan daha büyük bir nimet vermiş
değildir. Eğer yalan söylemiş olsaydım, diğer yalancılar gibi ben de helak
olacaktım. Çünkü Yüce Allah vahyini indirerek yalan söyleyen kimseler için hiç
kimseye söylemediği en ağır sözleri söylemiştir. Şanı Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Onların yanına döndüğün üz zaman size, kendilerinden
(onları cezalandırmaktan) vazgeçmeniz için Allah adına and içecekler. Artık
onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü
işlerine) karşılık ceza olarak varacakları yer cehennemdir. Onlardan razı
olasınız diye size yemin edecekler. Fakat siz onlardan razı olsanız bile Allah
fasıklar topluluğundan asla razı olmaz." (Tevbe, 95-96)
Ka'b dedi ki: Bizler
yani biz bu üç kişi, Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e gelip huzurunda
yemin edenlerin mazeretlerini kabul edip biatleştiği ve kendileri için mağfiret
dilediği kimselerden geriye bırakılmıştık. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem) hakkında Yüce Allah hüküm verinceye kadar işimizi sonraya bırakmıştI.
Bu konuda da Yüce Allah: "Geri bırakılan üç kişinin de tevbesini kabul
buyurdu." (Tevbe, 118) buyurmuştur. Yoksa Yüce Allah'ın söz konusu ettiği
geri bırakılmışlık, gazadan geri bırakılmamız değildir. Bilakis hakkımızdaki
hükmün, huzurunda yemin edip mazeret beyan eden ve bunun üzerine mazeretleri
kabul edilen kimselerden sonraya bırakılmasıdır.
Bu, sıhhatinde ittifak
edilen sahih ve kesin bir hadistir. Buhari ve Müslim de Sahih'lerinde Zühri
kanalıyla benzer bir lafızla rivayet etmişlerdir. Hadis bu ayetin en güzel ve
en açık bir tefsirini içermektedir. Bunun tefsiri hakkında birçok seleften
rivayetler vardır. Örneğin A'meş, Ebu Süfyan'dan, o ise Cabir b. Abdullah
(r.a.)'tan "Ve geri bırakılan üç kişinin tevbelerini de kabul etti."
buyruğu hakkında şöyle nakleder: Ayette kastedilenler Ka'b b. Malik, Hilal b.
Ümeyye ve Mürare b. Rebi'dir. Bunların hepsi ensardandır. Mücahid, Dahhak,
Katade, Süddi ve daha bir çoğu da böyle demiştir. Bunlar Mürare b. Rebia
demişlerdir. Said b. Cübeyr'den bir rivayete göre ise onun adı Mürare b.
Rebi'dir. Hasan-ı Basri: Rebi b. Mürare veya Mürare b. Rebi, demiştir. Bir
rivayette Dahhak: Buhari ve Müslim'in Sahih'lerindeki gibi "Mürare b.
Rebi" demiştir ki doğrusu da budur.
Bunlardan ikisinin adı
"Bedir’e katılanlar" diye zikredilmiştir. Bu hatanın Zühri’den
kaynaklandığı söylenmiştir. Zira bu üç kişiden hiçbirinin Bedir' de bulunduğu
bilinmemektedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
Yüce Allah bu üç kişinin
Müslümanların elli gün boyunca yalnızlığa terk etmeleri, içlerinin daralması ve
o genişliğine rağmen yeryüzünün kendilerine dar gelmesi, tüm yol ve çıkışların
kapanması, dolayısıyla ne yapacaklarını bilememeleri durumundan, bu sıkıntı ve
kederden kurtulmalarını zikretti. Bunlar Allah'ın (c.c.) emrine sabretmiş,
Allah'ın (c.c.) emrine boyun eğmiş ve sebat etmişler, sonunda geride
kalışlarını Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e dürüstçe
açıkladıklarından ve mazeretlerinin bulunmadığını söylediklerinden dolayı Allah
(c.c.) sonunda onları bu sıkıntıdan kurtarmıştI. Onlar bu açıklama üzerine bu
süre kadar bir cezaya maruz bırakılmış, sonra Allah (c.c.) tevbelerini kabul
etmişti. Böylece doğruluklarının akibeti, kendileri için hayırlı ve tevbe nin
kabul nedeni oldu. İşte bu yüzden Allah (c.c.) bunları zikrettikten sonra:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun. "
buyuruyor. Yani, siz dürüst ve doğru olun, doğruluktan ayrılmayın ki doğruluk
ehliyle birlikte olasınız ve helaklardan kurtulasınız, Allah (c.c.) sizin için
işlerinizde bir kurtuluş ve çıkış yolu açsın.
[3700] Nitekim İmam
Ahmed b. Hanbel, İbn Mes'ud (r.a.)'tan şöyle nakleder; Allah Rasulü (Sallallahu
aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk
birr'e (ihsan, takva, iyilik) götürür. Birr de cennete götürür. Kişi doğru
söyleye söyleye ve titizlikle doğru konuşa konuşa sonunda Allah (c.c.) katında
"sıddık" olarak yazılır. Yalandan da kaçının. Çünkü yalan kötülüğe (fısk,
fücur) götürür. Kötülük ise cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye ve
sözlerini yalandan seçmeye devam ede ede sonunda Allah (c.c.) katında
"yalancı" olarak yazılır. " Bunu İmam Buhari ile Müslim de
rivayet etmişlerdir. Ebu Ubeyde’den rivayete göre İbn Mes'ud (r.a.) şöyle
demiştir: Yalanın ciddisi ve şakası olmaz. İsterseniz Allah'ın "Ey iman
edenler! Allah'tan korkun ve doğrulardan beraber olun." buyruğunu okuyun.
İbn Mes'ud ayeti bu şekilde ("...... doğrulada" yerine "......
doğrulardan" şeklinde) okudu. Sonra şöyle dedi:
Ayette hiç kimse için
bir ruhsat bulabiliyor musunuz? Dahhak: der ki: Yani, Ebu Bekir (r.a.), Ömer
(r.a.) ve onların arkadaşlarıyla birlikte olun. Hasan-ı Basri der ki:
"Sadıklada birlikte olmak için dünyada zahid ol ve diğer din mensuplarından
uzak dur."
|
Devam etmek için aşağıdaki linki kullan |