İbn Kesir

Tefsir-i Kebir

İbrahim Suresi

9 – 12.ayetler

 

Geçmiş Milletlerin peygamberle Tartışmaları:

 

9. Sizden öncekilerin, Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah’tan başkası bilmez. Peygamberleri kendilerine açık belgeler getirdi de onlar, ellerini peygamberlerinin ağızlarına koydular ve dediler ki: "Biz size gönderileni inkar ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden derin bir kuşku içindeyiz. "

 

Tefsiri:

 

İmam Taberi der ki: Bu Musa (a.s)'ın kavmine sözlerinin devamıdır.

Yani, Musa (a.s) onlara Allah'ın peygamberleri yalanlayan milletlerden intikam alma günlerini hatırlatmaktadır. Taberi'nin görüşü pek isabetli değildir. Çünkü bu öncesinden bağımsız yeni bir cümle olup Allah'ın bu ümmete verdiği bir haberdir. Çünkü söylendiğine göre Ad ve Semud kavimleri Tevrat'ta zikredilmemektedir. Bu Musa (a.s)'ın kavmine söylediği sözlerden ve anlattığı kıssalardan olsaydı iki kıssa da Tevrat'ta mutlaka geçerdi. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

Hülasa; Allah (cc.) bize peygamberleri inkar eden Nuh (a.s), Ad, Semud ve sayılarını ancak Allah'ın bildiği diğer kavimlerin hikayesini anlatıyor.

"Onları Allah'tan başkası bilmez." İbn İshak, Amr b. Meymun'dan, Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Onları Allah'tan başkası bilmez." Neseb bilginleri yalan söylemişlerdir. Urve Zübeyr: Mead b. Adnan'dan sonraları bilen hiç kimse bilmiyoruz.

 

"Peygamberleri kendilerine belgeler" yani apaçık, parlak ve kesin hüccet ve deliller "getirdi de onlar, ellerini peygamberlerinin ağızlarına koydular ve dediler ki" Müfessirlerin bunun manasında farklı görüşleri vardır. Mana kimine göre şöyledir; Peygamberler onları davet edince ağızlarına işaretle susmalarını emrettiler. Kimine göre bu sadece, onların peygamberlere herhangi bir cevap vermeyip susmalarını ifade etmektedir. Mücahid, Muhammed b. Ka'b ve Katade: Yani, onlar peygamberlerini yalanladılar ve sözlerini ağızlarında koydular. Taberi bu görüşün gerekçesini şöyle açıklamıştır: "fi efvahihim: ağızlarında / ağızlarının içinde" ifadesindeki burada "fi" edatı "ba: ile, vasıtasıyla" manasında kullanılmıştır. Nitekim araplardan "...." (Allah seni cennete koysun) sözü işitilmiştir ve "bi'l-cenneti" ifadesiyle "fi'l-cenneti" manasını kastetmişlerdir. Şair de şöyle der:

 

"O kız sebebiyle Lakit ve kavmini istemiyorum. Ama Sinbis kavmini istemiyor değilim. "

 

Ben derim ki: Mücahid'in ayeti bu şekilde tefsirini ayetin devamındaki şu söz teyit etmektedir. "ve dediler ki: Biz size gönderileni inkar ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden şüphelendirici bir kuşku içindeyiz." Allahu a'lem, sanki bu onların ellerini (peygamberlerin) ağızlarına götürmelerinin tefsirdir. Ebu Ahvas'ın İbn Mes'ud (r.a.)'tan rivayetine göre o;

 

"Ellerini peygamberlerinin ağızlarına koydular" buyruğunu: Öfkelerinden ellerini ısırdılar, diye tefsir etmiştir. Hübeyre b. Meryem de İbn Mes'ud (r.a.)'ın böyle dediğini rivayet etmiştir. Abdurrahman b. Zeyd bu tefsiri tercih etmiş ve Taberi bunu seçip delilolarak Allah'ın münafıklar hakkındaki " ... kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını IsırıHar." (Al-i İmran, 119) buyruğunu getirmiştir. Avfi'nin rivayetine göre ise İbn Abbas (r.a.) bunu şöyle tefsir etmiştir: Allah'ın kitabını işitince hayretler içinde kaldılar ve ellerini ağızlarına götürdüler.

 

"Ve dediler ki: biz kendisine çağırdığınız şeyden derin bir kuşku içindeyiz" Yani, getirdikleriniz hakkında sizi tasdik etmeyecek ve inanmayacağız. Çünkü biz ona dair kuvvetli bir şüphe içindeyiz.

 

 

 

10. Peygamberleri dediler ki: "Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Halbuki o günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi belirli bir vakte kadar yaşatmak için sizi çağırıyor. " Onlar dediler ki: "Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize, apaçık bir delil getirin!"

11. Peygamberleri de onlara dediler ki: "Biz sizin gibi bir insandan başkası değiliz. Fakat Allah, nimetini kullarından dilediğine lutfeder. Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemize imkan yoktur. Mü'minler ancak Allah'a dayansınlar."

12. Hem, bize yollarımızı göstermiş olduğu halde ne diye biz, Allah'a dayanıp güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkülde sebat etsinler.

 

Tefsiri:

 

Allah Teala burada kaHrler ile kendilerine gönderi.1en elçiler arasında cereyan eden bir tartışmayı haber veriyor. Zira milletler peygamberlerini, kendilerine getirdikleri 'sadece hiçbir ortağı bulunmayan Allah’a ibadet' hususunda şüpheyle karşılayınca "Peygamberleri dediler ki: "Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var?" Burada şu iki mananın anlaşılması mümkündür. Biri: " ... Allah’ın varlığında şüphe mi var?" Çünkü fıtratlar onun varlığına şahittir ve bunu kabule yatkın olarak yaratılmıştır. Zira bozulmamış fıtratların bunu kabulü kaçınılmazdır. Fakat bazılarına şek ve şüphe arız olup O'nun varlığına ulaştıracak delile bakmaya ihtiyaç duyabilir. Bu yüzden peygamberler onlara Allah'ı bilmenin yolunu göstererek "Gökleri ve yeri" geçmişte bir örneği olmaksızın yoktan var eden, meydana getiren ve "yaratan" demişlerdir. Çünkü kainatın sonradan olması, yaratılması ve insanın hizmetine sunulması delilleri onda apaçık şekilde gözükmektedir. Dolayısıyla onun bir yaratıcısı olmak zorundadır ki o da kendinden başka hiçbir ilah bulunmayan, her şeyin yaratıcısı, ilahı ve Maliki olan Allah'tır. Ayetin muhtemel ikinci manası şöyledir: Tüm varlık aleminin yaratıcısı Allah (c.c.) iken O'nun ilahlığında ve yegane ibadet edilmeye layık zat olduğunda bir şüphe var mı? İbadet edilmeye yegane layık olan hiçbir ortağı bulunmayan ve tek olan Allah'tır. Çünkü çoğu milletler yaratıcıyı kabul eder, fakat kendilerine fayda vereceğini veya Allah'a yaklaştıracağını sanarak O'nunla birlikte aracılara da ibadet ederler.

Peygamberler sözlerinin devamında şöyle demişlerdir: "Halbuki O" ahirette "günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi" bu dünyada "belirli bir vakte kadar yaşatmak için sizi çağırıyor." Nitekim Allah (c.c.) başka bir ayette şöyle buyurur: "Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da ona tevbe etmeniz için (indirildi. Eğer bu emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tayin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır, fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını verir." (Hud, 3)

 

Bunun üzerine peygamberlerin gönderildiği milletler birinci hususu (Allah'ın varlığı veya ilahlığı hususunu) kabul ettiklerini varsayımıyla, peygamberlik konusunda onlara bu delili getirerek tartıştılar. Söyledikleri özetle şu idi: "Siz de bizim gibI bir insandan başka bir şey değilsiniz. " Yani, sizden herhangi bir mucize görmemişken salt sözlerinize dayanarak size nasıl tabi olabiliriz? "Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize, apaçık bir delil getirin!" Yani, Size teklif edeceğimiz bir mucize getirin.

 

"Peygamberleri de onlara dediler ki: "Biz sizin gibi bir insandan başkası değiliz." Yani, doğrudur, biz beşerlik hususunda sizin gibiyiz, bir beşeriz. "Fakat Allah, nimetini" nebilik ve rasullük nimetini "kullarından dilediğine lutfeder. Allah'ın izni olmadan" yani biz Allah'tan istemeden ve O bize izin vermeden "bizim size" sizin söylediğiniz şekilde "bir delil getirmemize imkan yoktur. Mü'minler" bütün işlerinde "ancak Allah'a dayansınlar."

 

"Hem, bize yollarımızı göstermiş olduğu halde ne diye biz, Allah'a dayanıp güvenmeyelim?" Yani, Allah (c.c.) bize yolların en doğrusu, en açığı ve en netini gösterip iletmişken bizi O'na tevekkül etmekten ne engelleyebilir ki? "Sizin bize" kötü söz ve beyinsizce hareketlerle "verdiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkülde sebat etsinler."

 

Devam etmek için aşağıdaki linki kullan

 

13 – 17. ayetler