|
İbn Kesir Tefsir-i Kebir |
Nahl Suresi 98 – 109.ayetler |
Kur'an Okuyacağın Zaman:
98. Kur'an'ı okuyacağın zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a
sığın.
99. Doğrusu iman edip
yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti
yoktur.
100. Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah'a ortak
koşanlar üzerinedir.
Tefsiri:
Bu, Yüce Allah'ın
kullarına Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vasıtası ile Kur'an
okumak istedikleri takdirde kovulmuş şeytandan Allah'a sığınmalarına dair
verdiği bir emirdir. Bu emir nedb (teşvik) bildiren
bir emir olup, istiazede bulunmak vacib
değildir. İmam Ebu Cafer b. Cerir
ve onun dışındaki birtakım imamlar bu hususta icma
olduğunu nakletmektedirler. İstiaze ile ilgili
nakledilmiş hadisleri tefsirin baş taraflarında geniş geniş
kaydetmiş bulunmaktayız. Lütfundan dolayı Allah'a hamdederiz. Kur'an okumaya
başlarken istiazede bulunmanın anlamı ise, Kur'an okuyacak kimsenin okuduğu Kur'an'da
şaşırmaması ve başka şeylerle karıştırmaması, Kur’an-ı
Kerim üzerinde iyice düşünüp, tefekkür etmekten engellenmemesi içindir. Bundan
ötürü cumhur istiazenin Kur’an
okumadan önce çekileceği kanaatindedir. Hamza ve Ebu
Hatim es-Sicistani’den tilavetten sonra olacağı
kanaatinde oldukları ve bu ayeti delil gösterdikleri nakledilmiştir. Nevevi, Mühezzeb şerhinde buna
benzer bir kanaati Ebu Hureyre,
Muhammed b. Sirin ve İbrahim en-Nehai'den
de rivayet etmiştir. Ancak sahih olan birincisidir. Çünkü istiazenin
tilavetten önce çekileceğine delalet eden daha önce kaydetmiş olduğumuz
hadisler, bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen
Allah'tır.
"Doğrusu iman edip,
yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur.
" Sevri dedi ki: Onun kendilerini tevbe etmeyecekleri bir günaha düşürecek şekilde
üzerlerinde bir hakimiyeti yoktur. Başkaları ise:
Onun kendilerine karşı
getireceği bir delili yoktur, diye açıklamışlardır. Daha başkaları da Yüce
Allah'ın: ''Aralarından ihlasa erdirilmiş kullarım müstesna" (Sad, 83) buyruğuna benzemektedir, demişlerdir.
"Onun hakimiyeti
ancak kendisini dost edinen" Mücahid, kendisine
itaat eden diye açıklarken, başkaları: Allah'tan başka onu dost ve veli edinen
... diye açıklamışlardır. " ... ve onuAllah'a"
ibadette onu ''ortak koşanlar üzerindedir."
"Bih: Onu" buyruğundaki be harfinin sebep bildiren be
olma ihtimali de vardır. Şeytana itaatleri sebebiyle Yüce Allah'a şirk koşanlar
üzerindedir, demek olur. Başkaları ise: O mallarda ve evlatlarda kendilerine
ortak olmuştur, anlamında olduğunu söylemişlerdir.
101. Biz bir ayeti
d@er bir ayetin yerine getirip, değiştirdiğimizde -Allah neyi indireceğini en
iyi bilen olduğu halde-: "Sen ancak bir iftiracısın" dediler. Hayır,
onların çoğu bilmezler.
102. De ki: Onu Ruhu'l-Kudüs iman edenlere tam bir sebat vermek,
Müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbinden hak olarak
indirmiştir.
Tefsiri:
Yüce Allah, müşriklerin
akıllarının ne kadar kıt, sebat ve yakinlerinin ne kadar az olduğunu,
bedbahtlıkları yazılmış olduğu halde iman etmelerinin tasavvur olunamayacağını
haber vermektedir. Çünkü onlar nesheden hükümlerle, neshedilmiş hükümlerİn değiştirildiğinİ gördükleri vakit, Allah'ın Rasulü'ne (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Sen ancak bir iftiracısın" yani
yalancısın, derler. Oysa aziz ve celil olan Rabbimiz dilediğini yapar, istediği
hükmü koyar. Mücahid: "Biz bir ayeti diğer bir
ayetin yerine getirip, değiştirdiğimizde" buyruğunu; yani onu kaldırıp,
yerine bir başkasını koyduğumuzda, diye açıklamıştır. Katade
de: Bu Yüce Allah'ın: "Biz bir ayeti nesheder
yahut unutturursak ... " (Bakara, 106) buyruğu gibidir, demiştir.
Yüce Allah onların
itirazlarına cevap vermek üzere: "De ki: Onu Ruhu'lKudüs"
yani Cebrail "iman edenlere tam bir sebat vermek" böylelikle ilk olarak
da, ikinci olarak da indirilenleri tasdik edip, kalpleriyle onu tasdik etmeleri
ve "Müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbinden hak olarak
indirmiştir." Yani Yüce Allah bu kitabı Allah'a ve Resulü'ne iman eden
Müslümanlar için doğru yolu gösteren ve müjde olan bir kitap olarak
indirmiştir.
103. Andolsun ki onların: "Ona muhakkak bir insan
öğretiyor" dediklerini biliyoruz. İnkara saparak kastettikleri o kimsenin
dili yabancıdır. Bu ise apaçık bir Arapçadır.
Tefsiri:
Yüce Allah müşriklerin
yalanlarını, ortaya attıkları iftira ve ithamlarını haber vererek, onların
şunları söylediklerini bildirmektedir: Bize okuduğu bu Kur'an'ı
Muhammed'e an'cak bir insan öğretiyor, diyorlardı. Bu
sözleriyle de aralarında bulunan ve Kureyşlilerden
birilerinin kölesi olan bir adama işaret ediyorlardı. Bu kişi Safa yakınlarında
bir şeyler satıyordu. Bazen Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onun
yanında oturur ve onunla biraz konuşurdu. Bu şahsın dili ise Arapça değildi,
Arapçayı bilmiyordu ya da kendisi ile konuşulduğu vakit oldukça sınırlı,
zorunlu bir çerçevede cevap verecek kadar az miktarda biliyordu.
Bundan ötürü Yüce Allah,
onların bu iftiralarını reddetmek üzere: "İnkara saparak kastettikleri o
kimsenin dili yabancıdır. Bu ise" yani bu Kur'an
"apaçık bir Arapçadır" buyurmaktadır. Bu da şu demektir: Bu fesahatı, belağatı İsrailoğullarına indirilmiş olan bütün kitapların
anlamlarından daha mükemmel olan, tam ve eksiksiz manaları ile bu Kur'an'ı getirmiş olan bir kişi, nasıl olur da Arap olmayan
(Arapçayı doğru dürüst bilmeyen) birisinden öğrenmiş olabilir? Zerre kadar aklı
bulunan bir kimse böyle bir şeyi söyleyemez.
[4119] Muhammed b. İshak
b. Yesar, Sıre'de şöyle
diyor: Bana ulaşan haberlere göre Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
Merve'de Cebr denilen Hadrami
oğullarından birisine ait Hristiyan bir köle olan ve
bir şeyler satan birisinin yanında oturuyordu. Kureyşliler
de: Allah'a yemin olsun ki Muhammed’e getirdiklerinin pek çoğunu Hadrami oğullarının kölesi olan Hristiyan
Cebr’den başkası öğretmiyor, diyorlardı. Bu sebeple
Yüce Allah: ''Andolsun ki onların: Ona muhakkak bir
insan öğretiyor dediklerini biliyoruz. İnkara saparak kastettikleri o kimsenin
dili yabancıdır. Bu ise apaçık bir Arapçadır" buyruğunu indirdi.
Abdullah b. Kesir de
böyle dediği gibi, İkrime ve Katade'den:
Adı Yaiş idi, dedikleri de nakledilmektedir.
[4120] İbn Cerir dedi ki: İbn Abbas dedi ki: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Bel'am adında ve dili Arapça olmayan Mekke' de bulunan bir
demirciye bir şeyler öğretirdi. Müşrikler ise Allah Resulü'nün bu demireinin yanına girip çıktığını görünce: Ona ancak Bel'am (bu Kur'an'ı) öğretiyor,
dediler. Bu sebeple Yüce Allah: ''Andolsun ki
onların: Ona muhakkak bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. İnkara saparak
kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır. Bu ise apaçık bir Arapçadır"
buyruğunu indirdi.
Dahhak b. Müzahim de: O kişi Selman-ı
Farisi'dir, demiştir. Ancak bu zayıf bir görüştür. Çünkü bu ayet Mekke' de inmiştir.
Selman ise ancak Medine' de Müslüman olmuştur.
[4121] Abdullah b.
Müslim dedi ki: Bizim Hum iki kölemiz vardı. Her ikisi de kendi dilleriyle bir
kitap okuyorlardı. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) onların yanına uğrar, durup onlardan (okuduklarını)
dinlerdi. Müşrikler: Bu kölelerden öğreniyor, dediler. Bundan dolayı da Yüce
Allah bu ayeti indirdi.
Zühri, Said b. el-Müseyyeb’den
şöyle dediğini nakletmektedir: Müşrikler arasından bu sözleri söyleyen kişi, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e önceleri vahiy katipliği yapan, ondan sonra da
İslam'dan dönerek bu sözleri uydurup, iftira eden bir adamdı. Allah kahretsin
onu!
104. Allah'ın
ayetlerine iman etmeyenleri şüphesiz ki Allah hidayete erdirmez. Onlara can
yakıcı bir azap da vardır.
105. Ancak Allah'ın
ayetlerine iman etmeyenler yalan uydurup, düzerler; işte onlar, yalancıların ta
kendileridir.
Tefsiri:
Yüce Allah öğüdünden yüz
çeviren, Rasulü'ne indirdiklerini bilmezlikten gelen,
Allah'tan gelenlere iman etmek gibi bir maksada sahip olmayan kimselere hidayet
vermeyeceğini haber vermektedir. Çünkü bu tür insanlara Allah, dünyada Rasulleri ile gönderdiği ayetlerine iman etme hidayetini
vermez. Bunlar için ahirette can yakıcı, acıtıcı bir
azap vardır.
Daha sonra Yüce Allah, Rasulü'nün," iftira eden birisi de olmadığını, yalancı
da olmadığını haber vermektedir. Çünkü Allah'a da, O'nun Rasulü'ne
de "ancak Allah'ın ayetlerine iman etmeyenler" kafirler, insanlar
arasında yalancılıklarıyla tanınan doğru yoldan sapmış kimseler "yalan uydurup
düzerler." Allah'ın Rasulü Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ise
insanların en doğru sözlü olanları, en iyileri, ilmi, ameli, imanı ve yakini en
mükemmel olanları, kavmi arasında doğruluğuyla tanınmış bir kişi idi.
Aralarında bu hususta hiçbir kimse şüphe etmiyordu. Öyle ki o aralarında ancak
"Muhammed el-Emin" diye biliniyor ve öyle çağırılıyordu.
[4122] Bundan dolayı
Bizans Hükümdarı Heraklius, Ebu
Süfyan'a Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’in
birtakım niteliklerine dair bilinen soruları sorduğunda ona şöyle bir soru da
sormuştu: Bu söylediklerini açıklamadan önce hiç onu yalancılıkla itham ediyor
muydunuz? Ebu Süfyan, hayır
diye cevap vermişti. Heraklius de: İnsanlara yalan
söyleyemeyen bir kimsenin kalkıp aziz ve celil olan Allah'a yalan söylemesi
mümkün değildir, demişti.
106. Kalbi imanla dolu
olduğu halde zorlanan müstesna olmak üzere, kim imanından sonra Allah'ı tanımaz
ve küfre göğüs açarsa, işte Allah'ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için
çok büyük bir azap da vardır.
107. Bunun sebebi,
onların dünya hayatını ahiretten daha çok sevmeleri
ve Allah'ın hiç şüphesiz kafirler topluluğuna hidayet vermemesidir.
108. İşte onlar,
Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir ve onlar
gafil olanların ta kendileridir.
109. Şüphesiz ki
onlar, ahirette de hüsrana uğrayanların ta
kendileridir.
Tefsiri:
Yüce Allah iman edip,
onu basiretiyle iyice kavradıktan sonra kafir olup, küfür ile göğsü açılan
(kafir olmaktan hiçbir rahatsızlık duymayan) ve onunla huzur bulan kimselere
gazap ettiğini haber vermektedir. Çünkü böyleleri imanı bilip öğrendikten
sonra, imandan yüz çevirmişlerdir. Bunlar için ahiret
yurdunda pek büyük bir azap olduğunu da haber vermektedir. Zira onlar dünya
hayatını ahirete tercih etmiş, onu daha çok sevmiş
kimselerdir. Onların kalkıştıkları bu riddet dünyalık
içindir. Allah bunların kalplerine hidayet vermez ve hak din üzere de onlara
sebat vermez. Onların kalplerini mühürlediği için kalpleri ile kendilerine
faydalı olacak hiçbir şeyi akledemezler. Gözlerine ve
kulaklarına da mühür vurduğundan onlardan yararlanamazlar. Bunların kendilerine
hiçbir faydası olmaz, bunun için onlar haklarında neyin murad
edildiğinden yana da gafildirler.
"Şüphesiz ki
onlar" yani bu nitelikte olanlar kesinlikle ve hayreti gerektirecek hiçbir
husus olmamak üzere "ahirette de" kıyamet
gününde kendi öz nefislerini ve yakınlarını kaybetmek suretiyle "hüsrana
uğrayanların ta kendileridir. "
"Kalbi imanla dolu
olduğu halde zorlanan müstesna olmak üzere" buyruğu karşı karşıya kaldığı
dövülmek ve işkenceden dolayı zorlanarak diliyle kafir olup, yalnızca sözlü
olarak müşriklere muvafakat eden ve bu arada kalbinden söylediklerini kabul
etmeyip, Allah'a ve Rasulü'ne iman ile kalbi dopdolu
ve huzur içerisinde bulunan kimseleri istisna etmektedir.
Avfi'nin, İbn Abbas'tan rivayet ettiğine
göre bu ayet-i kerime Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’i inkar ederek kafir oluncaya kadar müşrikler
tarafından işkenceye uğratılan Ammar b. Yasir hakkında inmiştir. O da zor ve baskı altında kalarak
bu hususta onlara muvafakat etmiş, sonra da Nebi (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)'e özür beyan ederek gelmiş, Yüce
Allah da bu sebeple bu ayet-i kerimeyi indirmişti. Şa'bi,
Ebu Malik ve Katade de
böyle demişlerdir.
[4123] İbn Cerir dedi ki: ... Ebu Ubeyde b. Mubammed
b. Ammar b. Yasir dedi ki:
Müşrikler Ammar b. Yasir'i
tutup ona işkence ettiler. Sonunda istedikleri bir hususta onlara
(istediklerine) yakın bir şeyler söyledi. Bu halinden ötürü Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e
şikayette bulununca Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "Kalbini nasıl buluyorsun?" diye sordu.
O: İman ile dopdolu, onunla huzur bulmuş halde buluyorum, dedi. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem):
"Tekrar (sana) aynı şeyi yaparlarsa sen de aynı şeyi söyleyebilirsin"
buyurdu.
[4124] Beyhakibundan daha geniş bir surette bunu rivayet etmiş
bulunmaktadır. Onun rivayetine göre Ammar, Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
hakkında ağır sözler söylemiş, onların putlarını da hayırla yad etmiş ve: Ey
Allah'ın Rasulü! Sana ağır sözler, onların putları
hakkında da iyi şeyler söylemeden beni bırakmadılar, dedi. Allah Rasulü ona: "Kalbini nasıl buluyorsun?" diye
sormuş, o: İman ile huzurlu bir halde, diye cevap verince, Allah Rasulü de: 'Tekrar aynı şeyi yaparlarsa sen de aynı şeyleri
söyle" buyurdu.
İşte bu hususta Yüce
Allah: "Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan müstesna olmak üzere"
buyruğunu indirdi. Bundan dolayı da ilim adamları ittifakla şunu kabul
etmişlerdir: Kafir olmak üzere zorlanan bir kimsenin, canına zarar gelmeyip,
hayatta kalmak maksadı ile küfre bir şekilde bağlılık göstermesi caizdir. Aynı
şekilde böyle bir kimsenin ölümüne kadar sabretmesi de caizdir. Bilal (r.a.)'ın, kendisine türlü eziyet ve işkenceler yaptıkları halde,
müşriklerin tekliflerini kabul etmediği gibi. Hatta müşrikler aşırı sıcakta
onun göğsüne kocaman bir kaya koyar, Allah'a ortak koşmasını emrederlerdi.
Kendisi ise onların bu isteklerini kabul etmeyerek, ehad
ehad (Allah birdir, Allah birdir) der ve:
"Allah'a yemin ederim ki eğer sizi bundan daha çok öfkelendirecek bir
kelime bilseydim onu söylerdim" diye eklerdi. Allah ondan razı olsun ve
onu mükafatıyla razı etsin.
Aynı şekilde Habib b. Zeyd el-Ensarı de böyle hareket
etmişti. Müseylime el-Kezzab
ona: Muhammed'in Allah'ın Rasulü olduğuna şahadet
eder misin? diye sorunca, evet demişti. Peki benim Allah'ın Rasulü
olduğuma şahadet eder misin? deyince ise, ben duymuyorum demiş, Müseylime ise onun organlarını canlı canlı
kesip durduğu halde, o bu sözünde sebat göstermişti.
[4125] İmam Ahmed dedi ki: ... Ali (r.a.), İslam'dan dönen bir takım
kimseleri yakmıştı. Onun bu uygulamasına dair haber İbn
Abbas'a ulaşınca o: Ben olsaydım onları ateşte yakmazdım. Çünkü Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): ''Allah'ın azabı ile azaplandırmayın"
buyurmuştur. Ama bunun yerine "dinini değiştireni öldürünüz" buyruğu
gereğince onları öldürürdüm dedi. İbn Abbas'ın bu
sözleri Ali (r.a.)'a ulaşınca: Vay be! İbn Abbas'ın
oğlu, dedi. Bunu Buhari rivayet etmiştir.
[4126] Yine İmam Ahmed dedi ki: Ebu Burde dedi ki: Ebu Musa, Yemen'de
bulunan Muaz b. Cebel'in yanına geldi. Muaz'ın yanında bir adam vardı. Bu ne? diye sordu. Muaz: Bu önce Yahudi iken sonra Müslüman olmuş sonra da
tekrar Yahudi olmuş bir adamdır. Bizler ise -zannederim: iki aydan beri, dedi-
Müslüman olmasını isteyip, duruyorduk, dedi. Ebu
Musa:
Allah'a yemin ederim ki
siz bunun boynunu vuruncaya kadar ben Oturmayacağım, dedi. Bunun üzerine boynu
vuruldu. Ebu Musa şunları söyledi: Allah ve Rasulü "Dininden döneni öldürünüz" diye
hükmetmiştir ya da: "Dinini değiştireni öldürünüz" buyurdu.
Bu olay Buhari ve Müslim' de başka lafızlada
anlatılmıştır.
Daha faziletli ve daha
uygun olanı müslümanın ölümüne götürecek dahi olsa
dini üzere sebat göstermesidir. Nitekim Hafız İbn Asakir ashab-ı kiramdan birisi
olan Abdullah b. Huzafe es-Sehmi'nin biyografisini
anlatırken şunları söylemektedir: Onu Rumlar (Bizanslılar) esir almıştı. Onu
alıp
krallarının yanına
götürdüler. Kralana: Hristiyan
ol, seni krallığıma ortak edeyim, kızımı seninle evlendireyim, dedi. Huzafe ona: Senin sahip olduklarının tamamını Arapların
sahip olduklarının tamamı ile birlikte Muhammed (Sallallahu
aleyhi ve Sellem)'in dininden bir göz açıp kapatacak
kadar bir süre dahi dönmem karşılığında verecek olsan yine yapmam, dedi. Kral:
O halde, ben de seni öldüreceğim, dedi. Huzafe:
İstediğini yap, dedi. Bunun üzerine kral emir verdi ve Huzafe
haça gerildi. Okçulara da verdiği emir üzerine onlar el ve ayaklarına yakın ok
atıp durdular. Bu arada ona Hristiyan olmayı teklif
ediyor, o kabul etmiyordu. Daha sonra haçtan çözülmesini emretti ve yere
indirildi. Büyükçe bir kazan, -bir rivayete göre bakırdan bir kazan-
getirilmesini ve kazanın kızdırılmasını emretti. Müslüman bir esiri getirtip,
onun gözleri önünde o kazana attırdı. Derhal parlayan kemiklerden ibaret kaldı.
Yine ona Hristiyan olmasını teklif etti, kabul
etmedi. O kazana atılmasını emretti. Makara ile kazana atılmak üzere
kaldırılınca ağladı. Kral Hristiyanlığı kabul edeceği
ümidine kapılarak yanına çağırdı, ona: Ben ancak şu anda Allah için bu kazana
atılacak bir tek canım var diye ağladım. Vücudumdaki her bir kıl sayısı kadar
bu şekilde Allah yolunda azaba uğratılacak bir sayıda canlarımın olmasını arzu
etmiştim, dedi.
Rivayetlerden birisinde
nakledildiğine göre kralonu hapsettirmiş, günlerce
ona yiyecek, içecek verilmesini yasaklamıştı. Sonra ona şarap ve domuz eti
göndertmiş, ama Abdullah onlara yaklaşmamıştı. Sonra yanına getirilmesini
istedi. Neden yemedin, dedi. Abdullah şu cevabı vermişti: Bunları yemek bana
helal olmuştu, fakat ben düştüğüm halden ötürü seni sevindirecek değildim. Kralana: Başımı öp, ben de seni serbest bırakayım, deyince,
Abdullah:
Benimle birlikte bütün
Müslüman esirleri de bırakacak mısın deyince, kral evet dedi. Abdullah da
kralın başını öptü, kral da hem Abdullah'ı, hem de onunla birlikte yanındaki
bütün Müslüman esirleri serbest bıraktı. Abdullah döndükten sonra Ömer b. el-Hattab (r.a.), Abdullah b. Huzafe'nin
başını öpmek her müslümanın üzerindeki bir haktır.
İşte ben başlıyorum deyip, kalkıp Abdullah'ın başını öpmüştü. Allah her
ikisinden de razı olsun.
|
Devam etmek için aşağıdaki linki kullan |